sener-sen_432419

Şeref Ünsüz – Şeref Meselesi

Sanırım “şerefsiz” kelimesi siyasetin en ağır küfrüdür. Genellikle seçim dönemlerinde duyarız bu küfrü. Karşılıklı restleşmelerde ya da iddiaların gerçeklik payı ölçülürken kullanılır. Aslında seçim ortamında kimin kime ne söylediği, kimin ne karşılık verdiği seçmen tarafından pek önemsenmez. Ancak bu sefer başka bir olay oldu ve kamuoyunda bir süre “şerefsiz”in hatta “şerefsizlerin” kim olduğu araştırmasına girildi. MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli seçimin hemen ardından koalisyonu kabul etmeyeceğini açıkladı ve şehir şehir gezip örgütlerini seçime hazırlamaya başladı. Katıldığı bir il istişare toplantısında söylediği sözler sonrasında, “şerefsiz” kelimesi İzmir, Bodrum, Marmaris ve İstanbul’da yalılarda oturanların kapılarını çaldı. Bahçeli’nin toplantıdaki ifadeleri “aynen” şöyleydi: “İzmir’de Marmaris’te yazlıklarında yatıp, AKP’nin olmasın diye oyunu MHP’ye vermeyen; ama HDP’yi Meclis’e taşıyan zavallılar, Türkiye’nin kaymağını yiyenler, Boğaz’da, yalılarda viskisini yudumlayıp oyunu HDP’ye veren şerefsizler. Şimdi, HDP ile koalisyonu kurun”. Bu sözün ardından haliyle bir tufan koptu. Herkes “kim bu şerefsizler” diye merak etmeye başladı. Tam bu sırada Devlet Bahçeli’nin danışmanı olan beyefendi, bir televizyon programında, ellerinde 3.000 kişilik bir liste olduğunu ve bu “şerefsiz”leri isim isim bildiklerini öne sürdü. Tartışma, bu iddiadan sonra daha da alevlendi ve olay yargıya kadar taşındı.

“Şerefsiz” profili

Peki, kim bu “şerefsizler”? Cumhuriyet Gazetesi’nden Özgür Mumcu, 5 Ağustos günü, köşesinde bu soruyu yalı sayısı üzerinden cevaplamaya çalıştı. Ardından, 6 Ağustos tarihli Sözcü Gazetesi’nde Bekir Coşkun, söz sahibinin deyişini irdeledi ve yorumladı. Tüm bunlar medyanın ilk gündem maddesi olurken, Devlet Bahçeli sözlerine açıklık getirmek istedi ve 24 maddeden oluşan bir cevap verdi. Ahmet Hakan, bu açıklamaya karşı, 6 Ağustos Perşembe günü, Hürriyet Gazetesi’ndeki köşesinde yayımladığı “eğer şeref bu ise adı batsın şerefin” başlıklı yazısında “silahlar sussun, eller tetikten çekilsin, 90’lara dönülmesin, demokrasi gelsin, çözüm gelsin” diyenlerin PKK’yı işlevsiz kıldığını ve işini bitirdiğini; tersi düşünenlerin ise PKK’nın ekmeğine yağ sürdüğünü söyledi.

Ancak ben, bu arada, cevaplanmayan bir soru olduğunu düşünüyorum. Bir siyasi partinin lideri bir kesim seçmene neden “şerefsiz” der ki? Bu seçmenler içerisinden kendi partisine bile oy verenler olduğunu bilirken, ne onu bu kadar sinirlendirdi? Mesele neden bu kadar dallanıp budaklandı?

