
Kısa bilgilendirme:
Değerli okurlarımız dergimizde çok uzun makalelere yer vermediğimizi ve genellikle bir çırpıda okunabilecek yazılar sunduğumuzu bilirler. Bu kez, istisnai olarak epey uzun bir yazıyı dikkatinize sunuyoruz. Aşağıdaki makale, sosyal demokrasiyi felsefi kökenlerinden alıp bugüne kadar izlediği güzergahı sergileme çabasında; dolayısıyla, bölünerek yayımlanmaya uygun olmayıp, dikkatlerinize bir bütün olarak sunulması gerekiyor. Biz de öyle yaptık. İyi okumalar!
Özgürlükten Eşitliğe, Sınıftan Hegemonyaya Demokratik Dönüşüm Düşüncesinin Kuruluşu
Sosyal demokrasi, çoğu zaman sosyalizmin reformist bir çeşidi, Marksizmin parlamenter demokrasiyle uzlaştırılmış biçimi veya refah devletinin siyasal ideolojisi olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımlar bütünüyle yanlış değildir; ancak hiçbiri sosyal demokrasinin düşünsel oluşumunu açıklamak için yeterli değildir. Sosyal demokrasi, tek bir filozofun kurduğu kapalı bir öğreti değil; Aydınlanmanın özgürlük ve özerklik anlayışı, demokratik eşitlik düşüncesi, kapitalizmin sınıfsal eleştirisi, örgütlü işçi hareketi, parlamentarizm, sosyal reformculuk ve demokratik iktidar stratejisinin yaklaşık iki yüzyıllık karşılaşmasından doğmuş tarihsel bir sentezdir.
Bu çalışmanın temel savı, sosyal demokrasinin felsefi soy kütüğünün Kant’tan Marx’a ve Bernstein’a, oradan da Gramsci’ye uzanan düz bir aktarım ilişkisi olarak değil, farklı düşünsel geleneklerin birbirlerini eleştirdikleri ve dönüştürdükleri bir süreç olarak anlaşılması gerektiğidir. Kant sosyal demokrat değildir; Marx sosyal demokrasinin kurucusu değildir; Gramsci ise sosyal demokrat bir teorisyen değildir. Buna rağmen Kant’ın özerklik ve insan onuru düşüncesi, Marx’ın kapitalist toplumsal ilişkiler eleştirisi, Bernstein’ın demokratik reformculuğu ve Gramsci’nin hegemonya kuramı, çağdaş sosyal demokrasinin karşı karşıya bulunduğu temel soruları anlamak bakımından birbirine bağlanabilir.
Bu açıdan sosyal demokrasi, yalnızca bir bölüşüm siyaseti değil, özgürlüğün toplumsal koşullarını yaratma; yalnızca devleti yönetme değil, toplumsal iktidar ilişkilerini demokratikleştirme; yalnızca seçim kazanma değil, toplumda yeni bir ahlaki, kültürel ve siyasal çoğunluk oluşturma projesidir.
I. BİR DOKTRİN DEĞİL, TARİHSEL BİR SENTEZ
Sosyal demokrasinin tarihini tek bir kurucu düşünürle başlatma girişimi kaçınılmaz biçimde yanıltıcıdır. Liberalizm Locke’a, muhafazakârlık Burke’e, Marksizm Marx’a görece kolay biçimde gönderme yapabilirken, sosyal demokrasinin böyle tekil bir “kurucu babası” yoktur. Bunun nedeni teorik yetersizlik değil, sosyal demokrasinin doğasının kendisidir.
Sosyal demokrasi baştan itibaren melez bir siyasal gelenektir.
Aydınlanmadan bireyin ahlaki değerini; Fransız Devrimi’nden eşit yurttaşlığı ve halk egemenliğini; sosyalizmden toplumsal eşitlik talebini; Marx’tan kapitalizmin sınıfsal eleştirisini; işçi hareketinden örgütlü toplumsal gücü; liberal anayasacılıktan hukuk devletini; cumhuriyetçi gelenekten kamusal yurttaşlığı; sendikalizmden ekonomik demokrasiyi; Bernstein’dan reformun dönüştürücü potansiyelini almıştır.
Bu yüzden sosyal demokrasinin tarihi “kim kimi etkiledi?” sorusundan çok daha karmaşıktır.
Asıl soru şudur:
Modern insanın siyasal özgürlüğü ile kapitalist toplumun ürettiği maddi eşitsizlik arasındaki çelişki nasıl çözülebilir?
Sosyal demokrat düşüncenin iki yüzyıldır cevaplamaya çalıştığı temel problem budur. Bu nedenle sosyal demokrasinin felsefi soy kütüğünü üç büyük sorunun tarihi olarak okumak mümkündür:
İnsan neden özgür ve eşit kabul edilmelidir?
Bu özgürlük ve eşitliği maddi olarak engelleyen toplumsal ilişkiler nelerdir?
Bu ilişkiler demokrasi içinde nasıl dönüştürülebilir?
Kant ağırlıklı olarak birinci sorunun; Marx ikinci sorunun; Bernstein üçüncü sorunun ilk sistematik cevaplarından birini verir. Gramsci ise dördüncü ve daha zor bir soruyu ekler: İnsanlar mevcut düzen eşitsiz olduğu halde neden ona rıza göstermektedir ve yeni bir toplumsal düzen için çoğunluk nasıl kurulabilir?
Sosyal demokrasinin felsefi serüveni, büyük ölçüde bu dört sorunun birbirine eklenmesidir.
II. KANT: ÖZGÜRLÜĞÜN AHLAKİ TEMELİ
Immanuel Kant sosyalist değildir. Ekonomik eşitliği savunan bir düşünür de değildir. Hatta mülkiyet konusunda modern sosyal demokrat düşüncenin çok gerisinde kalır. Buna rağmen sosyal demokrasinin normatif temellerinden söz edilecekse Kant’tan kaçmak kolay değildir. Çünkü Kant modern siyasal düşünceye çok güçlü bir ilke bırakmıştır:
İnsan kendi başına değerdir.
