Avukat
kemalakkurt@hotmail.com
TBMM’de kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu, 13. Toplantısında Hukukçu STK’ları ve Anayasa Hukukçularını dinledi. Kurucusu olduğum Sosyal Demokrat Avukatlar Derneği adına aşağıdaki görüş ve önerilerimi Komisyona ilettim. Umarım sunulan görüş ve önerilerden yararlanılır ve toplumsal uzlaşma ile Türkiye’de barışın, huzurun ve refahın gelişmesine katkıda bulunulur.
“Terörsüz Türkiye”ye barıştan ve demokrasiden yana hiç kimsenin itirazı olamaz. Ancak bölgemizde atılan bütün adımlar ve gelişen olaylar, neoliberalizmin ve emperyalizmin tercihleri doğrultusunda şekillenmektedir. Bu şekillenmeden yurtsever ve halkçı kazanımlar sağlamak çok zordur. Bu nedenle yapılacak kabul ve onayların kuşku dolu içerikler taşımaması gerekir. Bu süreçte provokasyona açık bir alan bırakılmamalıdır.
Halkın yaşam standartlarının her alanda sürekli düşürüldüğü bir Türkiye’nin,toplumun tamamını kapsayan toplumsal uzlaşı, adalet ve ilerlemeye ihtiyacı vardır. Barış, ancak ve ancak büyük bir toplumsal uzlaşma ile sağlanabilir.
Bölgemizde yaşayan halkların kendi kaderlerini tayin hakkı, neoliberalizmin ve emperyalizmin taleplerine kurban edilmemelidir. Uygulanan politikalar, ülkemizin ve bölgemizin geleceğinin rehin alınmasına neden olmamalıdır.
Bu nedenlerle, “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” ilkesi ekseninde hareket edilmelidir. Bu ilke, bir tarafta Türkiye’de huzur ve sükûnun, güven içinde yaşamanın, diğer taraftan da uluslararası barış ve güvenliğingüvencesidir. Bunları günümüz koşullarında sağlamanın yolu; savaşsız, sömürüsüz ve eşitsizliklerin giderildiği bir Dünyadan geçer.
Emek, özgürlük, dayanışma, barış ve eşitsizlikleri giderme ekseninde geliştirilecek politikalarla çözüme erişilebilir. Günümüz Türkiye’sinde emekten, özgürlükten, barıştan ve adaletten yana olan tüm partilerin, kendi içlerindeki birlikteliği güçlendirmeleri ve toplumsal muhalefetin ortak bir hedef etrafında toplanmasını sağlamaları gerekir. Kutuplaşmalar, toplumsal barışın zedelenmesine ve demokratik tartışmaların azalmasına yol açmamalıdır. Bu durum partilerin tabanında derin hayal kırıklıkları yaratabilir. Özellikle toplumsal barışı, özgürlüğü, refahı ve dayanışmayı savunan seçmenlerin, bu tür işbirliklerini “ihanet” olarak görmelerinin önüne geçilmelidir.
“Açılım politikaları”, TBMM’de iktidar cephesinin istediği “Anayasal Düzenlemelere” kurban edilmemelidir. Bu nedenle, barıştan, özgürlükten ve adaletten yana tüm partilerin, bu tür stratejik adımları dikkatle değerlendirmeleri ve kendi değerlerine sadık kalarak, alternatif politikalar geliştirmeleri gerekir.Toplumsal muhalefetin, hem şiddete karşı ilkesel duruşu korumak, hem de güvenlikçi söylemin demokratik hakları bastırmak için araçsallaştırılmasına direnmesi gerekir. “Terörsüz Türkiye” hedefine, sadece güvenlikçi yöntemlerle değil, demokratikleşme, eşit yurttaşlık ve barışçıl diyalog temelinde yaklaşılmalıdır.
