Sefa AŞAR – ALMANYA’DA DEĞİŞEN DENGELER VE TÜRKİYE

 Sefa AŞAR
İş İnsanı/Siyasetçi
sefaasar@gmail.com

Almanya’da 2021’de 16 yıllık Hristiyan Demokrat Birliği (CDU) ve Merkel iktidarını sonlandıran -Sosyal Demokratlar (SPD), Yeşiller (Grüne) ve Hür Demokratlar (FDP) Koalisyonu (Trafik Lambası Koalisyonu)- beklentileri karşılayamadı. İktidarı devraldığında COVID-19 salgınının yaralarını sarmaya çalışan hükümet, yalnızca birkaç ay içerisinde Rusya’nın Ukrayna’yı işgal etmesi ile Almanya’nın enerji tedarikini elden geçirmek zorunda kaldı. Başlangıçta Covid-19 yardımı için ayrılmış bütçe fonlarını enerji sübvansiyonlarını ve endüstriyel politikayı finanse etmek için kullanarak iddialı bir politika gündemi izledi. FDP harcama kesintileri talep ederken, Yeşiller ve SPD “borç frenini” gevşetmek veya acil mali önlemlere başvurmak için baskı yaptı. Bu arada, Almanya ikinci kez resesyona girdi ve Ukrayna yardımı konusundaki fikir ayrılıkları arttı.

Son seçim ve aşırı sağ

Şansölye Olaf Scholz’un sol eğilimli koalisyonunun çöküşüyle tetiklenen Almanya’daki ani seçim, keskin bir sağa kaymaya yol açtı. 23 Şubat 2025’te gerçekleşen seçimlerde muhafazakar Hristiyan Demokrat Birlik (CDU) yüzde 28,6; aşırı sağcı Almanya İçin Alternatif (AfD) yüzde 20,8 oranlarında oy alırkenŞansölye Olaf Scholz’un Sosyal Demokrat Partisi (SPD) ise yüzde 16.4 ile üçüncü oldu.

Almanya’nın en eski partisi olan SPD, bir asırdan uzun bir süredir ulusal seçimlerde en kötü sonucu aldı. Sonuçlar açıklandıktan sonra Şansölye Olaf Scholz, bir sonraki hükümette görev almayacağını açıkladı. Almanya’nın siyasi sistemi daha parçalı hale geldi, parlamentoda her zamankinden daha fazla parti var. Yeni yükselen siyasi güçler de daha radikal. Kurulacak hükümet nasıl olursa olsun, Almanya’da rahat veuyumlu koalisyonların dönemi sona ermiş görünüyor.

2021 yılında Alman seçimlerini domine eden temel konular; iklim krizi, yeşil dönüşüm, cinsiyet eşitliği ve sosyal devletin geliştirilmesiydi. Bugünden geriye baktığımızda, 2021 yılındaki seçim süreci tozpembe bir dünya hayali olarak karşımıza çıkıyor. Nitekim 23 Şubat 2025’te gerçekleşen seçimlerin ana gündemi; ekonomik kriz, sosyal yardımların kısıtlanması ve iklim sorunu eşliğinde düzensiz göç, sınır güvenliği, neredeyse ikiye katlanan askeri harcamaların finansmanı, Avrupa güvenlik mimarisi ve terörizmdi. Yani dört yılda adeta iki farklı ülke, iki farklı seçime şahit olduk.

AfD’nin seçimlerde %20’yi bulan oy oranına ulaşması, Almanya’daki siyasi sistemde köklü bir dönüşümün işareti olarak okunuyor. Göçmen karşıtı söylemleri ve otoriter eğilimleriyle bilinen parti, geleneksel demokratik değerleri sorgulayan radikal bir çizgiye evrildi. AfD’nin başarısının temelinde, ekonomik kaygıları “kültürel çatışmalar” üzerinden şekillendirme stratejisi yatıyor.