Kant’ın ahlak felsefesindeki ünlü amaçlar ilkesi, insanın hiçbir zaman yalnızca başka bir amacın aracı olarak görülemeyeceğini söyler. Bu düşüncenin siyasal sonucu son derece radikaldir. Bir insanın değeri servetinden, sınıfından, soyundan, dininden, mesleğinden veya piyasadaki değişim değerinden kaynaklanmaz.
İnsan olmak, ahlaki statü için yeterlidir.
Kant’ın siyaset felsefesinin merkezinde de özgürlük bulunmaktadır. Güncel Stanford Encyclopedia değerlendirmesi Kant’ın siyasal düşüncesini açık biçimde özgürlüğün esas alınması üzerinden yorumlamakta; Kant’ın her rasyonel varlık için doğuştan gelen bir özgürlük hakkını kabul ettiğini ve devletin meşruiyetini karşılıklı özgürlüklerin hukuksal güvenceye alınmasıyla ilişkilendirdiğini göstermektedir. Burada sosyal demokrasi açısından çok önemli bir başlangıç bulunmaktadır. Ancak aynı zamanda önemli bir sınır da vardır.
Kant’ın eşitliği esasen hukuksal eşitliktir.
İnsanlar hukuk önünde eşittir; fakat gelir, servet ve mülkiyet bakımından eşitsiz olabilirler. Kant’ın siyasal teorisi bu maddi eşitsizliği kendi başına adaletsizlik saymaz. Sosyal demokrat düşüncenin Kant’ın ötesine geçeceği yer tam burasıdır. Çünkü sosyal demokrasi zamanla şu soruyu soracaktır:
Hukuken özgür fakat ekonomik olarak bağımlı bir insan gerçekten özgür müdür?
İşini kaybettiğinde aç kalacak bir işçinin işveren karşısındaki “sözleşme özgürlüğü” ile büyük bir sermaye sahibinin sözleşme özgürlüğü aynı şey midir?
Eğitim alamayan bir çocuk ile nitelikli bütün eğitim olanaklarına sahip bir çocuğun hukuken eşit olması yeterli midir?
Sağlık hizmetini satın alamayan insanın yaşam hakkı yalnızca hukuki bir hak olarak kalıyorsa özgürlük gerçekleşmiş midir?
İşte klasik sosyal demokrasi Kantçı özgürlüğü burada toplumsallaştıracaktır.
Böylece özgürlük yalnızca müdahale edilmeme durumu olmaktan çıkar ve insanın kendi yaşamı üzerinde gerçek belirleyiciliğe sahip olmasını mümkün kılan maddi koşullar sorunu haline gelir. Sosyal devletin felsefi gerekçelerinden biri tam olarak burada bulunabilir: Özgürlüğün toplumsal önkoşullarının kamusal olarak güvence altına alınması.
III. ROUSSEAU: EŞİTLİĞİN VE HALK EGEMENLİĞİNİN RADİKALLEŞMESİ
Kant’tan Gramsci’ye uzanan bir soy kütüğün Rousseau’yu dışarıda bırakması mümkün değildir.
Jean-Jacques Rousseau sosyal demokrasinin doğrudan öncüsü değildir; fakat modern eşitlikçi demokratik düşüncenin temel kaynaklarından biridir. Rousseau’nun asıl katkısı, eşitsizliği doğal bir durum olmaktan çıkarıp toplumsal ve tarihsel bir problem haline getirmesidir. Bu çok önemli bir kırılmadır. İnsanlar arasında fiziksel farklılıklar vardır; fakat servet, iktidar ve toplumsal statü farklılıklarının önemli bölümü doğal değildir.
İnsanların kurduğu kurumlar tarafından üretilmiştir. O halde değiştirilebilirler.
Burada sosyal demokrat düşüncenin temel ontolojik varsayımlarından biri doğmaktadır: Toplum doğal bir kader değildir. Toplumsal kurumlar insan yapımıysa, demokratik iradeyle yeniden kurulabilir.
Rousseau’nun ikinci büyük mirası halk egemenliğidir.
Siyasal iktidarın meşruiyeti yukarıdan değil aşağıdan; hanedandan, soydan veya kutsal otoriteden değil yurttaşlardan kaynaklanır. Ancak sosyal demokrasi daha sonra Rousseau’nun siyasal eşitlik fikrine yeni bir soru ekleyecektir:
Ekonomik gücün aşırı yoğunlaştığı bir toplumda siyasal eşitlik gerçekten sürdürülebilir mi?
Bir yurttaşın bir oyu ile diğer yurttaşın bir oyu eşit olabilir. Ama biri medya sahibiyse, büyük sermayeyi kontrol ediyorsa, siyasal partileri finanse edebiliyorsa ve ekonomik kararlarla milyonlarca insanın hayatını etkileyebiliyorsa yurttaşlık alanındaki biçimsel eşitlik gerçek iktidar eşitliği yaratır mı? Bu soru Rousseau’dan Marx’a açılan kapılardan biridir.
IV. HEGEL: ÖZGÜRLÜĞÜN TOPLUMSAL KURUMSALLAŞMASI
Hegel’in sosyal demokrat düşünce açısından önemi çoğu kez yalnızca Marx üzerindeki etkisi üzerinden değerlendirilir. Bu eksiktir. Hegel’de özgürlük artık yalnızca bireyin içsel veya ahlaki bir niteliği değildir.
Özgürlük kurumların içinde gerçekleşir.
Aile, sivil toplum ve devlet insan özgürlüğünün farklı kurumsallaşma biçimleridir. Bu yaklaşım modern sosyal demokrasi açısından son derece önemlidir. Çünkü buradan şu fikir çıkar: İyi toplum yalnızca iyi bireylerden kurulmaz. İyi kurumlara ihtiyaç vardır. Özgürlük hukuka, eğitime, örgütlenmeye, sosyal güvenceye ve siyasal katılıma dönüşmediği sürece soyut kalabilir.
Hegel aynı zamanda modern sivil toplumun yapısal sorunlarını da fark eder. Piyasa toplumu büyük bir üretkenlik yaratırken yoksulluk ve bağımlılık da yaratabilir. Hegel bunun çözümünü Marx gibi kapitalist üretim ilişkilerinin aşılmasında aramaz. Fakat problem artık açık biçimde ortaya konmuştur: Modern toplum özgür bireyler yaratırken aynı anda yapısal eşitsizlikler de üretmektedir. Marx’ın düşüncesi bu problemi çok daha radikal biçimde yeniden kuracaktır.
