Doktor
aktas68@gmail.com
Kamu hürriyetlerinin dayandığı hukuki metinler, tarihsel süreçte ulusal ve uluslararası düzenlemeler şeklinde kategorize edilebilir. İkinci Dünya Savaşı sonrası kamu hürriyetleri evrensel bir boyut kazanmış; 1948 İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi, Milletlerarası Medeni ve Siyasi Haklar Sözleşmesi ile Uluslararası Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi ile güvenceye alınmıştır.
Anayasal metinler, ulusal hukukun kamu hürriyetlerini belirlediği en önemli metinlerdir. Hukuki metinlerin hiyerarşik yapısında uluslararası sözleşmelerden hemen sonra, kanunlardan ise hemen önce yer alan anayasa metinleri üzerinden kamu hürriyetleri değerlendirilirken her bir metnin sadece lafızdan oluşmadığı; her birinin yazıldığı dönemin bakış açısına ve yazanların kimler olduğuna bağlı bir ruhunun da olduğu göz önüne alınmalıdır. Eğer kamusal hürriyetler hukuki metinde yer alan tek söz olarak değerlendirilir ve hukuki bütünlüğe bakılmazsa, söz konusu hürriyetlerde yapbozun tümünü görmeksizin küçük bir parçayı yerleştirmeye çalışmanın zorluğu ile karşılaşılır.
Cemal Süreya, “Kısa Türkiye Tarihi” adlı şiirinde Cumhuriyet döneminin üç temel anayasasını, dönemin siyasi ve toplumsal atmosferlerine uygun düşen üç farklı bitkiyle simgeleştirir. Bu yazının amacı; şiirdeki “Biri akasya / Biri gül / Biri zakkum” dizeleriyle betimlenen anayasa metinlerine bütünsel bir bakışla kamu hürriyetlerini yorumlama ve anlama gerekliliğini, 1924, 1961 ve 1982 T.C. Anayasası metinlerindeki “Türk” tanımı üzerinden değerlendirmektir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuyla Osmanlı İmparatorluğu’nun “tebaa” anlayışından bir “ulus” oluşturmayı amaçlayan kurucu kadrolar tarafından yazılan 1924 Anayasası, Türk ve vatandaşlık kavramını şu şekilde ifade eder:
“Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibarıyla «Türk» ıtlak olunur. Türkiye’de veya hariçte bir Türk babanın evlâdı yahut Türkiye’de mütevellit olup da memleket dâhilinde mütemekkin olan bir ecnebi evlâdı kanunen Türk tabiiyetini istihsal veya haiz olmak şartıyla Türk addolunur.”
Günümüz Türkçesi ile: “Türkiye halkına, din ve ırk farkı gözetilmeksizin vatandaşlık bakımından ‘Türk’ denir. Türkiye’de veya yabancı bir ülkede Türk bir babanın çocuğu olan ya da Türkiye’de doğup ülke içinde ikamet eden bir yabancının çocuğu, kanuna uygun olarak Türk vatandaşlığını kazandığı veya taşıdığı takdirde Türk kabul edilir.”
Görüldüğü üzere 1924 Anayasası, kapsayıcı ve eşitlikçi bir vatandaşlık tanımı yapar. Osmanlı’daki millet sisteminin aksine din ve ırk farkını reddeder. Türkiye’de yaşayan herkesi etnik değil, hukuki bir bağla “Türk” sayar. “Türkiye ahalisi” ifadesiyle sosyolojik ve hukuki birliktelik ön plandadır.
1924 Anayasası’na yalnızca tekil maddeler üzerinden değil, metinsel ruh ve felsefe çerçevesinden bakıldığında; metnin arkasındaki ruhun, devrimin hukuki zeminini sağlamlaştırma ve ulusal egemenliği hiçbir güçle paylaşmama kararlılığı olduğu görülür. Bu Anayasa lafzi olarak, dönemin Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi’nden esinlenen son derece klasik ve liberal bir haklar listesi sunar. Ancak lafzın arkasındaki ruh, bu hakları devrimin güvenliği lehine kısıtlamaya açık bırakır. Bireyin doğuştan gelen hakları (şahsiyet, mülkiyet, vicdan özgürlüğü gibi) tanınmış; fakat bu hakların sınırları meclise ya da kanun yapıcıya devredilmiştir.
