Siyasal İletişim Uzmanı
sinemsiklon91@gmail.com
Her 10 Aralık haftasında olduğu gibi insan haklarının tartışılmaya başlanacağı bugünlerde tuhaf bir tiyatro oynanıyor. Herkes haklardan söz ediyor ama kimse hak ihlallerinin gerçek failine bakmıyor. Oysa, hepimiz bir yerde insan hakları “yeniden konuşuluyorsa”, aslında meselenin hakların tanımı olmadığını, hakların kasten, bilinçli ve sistematik biçimde çiğnenmesi olduğunu biliyoruz.
Bu durumun failini aramak için çok uzağa bakmaya gerek yok.
İnsan hakları, devletin yurttaşını insan yerine koyup koymadığını gösteren en çıplak ölçektir. Bugün birçok ülkede bazı insanlar haklarını kullandığı için cezalandırılıyor, bazıları ise ihlal ettiği haklarla ödüllendiriliyor. Bu tabloya bakınca doğal olarak “Bu devlet, kimin devleti?” sorusu tablonun beraberinde geliyor.
Vitrinde Haklar Sokakta Kayıplar
Bazı ülkelerde “insan hakları” söylemi vitrinliktir; içi boştur. Kâğıt üzerinde parlak cilalarıyla görünen haklar, pratikte iktidarın hoşuna gittiği ölçüde uygulanıyor, yani hak değil, lütuf gibi işliyor.
“Herkes için eşit haklar” diyenlerin sesi nedense hakları talep edenlerin sesi yükseldiğinde birdenbire kısılıyor. Çünkü hak talebi, keyfi düzenin ritmini bozan bir itiraz olarak görülüyor.
İnsan haklarının en çok ihlal edildiği ülkelerde hak söyleminin en yüksek sesle savunulması boşuna değil çünkü söylem yükseldikçe uygulama oranı düşüyor.
Dünyanın bazı ülkelerinde insan hakları konuşuldukça tıpkı yağmur duasına çıkılan toprakların daha da çatlaması gibi uygulama da azalıyor.
Kimin Yaşamı Daha Değerli?
İnsan hakları, eşitliği varsayıyor ama eşitlik ile gerçek hayat arasında uçurum var.
Bir kesim için haklar bir “güvenlik kalkanı”, diğer kesim için ise bitmeyen bir mücadele.
Bir çocuğun hangi hava koşullarında büyüdüğünden, işçinin hangi vardiyada öldüğüne kadar her detay, insan haklarının sınıfsal bir mesele olduğunu gösteriyor. Bazılarının yaşamı korunurken bazılarınınki kolayca harcanabiliyorsa, bu yalnızca sosyo ekonomik değil; aynı zamanda ideolojik bir tercihtir.
Bu tercih, herkesin gerçekten eşit mi yoksa bazı hayatların daha mı değerli olduğu sorularını görünür kılıyor.
Devletin Tahammül Edemediği Haklar
Toplanma özgürlüğü, ifade özgürlüğü, örgütlenme hakkı gibi en basit haklar iktidarların sinir uçlarına değdiği anda düşmanlaştırılıyor. Hak arayan biri bir anda “karışıklık çıkaran” ilan edilirken, hak ihlalinin sorumlusu ise hiç kimse olmamış gibi hayatına devam edebiliyor.
Hak aramak devlet için bir tehdit hâline gelmişse, orada devletin kendisi hak ihlalinin parçasıdır.
Hak savunuculuğu ağır bir bedel gerektirdiği her yerde sorun yurttaşta değil, devlettedir.
Hakların kriminalize edildiği her düzende demokrasi yalnızca bir kelimeye dönüşür, bugün gelinen nokta tam da bu kavşağın üzerinde duruyor.
Güç Kimin Yanında Duruyor?
Sosyal demokrasi, insan haklarını yalnızca hukuk diliyle ele almaz; gündelik yaşamın eşitsizliklerini siyasal bir düzen sorunu olarak görür. Bu nedenle belki de en kritik soruyu sosyal demokrat ideoloji “Devlet kimin hakkını gerçekten koruyor?” sorusunu yönelterek sorar.
Bu soruyu sormadan insan haklarını tartışmak, fotoğrafın çerçevesine bakıp içindeki görüntüyü görmemeye benziyor. Eğer devlet yalnızca güçlüleri, ayrıcalıklıları, iktidara yakın duranları kolluyorsa, insan hakları evrensel değil seçici.
Bu durumda seçici hak hak değil; imtiyazdır. Sosyal demokrat perspektif bu gerçeği görmek ve adlandırmak zorundadır.
Hak Mücadelesi Normal Değil, Cesaret İşi …
Hak aramak sağlıklı bir demokraside sıradan bir yurttaş davranışıyken, bugün cesaretin diğer adı haline gelmiş durumda.
Devletin görevini yapmadığı toplumlardan cesur insanlar çıkar; demokratik toplumlarda ise cesarete gerek kalmaz.
Eğer bir ülkede cesur insan sayısı çok ise, bu iyi bir şey değildir; bu durum hakların korunmadığını gösteriyor.
Bugün hak mücadelesi, sadece hukuka değil, keyfilik ve baskı düzenine karşı verilen politik bir mücadele. Bu yüzden sert, bu yüzden iktidarı rahatsız ediyor, bu yüzden sürekli olarak bastırılmaya çalışılıyor.
Sessizlik İklimi …
Sonuç basit ama acı: Haklar varmış gibi yapılıyor ama aynı şekilde herkese ulaşmıyor.
Hakkın kime değdiği, devletin kimin için devlet olduğunu gösteriyor. Bugün hakların çok az insana değdiğini söylemek bir tespit değil; bir alarm.
İnsan haklarının uygulanması sürecinde zorluk çeken ülkelerin gerçek ihtiyacı ise yeni bir insan hakları metni değil; mevcut metinlerde yazanların hayatın içinde işlemeye başlaması.
Bu yüzden en kritik soru hâlâ yerli yerinde duruyor: “Bu devlet kimin için devlet?” Bu soruyu sormaktan vazgeçersek, insan hakları sessizliğe gömülür. Sessizlik ise hak kayıplarının en hızlı çoğaldığı iklimdir.