V. MARX: ÖZGÜRLÜĞÜN POLİTİK EKONOMİSİ
Marx’la birlikte sosyal düşüncenin ekseni değişir.
Soru artık yalnızca:“Adil toplum nasıl olmalıdır?”
değildir. Yeni soru şudur:
Mevcut toplum hangi ilişkiler sayesinde böyle işlemektedir?
Bu epistemolojik değişiklik olağanüstü önemlidir. Marx normatif ilkelerden toplumsal ilişkilerin eleştirisine geçer. Özgürlüğü ve eşitliği hukuk metinlerinde değil, üretim sürecinde arar. Kapitalist toplum hukuken özgür bireylerden oluşabilir. İşçi de sermaye sahibi de hukuken özgürdür. Her ikisi de piyasada sözleşme yapabilir. Ancak biri üretim araçlarına sahipken diğeri yaşayabilmek için emek gücünü satmak zorundadır. Dolayısıyla hukuksal eşitliğin altında yapısal bir ekonomik asimetri bulunmaktadır.
Marx’ın sosyal demokrat geleneğe bıraktığı en büyük teorik miras budur.
Sosyal problem yalnızca yoksulluk değildir. Güç ilişkisidir. Gelir dağılımının bozuk olması bir sonuçtur. Arkasında mülkiyet, üretim, sınıf ve iktidar ilişkileri bulunmaktadır. Bu nedenle Marx sosyal politika düşüncesinin sınırlarını aşarak politik ekonominin eleştirisini kurar. Marx üzerine güncel felsefi literatür de onun kapitalist toplum, yabancılaşma, tarih, devlet, ideoloji ve siyasal dönüşüm konularındaki düşüncelerinin tek bir normatif teoriye indirgenemeyecek genişlikte olduğunu vurgulamaktadır.
Ancak burada çok önemli bir ayrım yapılmalıdır: Marx sosyal demokrasinin kurucusu değildir. Daha da önemlisi, Marx ile tarihsel sosyal demokrasi arasındaki ilişki hiçbir zaman sorunsuz olmamıştır. 1875 Gotha Programı bunun en iyi örneklerinden biridir.
Alman işçi hareketinin iki kanadının birleşmesiyle ortaya çıkan program üzerinde Lassallecı etkilerin bulunması Marx’ın sert eleştirisine yol açmıştır. Marx özellikle devlet yardımıyla üretici kooperatifleri ve “özgür devlet” gibi formülasyonlara itiraz etmiş; özgürlüğü devletin toplum üzerinde bağımsızlaşmasıyla değil, tersine devletin topluma tabi kılınmasıyla ilişkilendirmiştir. Bu tartışma sosyal demokrasinin gelecekteki temel gerilimini haber vermektedir:
Devlet toplumu dönüştürmenin aracı mıdır, yoksa mevcut sınıf ilişkilerinin siyasal biçimi midir?
Bu soru daha sonra Bernstein’dan Gramsci’ye kadar tekrar tekrar karşımıza çıkacaktır.
VI. LASSALLE: SİYASAL DEMOKRASİDEN SOSYAL DEVLETE AÇILAN KAPI
Ferdinand Lassalle sosyal demokrasinin düşünsel tarihindeki geçiş figürlerinden biridir. Marx kadar derin bir kapitalizm çözümlemesi geliştirmemiştir. Ancak örgütlü işçi hareketi, genel oy hakkı ve devlet üzerinden toplumsal dönüşüm düşüncesi açısından etkili olmuştur. Lassalle’ın tarihsel önemi özellikle devlet anlayışında ortaya çıkar.
Marx devlete sınıfsal ilişkilerin içinden bakarken, Lassalle demokratikleşmiş devletin işçi sınıfının toplumsal kurtuluşunun aracı olabileceğine daha fazla inanır. Bu fikir daha sonraki sosyal demokrat devlet anlayışının öncüllerinden biri olacaktır: Devlet yalnızca egemen sınıfın aracı olmak zorunda değildir; demokratik mücadele yoluyla toplumsal yeniden dağıtımın ve eşitliğin kurumsal aracına dönüştürülebilir.
Marx tam da bu nedenle Lassallecı devlet anlayışına kuşkuyla yaklaşmıştır. Fakat tarihsel sosyal demokrasi büyük ölçüde bu iki perspektif arasındaki gerilimden doğacaktır.
Marx’tan sınıf analizini, Lassalle’dan demokratik devlet aracılığıyla müdahale fikrini alacaktır.
VII. ERFURT: SOSYAL DEMOKRASİNİN BÜYÜK ÇELİŞKİSİNİN PROGRAMLAŞMASI
1891 Erfurt Programı sosyal demokrat tarihin en önemli metinlerinden biridir.
Karl Kautsky ve Eduard Bernstein programın hazırlanmasında merkezi rol oynamışlardır. Programın teorik kısmı kapitalizmin yapısal eleştirisini ve üretim araçlarının toplumsallaştırılması perspektifini korurken; siyasal talepler bölümünde genel oy hakkından yerel özerkliğe, kadınların hukuksal eşitliğinden ücretsiz eğitime, çocuk emeğinin yasaklanmasından ilerici vergilendirmeye uzanan somut demokratik reformlar bulunmaktadır.
Burada sosyal demokrasinin tarihsel paradoksu ortaya çıkmıştır: Teoride devrimci, pratikte reformcu bir parti. Nihai hedef kapitalizmin aşılmasıdır. Fakat günlük siyaset parlamentoda, sendikalarda, yerel yönetimlerde, seçimlerde ve reform mücadelelerinde yürütülmektedir.
Bu çelişki uzun süre sürdürülemezdi. Birisinin şu soruyu sorması kaçınılmazdı:
Eğer işçi sınıfı demokratik kurumlar yoluyla güç kazanabiliyor, sendikalar gelişiyor, sosyal haklar genişliyor ve kapitalizm Marx’ın bazı takipçilerinin beklediği biçimde hızla çökmüyorsa, neden siyasetin teorisi de buna göre değiştirilmesin?
Bu soruyu en açık biçimde soran kişi Eduard Bernstein oldu.