Metnin ruhu bireysel özgürlükleri koruma fikrini taşımakla birlikte; devletin varlığı, devrimlerin korunması ve kamu düzeni söz konusu olduğunda devleti ve meclis iradesini bireyin önünde tutan korumacı bir refleks barındırır. “Türklük” tanımında görüldüğü gibi din ve ırk farkı gözetmeksizin herkesi eşit vatandaş kabul eden anlayış, devletin merkezi, üniter ve ulusal karakterini sarsılmaz kılma ruhundan beslenir.
1961 Anayasası’nda ise Türklük tanımı 54. maddede şöyle ifade edilmiştir: “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür. Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türk’tür. Yabancı bir anadan doğan çocuğun vatandaşlık durumu kanunla düzenlenir.”
Bu; yalın, net ve insan hakları odaklı bir vatandaşlık tanımıdır. Türk kavramı tamamen hukuki bir statü olarak tanımlanmış; sosyolojik, etnik veya ideolojik olgulara yer verilmemiştir.
1961 Anayasası’nın ruhu tek bir cümleyle özetlenmek istenirse: “Çoğunlukçu tahakküme karşı özgürlükçü, hak odaklı ve kurumlar arası dengeye dayalı bir hukuk devleti inşa etmek” şeklinde tanımlanabilir.
1961 Anayasası, Türk anayasa tarihinde sosyal hakları ve bireysel özgürlükleri en geniş biçimde güvence altına alan metindir. Devlet, insan haklarına sadece “saygılı” olarak değil, doğrudan insan haklarına dayanan bir yapı şeklinde tariflenmiştir. Yani devletin varlık sebebi insan haklarını korumaktır. İfade özgürlüğü, basın özgürlüğü, toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı genişletilmiştir. Grev hakkı, toplu iş sözleşmesi ve sosyal güvenlik gibi geniş sosyal ve ekonomik haklar ilk kez anayasal güvenceye kavuşturulmuştur.
Tüm dünyada “sol” görüşün yükselişte olduğu bir iklimde 1961 Anayasası bu atmosferden etkilenmiş ve Türkiye tarihinin en özgürlükçü metni olmuştur; öte yandan 27 Mayıs askerî darbesi sonrasında hazırlanmış olmanın trajik çelişkisini de taşır.
1961 Anayasası’nın ruhu; bireysel özgürlükleri, sosyal adaleti ve yargı denetimini en üst seviyeye çıkaran hümanist ve çoğulcu bir demokrasi arayışıdır. Ancak bu ruh, seçilmiş siyasi iradeyi frenleme arzusuyla bürokratik ya da askerî vesayet odaklarını sistemin merkezine yerleştiren ikili bir karakter taşır. Nitekim bu özgürlükçü yapı, dönemin siyasi aktörleri tarafından topluma “bol geldiği” iddialarıyla tartışılacak, ardından 1982 darbesi sonrasında kademeli olarak tasfiye edilecektir.
1982 Anayasası, Türkiye’nin en çok tartışılan ve eleştirilen hukuki metnidir. 12 Eylül 1980 darbesinin ardından Danışma Meclisi ve Milli Güvenlik Konseyi tarafından hazırlanmıştır. Hazırlanış biçimi, içerdiği devletçi felsefe ve temel haklara yaklaşımı gibi pek çok açıdan yoğun eleştirilere maruz kalmıştır.
Her ne kadar anayasa metni defalarca değiştirilmiş ve ilk halindeki sert askerî vesayet izleri önemli ölçüde silinmiş olsa da kurucu felsefesindeki devlet odaklı yaklaşım ve bütüncül bir toplumsal sözleşme ürünü olmama bağlamındaki meşruiyet sorunu, hâlen yeni sivil anayasa tartışmalarına zemin oluşturmaktadır.