Merkez sağın en güçlü partisi olan CDU, seçim sürecinde AfD’ye yakın söylemler benimseyerek dikkat çekti. Parti lideri Friedrich Merz, göç karşıtı sert politikalar ve popülist söylemlerle seçmen kazanmaya çalıştı. Ancak bu strateji, AfD’nin meşruiyetini artıran bir etki yarattı. ABD Başkanı Donald Trump’a yakın iki isim Elon Musk ve Başkan Yardımcısı JD Vance da seçim sürecinde AfD’yi desteklediler.

Eğer CDU, AfD ile iş birliği yapmaya daha açık hale gelirse, olasılığı düşük olan bu durum Almanya’da 1945’ten sonra aşırı sağın yeniden meşrulaşmasına yol açabilir. Merkez sağ ile aşırı sağ arasındaki çizginin belirsizleşmesi, Almanya’nın demokratik değerleri açısından ciddi bir tehdit oluşturabilir.

Bazı Avrupa ülkelerinde aşırı sağ partilerin etki alanını azaltmak için uygulanan siyasi tecrit uygulamaları var. Almanya’da “Brandmauer” kavramı sıklıkla demokratik partilerin spesifik olarak AfD’den ayrışmasını tanımlamak için kullanılıyor. Birçok politikacı AfD’yi sağ popülist veya aşırı sağcı olarak sınıflandırıyor.

Ancak ülkedeki son gelişmelerle birlikte, Almanya’da bu duvarın giderek zedelendiği, hatta tamamen yıkıldığına dair tartışmalar başladı. Özellikle Hristiyan Birlik’in (CDU/CSU), AfD’nin desteğiyle göç politikasını sertleştirmeyi içeren önerisinin kabul edilmesi, bu sınırların aşılması olarak yorumlandı.

Benzer şekilde, Avrupa genelinde de aşırı sağ partiler güç kazanıyor. İtalya, Fransa, Polonya ve Macaristan’da popülist sağ hareketlerin yükselmesi, Almanya’daki sürecin tekil bir olay olmadığını gösteriyor. Bu durum, hukukun üstünlüğü, basın özgürlüğü ve çoğulculuk gibi değerlerin aşınmasına yol açabilir.

Hristiyan Demokratlar’ın lideri Friedrich Merz’in seçimlerden birinci çıkması yalnızca Almanya’nın değil, Avrupa Birliği’nin de kaderini belirleyecek. Merz’in Almanya Şansölyesi olmasının “ticaret savaşları” açısından da bazı sonuçları olacak. Özellikle Rusya ve Çin’e karşı daha sert bir tavır alınacağı söylenebilir. Ayrıca, AB’nin Mercosur ülkeleri (Brezilya, Arjantin, Paraguay, Uruguay), Meksika ve Güneydoğu Asya ile daha fazla ticaret anlaşması yapmasını destekleyeceği öngörülüyor. Bunları yaparken de Merz, büyük ihtimalle, Macron liderliğindeki Fransa ile ortak hareket edecek. Kısacası, AB’nin en büyük ekonomisinin rotasının değişmesi, kıtanın siyasi ve ekonomik dengelerini de ciddi şekilde etkileyebilir.

Friedrich Merz liderliğinde bir Almanya, Türkiye için ne anlama geliyor?

Bugüne kadar Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile doğrudan bir görüşme gerçekleştirmemiş olan Friedrich Merz’in, Erdoğan ile anlayış bağı ise eleştirel mesafe ve Alman değerlerinin savunusu üzerine kurulu. Merz, Erdoğan ile ilişkilerde diyalog kanallarının açık tutulmasını savunsa da, bugüne kadar Alman çıkarları ve değerleri (demokrasi, hukuk devleti) söz konusu olduğunda tavizsiz bir dil kullandı.