VIII. BERNSTEIN: SOSYAL DEMOKRASİNİN TEORİK DOĞUM ANI
Çağdaş sosyal demokrasinin düşünsel oluşumunda tek bir kırılma noktası aranacaksa Bernstein tartışması en güçlü adaylardan biridir. Bernstein Marx’ı basit biçimde reddetmez. Marxist gelenekten gelir. Fakat Marksizmin determinist yorumuna karşı çıkar.
Kapitalizmin kendiliğinden ve kaçınılmaz biçimde çökeceği görüşünü sorgular. Orta sınıfların tamamen yok olmadığını, sermayenin yapısının beklenenden karmaşıklaştığını ve demokratik kurumların işçi sınıfı mücadelesine yeni olanaklar sunduğunu ileri sürer. Buradan büyük bir teorik dönüşüm çıkar:
Sosyalizm yalnızca tarihin zorunlu sonucu değil, ahlaki ve siyasal bir tercih olmak zorundadır. Kant’ın sosyal demokrasiyle doğrudan tarihsel bağlantısı esas olarak burada güçlenmektedir. 19.yüzyıl sonundaki neo-Kantçı tartışmalar sosyalist düşüncenin etik temellerini yeniden gündeme getirmiştir. Türkiye’de yayımlanan ayrıntılı bir çalışma da Lassalle’den Fabian harekete ve Bernstein’a uzanan sosyal demokrat revizyonizm tartışmalarında Kantçı etiğin merkezi rolünü göstermektedir.
Bernstein’ın projesi bu nedenle yalnızca ekonomik revizyon değildir. Epistemolojik ve ahlaki bir revizyondur. Tarih adına konuşan bir sosyalizmden insan adına konuşan bir sosyalizme geçiştir.
Sosyalizmin gerekçesi artık: “Kapitalizm zorunlu olarak çökecektir.” değil,
“Daha özgür, daha eşit ve daha demokratik bir toplum ahlaken ve siyaseten tercih edilmelidir.” olmaktadır.
Bernstein’ın düşüncesinin Kantçı etik ile İngiliz evrimci reformculuğu birleştiren bir “etik” veya “evrimsel sosyalizm” olarak yorumlanması bu nedenle tesadüf değildir.
Bu noktada sosyal demokrasi klasik Marksizmden önemli ölçüde ayrılmaya başlar.
Demokrasi araç olmaktan çıkar, değere dönüşür. Parlamento yalnızca devrime hazırlanılan yer değildir. Hukuk yalnızca burjuva tahakkümünün maskesi değildir. Siyasal özgürlükler yalnızca sınıf mücadelesinin geçici araçları değildir. Bunların kendileri korunması gereken medeniyet kazanımlarıdır. Bu dönüşüm sosyal demokrasinin temelidir.
IX. KAUTSKY: ORTODOKSLUK İLE DEMOKRASİ ARASINDAKİ GERİLİM
Karl Kautsky bu soy kütükte özellikle önemlidir çünkü Marx ile Bernstein arasında teorik bir sınır çizgisini temsil eder. Kautsky kapitalizmin yapısal dönüşümüne ilişkin Marksist teoriyi korumaya çalışırken demokratik kitle partisinin ve parlamenter mücadelenin önemini de kabul eder.
Dolayısıyla sosyal demokrasinin temel problemini üzerinde taşır: Devrimci amaç ile demokratik yöntem nasıl bağdaştırılacaktır? Bernstein bu çelişkiyi reform yönünde çözer. Kautsky teorik nihai hedefi korumaya çalışır. Lenin ise daha sonra başka bir yönde çözecektir. 20. yüzyılın sosyal demokrat-komünist ayrımının teorik tohumları büyük ölçüde burada bulunmaktadır.
X. JAURÈS: CUMHURİYET İLE SOSYALİZMİN BULUŞMASI
Sosyal demokrasinin yalnız Alman çizgisinden okunması da hatadır. Jean Jaurès’in Fransız sosyalizmi başka bir damar açar. Jaurès için sosyalizm cumhuriyetin reddi değildir. Cumhuriyetin tamamlanmasıdır.
Siyasal demokrasi toplumun ekonomik alanına genişletilmelidir.
Eğer insanlar siyasal yaşamda yurttaş fakat ekonomik yaşamda bağımlı durumdaysa cumhuriyet eksik kalmıştır. Jaurès’in sosyalist düşüncesinin Fransız Devrimi’nin cumhuriyetçi mirasıyla güçlü biçimde birleştiği güncel akademik çalışmalarda da vurgulanmaktadır.
Buradaki fikir sosyal demokrasi açısından son derece güçlüdür: Demokratikleşme yalnızca devlet biçimi meselesi değildir. Ekonomi de demokratikleşmelidir. İşyerinde, mülkiyet ilişkilerinde, eğitimde, kültürde, yerel yönetimde, kamusal hizmetlerde. Dolayısıyla sosyal demokrasi liberal demokrasiyi reddetmek yerine onun eşitlik vaadini toplumun tamamına yaymaya çalışır.
XI. FABİANLAR: DEVRİM YERİNE KURUMSAL DÖNÜŞÜM
iye başka bir önemli katkı getirmiştir. Fabian sosyalizmi devrimci kopuş düşüncesinden çok kademeli kurumsal dönüşüm üzerinde durur.
Fabian Society 1884’te kurulmuş ve Britanya sosyal demokrat geleneğinin şekillenmesinde önemli rol oynamıştır. Literatürde Fabianizm açık biçimde gradualizm, yani aşamalı dönüşümle özdeşleştirilmektedir.
Fabianların önemi yalnızca reformist olmaları değildir. Asıl katkıları sosyalizmi bir kamu politikası problemi haline getirmeleridir.
Belediyeler, eğitim, sağlık, kamu işletmeleri, şehir planlaması, sosyal güvenlik, istatistik,
idari kapasite… Toplum yalnızca büyük tarihsel sloganlarla değişmez. Kurumlar tasarlanmalıdır. Bütçe yapılmalıdır. Kamu yönetimi kurulmalıdır. Uzmanlık üretilmelidir.