“Kürt Sorunu” başta olmak üzere, kimlik temelli sorunların silahla değil, TBMM zemininde toplumun tüm kesimlerini kapsayan siyasi çözüm yollarıyla çözülmesi gerekir. Bu nedenle siyasetin, istihbarat örgütlerinin inisiyatifine bırakılmaması zorunludur. Siyaset, kimlik siyaseti ile, güvenlik politikaları arasına sıkışmamalı, sosyal adalet, ekonomik eşitsizlik gibi halkın sorunlarını öne çıkararak toplumun her kesimine ulaşmalıdır.
“Terör” söyleminin, emek ve demokrasi mücadelesini bastırmak için kullanılmasına da meydan verilmemelidir.Türkiye’nin “terörle mücadele” adı altında, Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarını tanımaması, uluslararası yükümlülüklerinin ihlal edilmesi gibi durumlara karşı çıkılmalıdır. Yaratılan korku iklimine alternatif olarak, birlikte yaşam, eşit yurttaşlık ve özgürlükçü demokrasi perspektifinin güçlendirilmesi gerekir.
Potansiyel Cumhurbaşkanı adayları, seçilmiş Belediye Başkanları, aydınlar ve üniversite öğrencileri suçsuz yere cezaevinde iken, “barış ortamından” söz etmek mümkün değildir.
ÖNERİLERİMİZ:
-Bu komisyonun görevi, “Terörsüz Türkiye” idealini iktidarın ömrünü uzatan ve daha da otoriterleşmesini sağlayacak bir araç olmaktan çıkarıp, toplumsal barışı ve hayatı topyekun inşa edecek, çoğulcu bir demokrasi hedefi ile yeniden tanımlamak olmalıdır.
-Ne şiddet romantize edilmeli, ne de güvenlikçi Devlet politikalarının bir aracı haline getirilmelidir.
-Toplumsal barış, adalet ve huzur için; yapılacak Anayasa değişikliği ile Güçlendirilmiş ParlamenterSisteme süratle geçilmelidir.
-Cumhurbaşkanı, eskiden olduğu gibi TBMM tarafından, nitelikli çoğunlukla seçilmeli, varsa partisiyle ilişiği kesilmelidir. Cumhurbaşkanı, “Cumhur”un yani 86 milyonun Cumhurbaşkanı olmalıdır.
-Yasama – Yürütme ve Yargı, birbirlerinden kesin çizgilerle ayrı ve bağımsız olmalıdır. Güçler ayrılığı artık kurumsallaşmalıdır.
-Başta Hakimler ve Savcılar Kurulu (HSK) olmak üzere, Yargıtay, Danıştay, AYM ve Yüksek Seçim Kurulu (YSK), birinci sınıfa ayrılmış hakimler arasından seçimle, idarenin ve yasamanın dahli olmadan özerk olarak oluşmalıdır.
-Ülkemizde kadına karşı şiddet, tahammül edilemez boyutlara ulaşmıştır. Türkiye’nin ev sahipliğinde imzalanan ve kadına karşı şiddetin önlenmesinde Devlete önemli görevler yükleyen İstanbul Sözleşmesi, tekrar mevzuatımıza kazandırılmalıdır.
-Devletin her kademesinde liyakat esas alınmalıdır. Liyakati ortadan kaldıran “mülakat” garabetinden derhal vazgeçilmelidir.
-Devlet, Anayasamızda tanımlandığı gibi, uygulamada da demokratik, laik, sosyal hukuk devleti olmalı, “Parti Devleti” görüntüsünden kurtulmalı, 86 milyonun tamamının Devleti olduğunu hissettirmelidir.
-Kayyum uygulamasından vazgeçilmeli, seçilmiş Belediye Başkanları, kesinleşmiş mahkeme kararı olmadan tutuklanmamalı, masumiyet karinesi gereği görevlerinin başında kalmalı, yargılamalar (Anayasa, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS) ve AİHM içtihatları gereğince) tutuksuz olmalıdır.
-Tarafı olduğumuz AİHS ve AİHM içtihatları doğrultusunda yapılacak düzenlemelerle, düşünce ve ifade özgürlüğü kağıt üzerinde kalmamalı, fiilen de sağlanmalıdır. Şiddete bulaşmamış tüm “düşünce suçluları” derhal serbest bırakılmalıdır.