1982 Anayasası’nın Türklük tanımı 66. maddede yer alır: “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür. Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türk’tür.”
Görüldüğü üzere bu tanım, Türkiye Cumhuriyeti anayasa metinlerinin en özgürlükçüsü olan 1961 Anayasası’ndaki tanım ile aynıdır. Ancak her iki anayasanın ruhunun farklı olması, metnin lafzından daha belirleyici olmaktadır. Çünkü 1982 Anayasası, başlangıç bölümündeki “Atatürk milliyetçiliği” ve “Türk varlığı” vurguları nedeniyle uygulama ve yorumlama boyutunda ideolojik bir nitelik kazanır.
1982 Anayasası’nda Türklük veya Türk milleti kavramları, hakların sınırlandırılması mekanizmasında bir kırmızı çizgi şeklinde kullanılır. Buna göre anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri; Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı, insan haklarına dayanan demokratik ve laik Cumhuriyeti ortadan kaldırmayı amaçlayan faaliyetler biçiminde kullanılamaz. Yani temel insan haklarına dayanan 1961 Anayasası, 1982’de ruhunu “insan haklarına saygılı” ifadesine devretmiştir.
SONUÇ
Anayasal metinler yalnızca hukuki kurallar bütünü veya kâğıt üzerindeki soğuk maddelerden ibaret değildir; her anayasa, yazıldığı dönemin siyasi krizlerini, toplumsal kabullerini ve kurucu iradenin geleceğe dair vizyonunu taşıyan canlı bir organizmadır. 1924, 1961 ve 1982 anayasalarında hemen hemen aynı kelimelerle ifade edilen ya da benzer hukuki zeminlere oturtulan “Türk” ve “vatandaşlık” tanımlarının, uygulandıkları dönemlerde tamamen farklı toplumsal ve siyasi sonuçlar doğurması tam olarak bu durumun kanıtıdır. Söz konusu tanımlar lafız olarak etnik ve dinî ayrımcılığı reddedip devlete olan hukuki bağı esas alsa da metnin bütününe hâkim olan ruh ve yargı organlarının bu metinleri yorumlama biçimi; vatandaşlık kimliğinin bazen kapsayıcı ve kurucu, bazen özgürlükçü ve nötr, bazen ise devletçi ve sınırlayıcı bir nitelik kazanmasına yol açmıştır.
Bu durum, anayasa hukukunda lafzın sınırlarını aşan “anayasaya üflenen ruhun” ve kurucu felsefenin ne kadar tayin edici olduğunu açıkça göstermektedir. 1924 Anayasası’nda “Türkiye ahalisi” vurgusuyla devrimci bir millî egemenlik ve kurucu ulus inşa etme ruhu öne çıkarken; 1961 Anayasası çoğunlukçu baskıya karşı bireyin haklarını ve çoğulcu demokrasiyi merkeze koyan hümanist bir ruh taşımıştır. Nitekim 1982 Anayasası’nda vatandaşlık maddesi lafzen 1961 ile neredeyse aynı kalmasına rağmen, Anayasa’nın Başlangıç metnine ve geneline zerk edilen otoriter, güvenlikçi ve devlet odaklı ruh, aynı cümlenin toplumsal algıda son derece kısıtlayıcı bir ulusal kimlik kalıbı olarak okunmasına neden olmuştur. Dolayısıyla bir anayasanın toplumsal barışı sağlama ve bireyi koruma gücü, sadece yazılı maddelerinde değil; o maddelere hayat veren, arkasındaki felsefeyi ve devlet-birey dengesini belirleyen asıl “ruhta” gizlidir.
İste o ruh, anayasa metninin kamu hürriyetleri açısından getirdiklerinde ve konjonktürün kendine has ikliminde saklıdır.