Bu nokta sosyal demokrasinin ileride sosyal devlet kurabilmesini sağlayacak siyasal kültür açısından hayati önemdedir. Sosyal demokrasi böylece yalnızca muhalefet ideolojisi olmaktan çıkar. Yönetme kapasitesi üreten bir siyasal gelenek haline gelir.
XII. SOSYAL DEMOKRASİNİN BÜYÜK SENTEZİ
20.yüzyıla gelindiğinde sosyal demokrasinin kurucu bileşenleri artık belirginleşmiştir.
Kant’tan:
insanın ahlaki değeri ve özerklik.
Rousseau’dan:
eşit yurttaşlık ve halk egemenliği.
Hegel’den:
özgürlüğün kurumsal niteliği.
Marx’tan:
kapitalizmin sınıfsal ve yapısal eleştirisi.
İşçi hareketinden:
örgütlü toplumsal güç.
Lassalle’dan:
demokratik devletin müdahale kapasitesi.
Bernstein’dan:
reformun dönüştürücü işlevi ve demokrasinin içsel değeri.
Jaurès’den:
cumhuriyet ile sosyal eşitliğin birleşmesi.
Fabianlardan:
kurumsal mühendislik ve kamu politikası kapasitesi.
Bu sentezden modern sosyal demokrasinin temel kurumları doğacaktır:
sendikal haklar,
toplu pazarlık,
artan oranlı vergilendirme,
kamusal eğitim,
kamusal sağlık,
sosyal güvenlik,
işsizlik sigortası,
emeklilik,
çalışma süresinin sınırlandırılması,
iş güvenliği,
kamusal altyapı,
sosyal konut,
ekonomik düzenleme,
yerel yönetim,
kooperatifçilik,
kamusal mülkiyetin çeşitli biçimleri.
Bunlar birbirinden kopuk sosyal yardım uygulamaları değildir. Aynı temel düşüncenin kurumsal sonuçlarıdır: İnsanların özgür ve eşit yaşayabilmesi için ekonomik ve toplumsal gücün demokratik olarak sınırlandırılması gerekir.
XIII. ÖZGÜRLÜĞÜN İKİNCİ KEZ KEŞFİ
Tam bu noktada sosyal demokrasiyi sosyal yardım siyasetinden ayırmak gerekir. Yoksula yardım etmek sosyal demokrasi değildir. Otoriter bir devlet de yardım dağıtabilir. Muhafazakâr paternalizm de yardım dağıtabilir. Hayırseverlik de yoksulluğu hafifletebilir.
Sosyal demokrasinin farkı şudur: Yardımı hakka dönüştürür. Çünkü sosyal demokrat düşüncede insan yurttaş olarak devlete minnet borçlu değildir. Sağlık bir lütuf değil haktır.
Eğitim lütuf değil haktır. Emeklilik sadaka değil haktır. İşsizlik sigortası iyilik değil haktır.
Bu dönüşüm Kant’ın insan onuru düşüncesiyle Marx’ın toplumsal güç eleştirisinin belki de en güçlü tarihsel sentezidir. İnsan yalnızca yaşamaya değil, başkasına bağımlı olmadan yaşayabilmeye muktedir olmalıdır. Bu nedenle sosyal demokrasi için sosyal haklar özgürlüğün karşıtı değildir. Tam tersine: Sosyal haklar özgürlüğün maddi altyapısıdır.
XIV. FAKAT REFAH DEVLETİ YETERLİ MİDİR?
20.yüzyılın ortalarında sosyal demokrasi önemli başarılar elde etti. Fakat başarı yeni bir teorik problem yarattı. Sosyal devlet büyüdü. İşçi sınıfının yaşam koşulları iyileşti. Sendikalar güçlendi. Demokratik kurumlar genişledi. Ancak kapitalist toplum ortadan kalkmadı. Ekonomik güç yoğunlaşmaya devam etti. Büyük şirketler, medya, finans, bürokrasi, eğitim, kültür endüstrileri, iletişim ağları toplumsal davranışları güçlü biçimde şekillendirmeyi sürdürdüler. Burada yalnızca ekonomik bölüşüm teorisi artık yeterli değildir. Çünkü siyaset yalnızca:
“Kim ne kadar gelir elde ediyor?” sorusu değildir. Bir başka soru daha vardır: “İnsanlar dünyayı hangi kavramlarla düşünüyor?” İşte bu noktada Gramsci’ye geliriz.
XV. GRAMSCI: İKTİDARIN TOPLUMSALLAŞMASI
Antonio Gramsci’yi sosyal demokrat olarak tanımlamak tarihsel ve teorik bakımdan yanlıştır.
Gramsci komünist gelenekten gelir. İtalyan Komünist Partisi’nin kurucu kadrolarındandır. Marksist devrim problemini düşünmektedir. Fakat yaptığı teorik yenilik, sosyal demokrat strateji açısından olağanüstü önemlidir. Gramsci’nin temel problemi şudur: Batı kapitalizmi neden yalnızca ekonomik kriz yaşayarak çökmüyor?
Marxist geleneğin bazı yorumlarında kapitalizmin ekonomik çelişkilerinin zamanla siyasal krizi zorunlu hale getireceği düşünülmüştü. Gramsci bunun yeterli olmadığını görür. Çünkü egemen sınıf yalnızca ekonomi üzerinde egemen değildir. Toplumun anlam dünyası üzerinde de etkilidir. Okullar, gazeteler, kiliseler, aydınlar, dernekler, kültürel kurumlar, gündelik hayat pratikleri iktidarın üretildiği alanlardır. Stanford Encyclopedia of Philosophy’nin güncel Gramsci değerlendirmesinde de hegemonya, egemen sınıfın toplum içinde kurduğu “entelektüel ve ahlaki liderlik” süreci olarak açıklanmaktadır. Gramsci’nin gelişmiş kapitalist toplumlarda yönetimin yalnızca zor kullanımıyla değil, sivil toplum boyunca üretilen rızayla sürdürüldüğünü vurguladığı belirtilmektedir.
Bu kavrayış iktidar teorisini değiştirir.
İktidar yalnızca hükümet değildir.
Devlet yalnızca bakanlıklar, polis, mahkemeler ve bürokrasiden oluşmaz. Toplumsal rıza da iktidarın parçasıdır.
