cap_v_soc-64336f86820c4217be021540b233461c

Mehmet Şakir Örs – Salgın Sonrasının Ekonomik ve Politik Koşulları Sosyal Demokrasiyi İşaret Ediyor

Mehmet Şakir ÖRS
Gazeteci-Yazar
mehmetsakirors@hotmail.com

Bir yılı aşkın süredir hayatımızı derinden etkileyen koronavirüs salgını, aynı zamanda tüm dünyada ekonomik, sosyal ve politik dinamikleri de değiştirip dönüştürüyor. Eski ölçütler, alışkanlıklar ve geçmişte sürekli yinelenen ekonomik – politik değerlendirmeler, giderek anlamını ve önemini yitiriyor. Artık, hayatın içindeki duruşumuzu ve hayata bakışımızı tümüyle gözden geçirip toplumsal ve siyasal gelişmelere yeni bir bakış açısıyla bakmak gerekiyor.

Covid-19 süreci, ülkelerin ve halkların olağan gündemlerine adeta el koydu!..Hayatın klasik, bilinen ve geçmişte öngörülebilen, kendi mecrasındaki doğal akışına önemli bir set çekti!.. İster istemez ortam karıştı, gündem adeta alabora oldu ve ortaya kaotik bir durum çıktı!.. Büyük çoğunluk için, bu süreçte varlığını ve durumunu koruyabilmek önemli bir sorun haline geldi. Ayakta kalabilmek gerçekten zorlaştı!..

Ancak bütün bu olumsuzluklar, insanlık için önemli bir fırsatı da beraberinde getirdi. Gidişattan hoşnut olmayan insanlar, durup bir değerlendirme yapabilme, kendilerinin ve toplumlarının hayatını enine boyuna gözden geçirme olanağı buldular. Yaşanan zorlu süreç, bir ölçüde bunu zorunlu ve yaşamsal kıldı. Elbette bu ihtiyaç ve zorunluluk, yalnızca bireylerle sınırlı değil. Daha da önemlisi, toplumsal ve siyasal örgütlenmeler açısından da böylesi bir yaklaşım kendini olabildiğince hissettiriyor ve dayatıyor.

Salgın, işsizliği ve yoksulluğu artırdı

Salgın öncesinde de dünyada genel anlamda işsizlik, yoksulluk ve ekonomik sorunlar önemli birer problemdi. İklim krizi, sağlık hizmetine ve yeterli gıdaya erişim, göç ve göçmen sorunu gibi ortak konular, bütün dünyanın başat sorunları haline gelmişti.

Pandemi süreci, bütün bu sorunları alabildiğine büyüttü. Açlık, işsizlik ve yoksulluk daha da arttı. Sağlığımızı korumak ve gerekli sağlık hizmetine erişmek, daha büyük sorun ve talep haline geldi. Son dönemde bu mesele, pratikte giderek aşıya erişebilmek sorununa dönüştü. Dünyada aşı savaşları ve kavgaları başladı.

Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu’nun (ITUC) 100 ülkede yürüttüğü araştırmaların ardından hazırladığı 4. Küresel Covid-19 Raporu, salgının ekonomi ve istihdam üzerine yıkıcı etkilerini ortaya koydu. Küresel istihdam krizi dünyanın her yerinde etkisini gösterdi. Araştırmaya katılan ülkelerin büyük çoğunluğunda şirketler, salgının yarattığı ekonomik kriz sonucunda işçi çıkarmaya gittiklerini açıkladılar. Amerika ve Avrupa kıtaları krizden en fazla etkilenen yerler oldu.

Sosyal yarılma derinleşti

Bütün bu sorunlardan etkilenme ve bu sorunları aşabilme meselesi, ülkelerin, halkların temel gündemi haline geldi. Elbette sosyal sınıfların konumu, durumu ve bu sorunlar karşısındaki tutumları da belirleyici oldu. Toplumsal sınıflar ve farklı kesimler arasındaki adaletsizlik, eşitsizlik ve dengesizlikler, bu süreçte daha çok ortaya çıktı ve belirgin hale geldi. Bu kesimler arasındaki sosyal yarılma da derinleşti.

Bu konuda, insani yardım kuruluşu Oxfam’ınhazırladığı rapordaki veriler ve vurgular, sosyal yarılmanın boyutlarını çarpıcı biçimde ortaya koyuyor. Rapora göre; en zengin 10 dolar milyarderinin servetlerindeki artış miktarı, virüsün yoksulluğa sürüklediği tüm insanları kurtarmak ve üstüne herkese Covid-19 aşısı yapmak için gereken paradan daha fazladır. Bir başka veri de kadınların durumu ile ilgilidir. Buna göre, kadınların yoğunlukla çalıştığı sektörler salgından daha fazla etkilendi. Eğer kadınlar ve erkekler farklı sektörlere dengeli dağılmış olsaydı, 112 milyon kadın işini kaybetme ve gelirinden olma riskiyle karşılaşmayacaktı.