Aslına bakarsanız “kim” diye sorduğumuz kişileri hepimiz tanıyoruz. Siyasi korkuları olmayanlar dost sohbetlerinde dile getirdi birer ikişer. Az sayıda olduğu sanılan bu kişilerin aslında pek de az sayıda olmadığı görülmeye başlandı. Neden HDP’ye oy verdikleri anlaşılmaya çalışıldı. Fikirlerini tam paylaşmasam da, HDP’ye oy vereceğini söyleyenler, gerekçelerinde otoriter bir iktidarın sultasına son vermek istediklerini ve ancak bu yolla tek adam yönetimi projesine “dur” denebileceğini öne sürdüler. Önceleri epeyce yadırganan bu düşüncenin, seçim ortamı ısınıp matematiksel hesaplar yapılmaya başlayınca, hiç de yabana atılacak bir fikir olmadığı görüldü. 2011 seçimlerinde “MHP baraj altında kalmasın, parlamentoda olsun” düşüncesi şimdi de “HDP baraj altında kalmasın Meclis’te olsun” olmuştu. Dün oylarını stratejik olarak MHP’den yana kullananların bir kısmı bugün de aynı şeyi yaparak HDP’yi tercih ettiler. Buna da en büyük katkıyı uzun zamandan beri süren çatışmasızlık ortamı sağladı. Gezi ile başlayan dayanışma ruhu, cumhurbaşkanlığı seçiminde önü açılan tartışma ve birbirini anlama ortamı bu seçimde başka bir boyut aldı. Seçimlerden önce çatışmasızlık ortamını lehine çeviren iktidar, bu sefer istediği ortamı bir türlü sağlayamadı. HDP’nin kullandığı Türkiyelileşmiş dil, milliyetçilikten uzak söylem, hak ve emek tabanlı siyaset bu ortamı daha da geliştirdi. Erdoğan’a karşı oluşan cephe ve Erdoğan’ın sürekli verdiği cevaplar işleri kolaylaştırdı.

Türkiyelileşme

Tanıdığımız bu sözde şerefsizlerin Türkiye Cumhuriyeti kazanımları ile hiç bir problemi yoktur. Ülkesine bağlı olan; laiklik, demokrasi ve hukukun üstünlüğü ilkelerini ön koşul kabul eden bu kişiler HDP’ye verdikleri oy ile belki bugün kendilerinin bile hesaplayamadığı bazı edinimleri sağladılar. HDP’yi Türkiyelileştirirken aynı zamanda Kürt sorununun da Türkiyelileşmesine katkı sundular. Çatışma ateşinin yeniden fitillemesinin ardından HDP’nin ve dün HDP’ye oy veren bu kişilerin ne yapacağını herkes merak etti. Savaş naraları atanlara karşı Selahattin Demirtaş barıştan yana cümleler kurmaya başladı. Kandil ile paralel giden açıklamalar, bu sefer farklılaşmaya başladı; hatta Kandil ve HDP birbirlerine ne yapmaları gerektiğini öğütler oldu. Demirtaş “PKK silahları susturmalı ve elini tetikten çekmeli” ve ardından “Ben Devlet silah bıraksın demiyorum, Devlet tabii ki kendini koruyacak” dedi. İlk defa duyduğumuz bu sözleri söylettiren güç sanırım bu sözde şerefsizlerdi. Çatışma ortamından nemalanan siyasi hareketler de buna hayli sinirlenmiş olacaklar ki, HDP’ye bu sözleri söyletenlere ateş püskürdü.

HDP’nin ve Kürt sorununun Türkiyelileşmesini sağlayan bu sözde şerefsizler, bugün belki de daha büyük olayların önüne geçtiler. HDP TBMM dışı kalacak ve bir şehirde kendi meclisini kurup buradaki ortamdan sesini yükseltecekti. Buradan farklı söylemlerin dile getirilmesi, bu sözlerin bölgeden Ankara’ya İstanbul’a gelene kadar hangi şekli alacağı ve buna benzer birçok sorun şimdi devre dışı kaldı. Böylece, şu an yapılan açıklamalarda İstanbul’un, Ankara’nın, İzmir’in, Bursa’nın ve birçok kentin sesinin dinlenerek hareket edilmesi sağlandı. Ancak bu söylem ne kadar daha bu şekilde devam edecek?

Ülkede birlikte, barış ve huzur içerisinde yaşamak isteyen kişilerin siyasette sahne alması ve bu dilin siyasete hakim olması kısmen sağlandı; ancak bunun devam etmesi için çaba harcanmalı. Bu gidişin Türkiye Cumhuriyeti’nin birliğine, bütünlüğüne, hukukun üstünlüğüne ve demokrasiye hayli katkı sağladığını gelecekte göreceğiz. HDP’nin bu sese kulak vermesini önemsiyorum ve en önemlisi de bu siyasi söylemin kalıcı kılınması gerektiğini düşünüyorum. Geçmişte yaşanan sıkıntılar sonrasında HDP kanadından sorumsuzca yapılan açıklamaların bundan böyle bu yangına körük olmamasını temenni ediyorum. Barış, bu ülkenin ekmeği ve suyudur ve bu ekmek ve su bu topraklarda birlikte bölüştükçe güzel ve lezzetlidir.