Gramsci bunu genişletilmiş ya da bütünsel devlet anlayışına taşır: siyasal toplum ve sivil toplum. Başka bir ifadeyle: zor ve rıza. Bu nedenle hükümeti ele geçirmek ile toplumu dönüştürmek aynı şey değildir.
XVI. HEGEMONYA: SEÇİM KAZANMAKTAN DAHA BÜYÜK BİR ŞEY
Gramsci’nin sosyal demokrat düşünce açısından belki de en önemli katkısı burada bulunmaktadır. Bir siyasal hareket seçim kazanabilir. Fakat hegemonya kuramayabilir. Tersine bir siyasal hareket seçim kaybettiği halde toplumun temel kavramlarını belirlemeye devam edebilir.
Örneğin toplumun büyük çoğunluğu şu düşünceleri doğal kabul ediyorsa:
Özel sektör her zaman kamudan daha verimlidir;
zenginleşme tamamen bireysel başarıdır;
yoksulluk büyük ölçüde kişisel başarısızlıktır;
vergiler esas olarak bireyin parasına devlet müdahalesidir;
sendikalar ekonomik verimliliğin önündeki engellerdir;
kamusal hizmetler piyasa mantığıyla çalışmalıdır;
o toplumda siyasal iktidar değişse bile ekonomik düzenin ideolojik hegemonyası devam edebilir.
Gramsci’nin problemi budur. Hegemonya yalnızca propagandayla kurulmaz. Bir toplumsal grubun kendi özel çıkarını genel çıkar gibi sunabilme kapasitesidir. Bu nedenle karşı-hegemonya da yalnızca karşı propaganda değildir.
Yeni bir toplum tahayyülü,
yeni kurumlar,
yeni kavramlar,
yeni ahlaki normlar,
yeni kadrolar
ve bunların toplumun geniş kesimleriyle organik bağ kurması gerekir.
Hegemonya kavramının kaynakları üzerine literatür, Gramsci’nin bu kavramı ne tek başına icat ettiğini ne de yalnız Lenin’den aldığını; İtalyan sosyalist tartışmaları ve Rus Marksizmi dahil çeşitli siyasal kaynaklardan dönüştürerek geliştirdiğini göstermektedir.
XVII. ORGANİK AYDIN: BİLGİ İLE TOPLUMSAL GÜÇ ARASINDAKİ KÖPRÜ
Gramsci’nin ikinci kritik kavramı organik aydındır. Burada “aydın” yalnızca akademisyen veya yazar değildir. Bir toplumsal grubun deneyimini, çıkarlarını, sorunlarını ve dünya görüşünü genel bir siyasal dile dönüştüren kişi ve yapılardır. Gramsci’nin entelektüel kavramını akademik elitin çok ötesine genişlettiği; yöneticilerden teknisyenlere, örgütçülerden eğitimcilere kadar toplumsal işlevi düşünce üretmek ve aktarmak olan geniş bir kategori tanımladığı bilinmektedir.
Bu fikir sosyal demokrat siyaset açısından olağanüstü önemlidir.
Çünkü siyasal parti yalnızca aday belirleyen ve seçim örgütleyen bir makine değildir. Toplumsal deneyimi siyasal düşünceye dönüştüren bir kurumdur.
İşçinin deneyimini ekonomi politikasına,
kadının deneyimini eşitlik hukukuna,
çiftçinin deneyimini tarım politikasına,
gencin deneyimini eğitim ve gelecek politikasına,
mühendisin bilgisini sanayi politikasına,
yerel deneyimi kamu yönetimine
dönüştürmelidir.
Böyle bir yapı yalnız uzman üretmez.
Siyasal kadro üretir.
Aradaki fark önemlidir.
Uzman belirli bir problemi bilir.
Siyasal kadro o bilginin:
hangi toplumsal güç ilişkisine temas ettiğini,
hangi siyasal tercihe dönüşmesi gerektiğini,
hangi programın parçası olduğunu,
hangi toplumsal kesimlerle birleşebileceğini,
hangi örgütsel güçle uygulanabileceğini
anlar.
Burada Kant’tan başlayan hikâye şaşırtıcı biçimde başka bir noktaya ulaşır. Kant insanın kendi aklını kullanma cesaretinden söz etmişti. Gramsci ise bunun toplumsal ve siyasal koşullarını sorar. Akıl bireysel olmaktan çıkar, örgütlenmiş toplumsal kapasiteye dönüşür.
XVIII. MEVZİ SAVAŞI: DEMOKRATİK TOPLUMDA DÖNÜŞÜM
Gramsci Batı toplumlarının güçlü sivil toplum kurumlarına sahip olduğunu gözlemledi. Bu nedenle Rusya’daki gibi doğrudan devlet iktidarına yönelen bir “manevra savaşı” Batı Avrupa’nın karmaşık toplumlarında yeterli olmayacaktı. Bunun yerine uzun süreli bir mevzi savaşı gerekiyordu.
Toplumun farklı alanlarında: sendikalarda, yerel yönetimlerde, meslek örgütlerinde, üniversitelerde, kültürde, basında, eğitimde, kooperatiflerde, sivil toplumda yeni bir toplumsal kapasite oluşturmak.
Burada Gramsci ile demokratik sosyalizm arasında son derece verimli bir temas noktası vardır. Fakat yine sınırı korumak gerekir. Gramsci liberal parlamenter sosyal demokrat değildir.
Hegemonya ve demokrasi ilişkisi Gramsci literatüründe de tartışmalıdır. Bazı yorumcular hegemonya kuramını Leninist devrim stratejisinin Batı toplumlarına uyarlanması olarak okurken, başka yorumlar Gramsci’de hegemonyanın demokratik kurumlar ve toplumsal rıza olmaksızın düşünülemeyeceğini savunmaktadır.
Dolayısıyla sosyal demokrasinin Gramsci’den alması gereken şey hazır bir siyasal model değil, iktidarın nasıl üretildiğine ilişkin analizdir.
XIX. KANT’TAN GRAMSCI’YE: DÖRT BÜYÜK DÖNÜŞÜM
Bu uzun soy kütük dört temel dönüşüm halinde özetlenebilir.
- Kant: İnsan özgür olmalıdır.