Küresel eşitsizlikler raporu ve raporun ortaya koyduğu gerçekler, koronavirüsün adeta bir ‘eşitsizlik virüsü’ne dönüştüğünü gösteriyor. Raporda da toplumsal eşitsizliklerin ve dengesizliklerin artmasına yol açan virüs ‘eşitsizlik virüsü’, içinde bulunduğumuz dönem de ‘eşitsizlik virüsü dönemi’ olarak tanımlanıyor. Gerçekten de yaşadığımız süreçte, pandemi koşulları, eşitsizlikleri ve adaletsizlikleri alabildiğine tırmandırıyor. Pandemi virüsü, hayatın içinde ve gerçeğinde, tam anlamıyla bir ‘eşitsizlik virüsü’ne dönüşüyor

Neoliberalizm çözüm üretemiyor

Küresel kapitalizm uzunca bir süredir ağır sorunlarla boğuşuyordu. Daha 2008 küresel finans krizinin yarattığı tahribat giderilemeden; günümüzde ortaya çıkan Covid-19 süreci, tam anlamıyla işin tuzu biberi oldu. Neoliberal küresel sistemin ve kapitalist ülke ekonomilerinin içinde bulunduğu zorluklar, iyice içinden çıkılmaz bir hal aldı.

Durumun güçlüğünün ve giderek daha da olumsuz hale geldiğinin ayırdına varan uluslararası sermaye kurumları ve onların akıl hocaları, yeni arayışlara yöneldiler. Sürdürülebilirlik, vergi adaleti, iklim krizi ve yeşil çevre gibi o kesimlerde pek alışık olmadığımız kavramlara sarıldılar. Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) ve onun uzmanlarının hazırladıkları son raporlar, bu arayışların izleri ve ipuçları ile doludur.

Uluslararası burjuvazinin önde gelen temsilcilerinin geleneksel buluşma zemini olan Davos’a bile bu yeni arayışlar yansıdı. İçinde bulunulan pandemi koşulları nedeniyle yüz yüze buluşması ileri bir tarihe ertelenen zirvenin, bu yılki ana teması ‘büyük sıfırlama’ olarak belirlendi. Bütün bunlardan çıkardığımız sonuç ise, küresel ekonomi çevrelerinde artık klasik, bilinen, alışılagelmiş politikalarla daha fazla yol yürünemeyeceğinin görülmesi ve bu gerçeğin kabul edilmek zorunda kalınması.  

Otoriterleşme tükeniyor, demokrasi arayışı güçleniyor

20. yüzyılın son dilimi ile 21. yüzyılın ilk dönemi, genel olarak küreselleşmenin yükseldiği bir dönem olarak görülmüş ve tanımlanmıştı. Bu süreç, otoriter siyasal yönetimleri de tetiklemişti. Kurumsallığın ve demokratik zeminlerin aşındığı, giderek de yok edildiği bir dönem yaşandı.

Salgın sonrası ortaya çıkan zorlu koşullar, bu anlayışların ve yönetimlerin de artık sorgulanmasına neden oluyor. Otoriter yönetimlerin şemsiyesi altına sığınmak zorunda kalan yoksul geniş kitleler, bu şemsiyenin boyutlarının kendilerini korumaya yetmediğini, hayatın pratiğinde görüyorlar, sınıyorlar. Otoriterlik şemsiyesi, pandemi rüzgarında adeta alabora oluyor!..

Bu durum doğal olarak yeni arayışları da beraberinde getiriyor. ‘Tek adam’ yönetimlerinin ve ‘tek adamcı’ yönetim anlayışının; haksızlığı, hukuksuzluğu, adaletsizliği, eşitsizliği ve ekonomik sorunları daha da tırmandırdığını gören emekçi kesimler,‘mavi ve beyaz yakalılar’, yeni arayışlara yöneliyorlar. Farklı toplumsal sınıflar ve sosyal kesimler arasında, yeni ittifaklar ve yakınlaşmalar oluşuyor. Demokrasinin evrensel ilkeleri ve değerleri, bu arayışta başat rol oynuyor.

Şimdi solun ve sosyal demokrasinin zamanıdır

Günümüzde, küresel neoliberal sistemin ve otoriter yönetimlerin, yaşanan sorunların üstesinden gelemeyeceği açıkça görülüyor. Bu gerçeklik, geniş kitleler tarafından giderek daha çok anlaşılıyor ve kabul görüyor. Yaşanan sorunlar ve zorluklar karşısında, toplumsal birlikteliği temel alan ve sosyal dayanışmayı öne çıkaran düşünsel yaklaşımlar ile siyasal anlayışlar ve örgütlenmeler öne çıkıyor.

Salgın koşulları ekonomideki sorunları daha da ağırlaştırdı. Bu ağır sorunların üstesinden, ancak kamucu bir anlayışla gelinebileceği gerçeği görülüyor. Bu durum, sol ve sosyal demokrat hareketlerin önünü açıyor. Genel bir çerçevede değerlendirdiğimiz bu durum, elbette ülkemiz için de geçerlidir. Hatta daha da ileri bir öngörüyle; ülkemizin içinde bulunduğu özgün ekonomik ve politik koşullar, bu kritik süreçte, evrensel ölçekte önemli bir örnek olmaya ve deneyim oluşturmaya da aday görünüyor. Yeter ki ülkemizin demokrasi güçleri görevlerini layıkıyla yerine getirebilsinler.

Bu gelişmelere koşut olarak, içinde bulunduğumuz süreçte, ‘sol ve sosyal demokrat hareketler, kendilerine düşen tarihi rolü oynamaya, ya da böylesi bir misyonu üstlenmeye hazır mıdır’ sorusu da elbette akla geliyor. Bu soru önemlidir ve doğal olarak yanıtlanmayı beklemektedir. Solun ve sosyal demokrasinin içinde bulunduğu koşulları ve ülkemizdeki durumu tartışmayı sürdüreceğiz.