Merz’in geçmişten bugüne bu bağlamda yaptığı açıklamalara baktığımızda; Erdoğan’ın otoriterleşme eğilimleri, insan hakları ihlalleri ve Türkiye’nin hukuk devleti standartlarından sapması gibi konularda açık eleştirilerde bulunduğu saptanıyor. CDU’nun geleneksel çizgisine uygun olarak, Türkiye’nin AB üyeliğine karşı mesafeli duran Merz, Erdoğan’ın AB ile ilişkilerdeki “sert ve pragmatik” tutumunu da sorguladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Almanya’daki Türk toplumu üzerindeki siyasi etkisini de sıklıkla eleştirdi. Merz, özellikle Erdoğan’ın seçim kampanyaları sırasında Almanya’daki Türk vatandaşlarına yönelik milliyetçi söylemlerini “entegrasyonu baltalayan” bir faktör olarak görüyor.

Merz, göçmenlerin Alman kültürel normlarını ve değerlerini benimsemesini savunan “Leitkultur” kavramını savunuyor. Bu anlayış, çok kültürlülük yerine asimilasyonu savunuyor. Erdoğan ise asimilasyonun bir insanlık suçu olduğunu vurgulayarak “entegrasyona evet, asimilasyona hayır” görüşünde.

Birlik Partilerinin (CDU/CSU) Meclis Grubu Genel Sekreteri Thorsten Frei (CDU), 2023 Türkiye Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Almanya’da yaşayan Türklerden, Erdoğan’a oy verenleri “uyumsuz” olarak nitelemişti. CDU gelenekleriyle aynı çizgide Merz de çifte vatandaşlığa karşı çıkıyor ve göçmenleri Alman vatandaşlığına tam olarak bağlı kalmaya çağırıyor. Bu durum, çoğu çifte vatandaşlığa sahip olan Türkleri etkileyebilir.

2016 AB-Türkiye Mülteci Anlaşması kapsamında Erdoğan yönetimiyle iş birliği yapılmasını, CDU’lu muhafazakârlar genel olarak desteklese de, Merz Türkiye’nin bu anlaşmayı “siyasi şantaj aracı” olarak kullanmasını eleştirdi. 2018’de Erdoğan’ın Almanya’ya yaptığı ziyaret sırasında, CDU’lu politikacılarla “Nazi benzetmesi” üzerinden yaşanan gerilimde, Merz de Erdoğan’ın söylemlerini kınayanlar arasındaydı.

Merz, Türkiye’nin çok yönlü/boyutlu diplomasi, proaktif dış politika kapsamında yürüttüğü Suriye’deki askeri operasyonları, Doğu Akdeniz’deki gerilimleri ve geçmişte Rusya ile yakınlaşmasını, NATO içinde bir “istikrarsızlık kaynağı” olarak değerlendiriyor.

Bugüne kadar Olaf Scholz-Erdoğan ilişkisi, “eleştirel diyalog” çerçevesinde ilerlemişti. Taraflar, göç, ticaret ve NATO gibi ortak çıkar alanlarında iş birliği yaparken, insan hakları ve jeopolitik stratejilerdeki farklılıklar zaman zaman gerilim yaratmıştı.

Merz-Erdoğan ilişkisi ise, “eleştirel pragmatizm” çerçevesinde ilerleyebilir. Temel iş birlikleri (ticaret, göç, NATO) devam ederken, insan hakları ve demokrasi alanlarında gerilimler artabilir. İlişkiler, dönemsel iniş-çıkışlarla Olaf Scholz dönemine göre daha resmi ve mesafeli bir karaktere bürünebilir.

Merz’in doğrudan ve sert üslubu ile Erdoğan’ın karşı hamleci tavrı, medyatik tartışmaların yaşanmasına sebep olacaktır; ancak, Merz’in pragmatik bir devlet adamı olarak Erdoğan’la çalışma ihtimali de hesaba katılmalı.

Almanya, Türkiye’nin en büyük ticaret ortaklarından biridir. İki ülke arasındaki ekonomik bağlar ve Ukrayna-Rusya konusu gibi stratejik konular ilişkilerin istikrarını zorunlu kılacaktır.

Sonuç olarak Merz, muhtemelen Türkiye ile derin ikili işbirliğini destekleyecek; ancak bu işbirliği, AB üyeliği gibi iddialı reform beklentilerini içermeyecek, daha çok ikili ve stratejik çıkarlar ve zaman zaman yaşanacak krizler çerçevesinde yürütülecektir.