Özgürlüğün ahlaki gerekçesi kurulmuştur.
- Marx: Özgürlük maddi ilişkilerden bağımsız değildir.
Özgürlüğün politik ekonomisi kurulmuştur.
- Bernstein: Toplumsal dönüşüm demokratik süreç içinde gerçekleştirilebilir.
Özgürlüğün demokratik stratejisi kurulmuştur.
- Gramsci: Demokratik dönüşüm için toplumsal rıza ve kültürel liderlik gerekir.
Özgürlüğün hegemonik siyaseti kurulmuştur.
Bu çizgiyi tek cümleyle ifade etmek mümkündür: Kant insanın neden özgür olması gerektiğini, Marx neden özgür olmadığını, Bernstein özgürlüğün demokratik reformlarla nasıl genişletilebileceğini, Gramsci ise bunun için neden toplumsal çoğunluk ve kültürel hegemonya gerektiğini gösterir. Bu elbette dört düşünürü bütün farklılıklarından arındıran bir özdeşlik değildir. Bir analitik haritadır.
XX. SOSYAL DEMOKRASİ NEDİR?
Bu soy kütükten sonra sosyal demokrasiyi yalnızca “merkez sol” olarak tanımlamak teorik bakımdan anlamsızlaşmaktadır. Sosyal demokrasi yalnızca siyasal spektrum üzerinde bir koordinat değildir.
Bir toplum teorisidir.
Bir özgürlük teorisidir.
Bir eşitlik teorisidir.
Bir iktidar teorisidir.
Ve nihayet bir dönüşüm stratejisidir.
En yoğun biçimiyle şöyle tanımlanabilir:
Sosyal demokrasi, insan özgürlüğünün yalnız hukuksal değil maddi ve toplumsal koşullarının da yaratılması gerektiğini; bunun ekonomik gücün demokratik sınırlandırılması, sosyal hakların evrenselleştirilmesi, örgütlü emeğin güçlendirilmesi ve demokratik kurumların genişletilmesi yoluyla gerçekleştirilmesini savunan siyasal gelenektir.
Bu tanım sosyal demokrasiyi hem klasik liberalizmden hem reel sosyalizmden ayırır.
Liberalizme karşı: Hukuksal özgürlük tek başına yeterli değildir.
Reel sosyalizme karşı: Eşitlik uğruna özgürlük ortadan kaldırılamaz.
Sosyal demokrasinin özgünlüğü tam bu iki cümlenin birlikte savunulmasındadır.
XXI. SOSYAL DEMOKRASİNİN ÜÇ KIRMIZI ÇİZGİSİ
Bu nedenle tarihsel sosyal demokrat kültür üç şeyi aynı anda savunmak zorundadır:
Özgürlük olmadan eşitlik otoriterleşir.
Eşitlik olmadan özgürlük ayrıcalığa dönüşür.
Örgütlü toplumsal güç olmadan ikisi de kâğıt üzerinde kalır.
İlk cümlede Kant’ın mirası vardır.
İkinci cümlede Marx’ın.
Üçüncüsünde Gramsci’nin.
Bernstein ise bunları demokratik siyaset içinde birlikte tutma girişimidir.
XXII. TÜRKİYE AÇISINDAN ASIL PROBLEM: SOSYAL DEMOKRASİNİN KÜLTÜR OLARAK KURULAMAMASI
Türkiye’de sosyal demokrasi tartışmasının temel sorunlarından biri kavramın çoğu zaman bir parti etiketi veya seçmen sosyolojisi kategorisi olarak kullanılmasıdır.
Oysa sosyal demokrasi önce bir siyasal kültürdür.
Bu kültür bilinmeden sosyal demokrat parti kurulabilir. Ama sosyal demokrat siyaset üretmek güçleşir. Çünkü sosyal demokrasi yalnızca: yoksula yardım, laiklik, cumhuriyet, seçim, modernleşme veya devletçilik değildir. Bunların bazıları sosyal demokrat programın parçaları olabilir. Fakat hiçbiri tek başına sosyal demokrasi değildir. Sosyal demokrat soru daha derindedir:
Toplumdaki ekonomik, siyasal ve kültürel güç nasıl demokratikleştirilecektir?
Bu nedenle sosyal demokrat bir program yalnız gelir dağılımını değil:
mülkiyet yapısını,
çalışma ilişkilerini,
sendikal örgütlenmeyi,
vergi sistemini,
kamusal hizmetleri,
bölgesel eşitsizlikleri,
sağlığı,
eğitim sistemini,
barınmayı,
güvenliği,
medyayı,
teknolojik dönüşümü / AI mülkiyet sorununu,
barınmayı,
kent hakkını,
ekolojik maliyetlerin dağılımını
ve demokratik katılımı birlikte düşünmelidir.
Ve Gramsci’nin eklediği son soru unutulmamalıdır:
Bütün bunları isteyen toplumsal çoğunluk nasıl kurulacaktır?
XXIII. SOSYAL DEMOKRASİNİN UNUTULAN KAVRAMI: GÜÇ
Klasik sosyal demokrat tartışmaların önemli bölümü değerler üzerine kuruludur:
adalet, eşitlik, özgürlük, dayanışma. Bunların tümü önemlidir. Fakat klasik sosyal demokrat geleneğin asıl başarısı başka bir yerdeydi: Değerleri güce dönüştürebildi.
İşçinin tek başına pazarlık gücü zayıftı.
Sendika kurdu.
Yurttaş tek başına sermaye karşısında zayıftı.
Siyasal parti kurdu.
Küçük üretici zayıftı.
Kooperatif kurdu.
Yoksul insan piyasada sağlık satın alamıyordu.
Kamusal sağlık sistemi kuruldu.
Yaşlı insan piyasada gelir elde edemiyordu.
Sosyal güvenlik sistemi kuruldu.
Sosyal demokrasinin tarihsel başarısı iyi niyetli olması değildir. Dağınık toplumsal güçsüzlüğü örgütlü demokratik güce dönüştürmesidir. Burada Marx ile Gramsci birleşmektedir. Marx bize sınıfsal güç ilişkisini gösterir. Gramsci bu gücün yalnız ekonomik değil siyasal, kültürel ve örgütsel olarak nasıl kurulduğunu gösterir.
XXIV. GRAMSCI’DEN SONRA SOSYAL DEMOKRAT SORU
Bu nedenle 21. yüzyıl sosyal demokrasisinin temel sorusu yalnızca:
“Nasıl daha iyi bir program yazabiliriz?” değildir.
Daha zor soru şudur:
Bu programı tarihsel gerçekliğe dönüştürecek toplumsal gücü nasıl oluşturabiliriz?
İşte Gramsci burada sosyal demokrat düşünceye yeniden girmektedir.
Program gerekir.
Ama program yetmez.
Bilgi gerekir.
Ama bilgi yetmez.
Uzman gerekir.
Ama uzman yetmez.
Seçim gerekir.
Ama seçim yetmez.
Lider gerekir.
Ama lider de yetmez.
Bütün bunları birbirine bağlayan bir siyasal akıl, bunu taşıyan organik kadrolar ve toplumun geniş kesimlerini ortak bir gelecek tahayyülünde birleştiren hegemonik bir siyasal kapasite gerekir. Aksi halde sosyal demokrasi iyi hazırlanmış politika belgeleri üreten fakat toplumu dönüştüremeyen bir uzmanlık faaliyetinin ötesine geçemez.
SONUÇ
İNSANI YENİDEN AMAÇ HALİNE GETİRMEK
Kant’tan Gramsci’ye uzanan düşünsel yolculuğun merkezinde aslında tek bir problem bulunmaktadır:
İnsan kendi hayatının öznesi olabilir mi?
Kant bunun ahlaki cevabını verdi:
İnsan araç değil amaçtır.
Marx toplumsal çelişkiyi gösterdi:
Kapitalist ilişkiler insanı kendi ürettiği güçlerin karşısında yeniden araca dönüştürebilir.
Bernstein demokratik ihtimali gördü:
Toplum kendi kurumlarını reform yoluyla dönüştürebilir.
Gramsci siyasal koşulu ekledi:
Bunun gerçekleşebilmesi için yalnız haklı olmak değil, toplumsal rıza üreten yeni bir tarihsel blok kurmak gerekir.
Bu nedenle sosyal demokrasinin en derin anlamı ne devletçilikte, ne sosyal yardımda, ne parlamentarizmde ne de basit bir “merkez sol” konumlanmada aranmalıdır.
Sosyal demokrasi, modern toplumun büyük çelişkisini çözme girişimidir: Siyasal olarak eşit kabul edilen insanların ekonomik ve toplumsal olarak eşitsiz güçlere sahip olduğu bir dünyada gerçek özgürlüğü mümkün kılmak.
Yani eşitsizliklerden özgürlüğe giden yolu açmak…
Bu nedenle sosyal demokrasi yalnızca geliri yeniden dağıtmaz.
Gücü yeniden dağıtmak zorundadır.
Yalnızca yoksulluğu azaltmaz;
bağımlılığı azaltmak zorundadır.
Yalnızca sosyal yardım yapmaz;
insanı yardıma muhtaç olmaktan kurtarmak zorundadır.
Yalnızca devlet hizmetlerini genişletmez;
yurttaşın kendi yaşamı üzerindeki söz ve karar gücünü büyütmek zorundadır.
Yalnızca kalkınmayı hedeflemez;
kalkınmanın ürettiği refahı toplumun bütününe yaymak zorundadır.
Yalnızca büyümeyi önemsemez;
üretilen zenginliğin adil bölüşümünü sağlamak zorundadır.
Yalnızca kamusal sorunlarla ilgilenmez;
kamucu olmak zorundadır.
Yalnızca piyasanın çözemediği alanlara müdahale etmez;
kamucu politikalarla temel ihtiyaçları piyasanın tahakkümünden çıkarmak zorundadır.
Yalnızca devleti büyütmez;
kamunun gücünü toplumun ortak yararı için kullanmak zorundadır.
Yalnızca seçim kazanmaz;
toplumun gelecek tasavvurunu değiştirmek zorundadır.
Kant’tan Marx’a, Bernstein’dan Gramsci’ye kalan en güçlü ders belki de budur:
Özgürlük yalnız ilan edilmez; toplumsal olarak inşa edilir.
Eşitlik yalnız vaat edilmez; kurumsallaştırılır.
Demokrasi yalnız sandıkta kullanılmaz; ekonomik ve toplumsal hayata yayılır.
Ve hiçbir tarihsel dönüşüm, onu taşıyacak örgütlü toplumsal güç kurulmadan gerçekleşmez.
Sosyal demokrasiyi yeniden düşünmek gerekiyorsa başlangıç noktası burasıdır.
Çünkü sosyal demokrasinin asli meselesi hiçbir zaman yalnızca daha iyi yönetmek olmamıştır. İnsanın başka insanların, piyasanın, servetin ve örgütlenmiş ayrıcalığın aracı olmaktan çıkıp kendi yaşamının ve ortak geleceğin gerçek öznesi olabileceği demokratik bir toplum kurmaktır.
Kaynakça İçin Temel Literatür
Immanuel Kant – Ahlâk Metafiziğinin Temellendirilmesi
Jean-Jacques Rousseau – Toplum Sözleşmesi; İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı
G. W. F. Hegel – Hukuk Felsefesinin Prensipleri
Karl Marx – Kapital; 1844 Elyazmaları; Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi; Gotha Programının Eleştirisi
Karl Marx & Friedrich Engels – Komünist Manifesto
Eduard Bernstein – Sosyalizmin Ön Koşulları ve Sosyal Demokrasinin Görevleri
Karl Kautsky – Sınıf Kavgası (Erfurt Programı)
Antonio Gramsci – Hapishane Defterleri
Jean Jaurès – Demokrasi, Barış, Sosyalizm
Derek Boothman – “The Sources for Gramsci’s Concept of Hegemony”
Dylan J. Riley – “Hegemony, Democracy, and Passive Revolution in Gramsci’s Prison Notebooks”
O. A. Yılmaz – “Neo-Kantçı Ahlak Felsefesi Bağlamında Sosyal Demokrat Revizyonizm Tartışmaları”
Ekin Erdem – “Sosyal Demokrasi İdeolojisi İçinde Eduard Bernstein’ın ‘Liberal Sosyalizm’i”