Elif BALİ KURTARIR – Hindistan’da Pandemi Politikalarının Sosyoekonomik Yansımaları

Elif BALİ KURTARIR
Araştırma Görevlisi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler
balieli@gmail.com

Kasım 2021 Diwali bayramı öncesinde Amazon Hindistan’ın yayınladığı reklam videosu büyük yankı uyandırdı ve bugüne kadar 11 milyon üzerinde izleyiciyle buluştu. Reklamın büyük başarısı Diwali’nin Hint aile yapısının önemine yaptığı önemli göndermenin yanısıra Hindistan’ı derinden etkileyen bir travmaya, Covid-19 pandemisinin halkta yarattığı yıkıcı etkiye değinmesi olmuştu. Bu reklam ve buna benzer diğerleri, özellikle Mart-Nisan aylarında ağırlaşan ve dünya gündeminde oksijen sıkıntısı ve hastane önünde çaresiz bekleyen insanların görüntüsü ile yer tutmuş pandeminin yıkıcı ikinci dalgasının toplumsal dayanışma motiflerine atıflar yaparken “Hükümet”i çerçevenin dışına itmişti. Nitekim pandeminin başından beri muhalif grup ve partilerin gündeme getirdiği hatta seçim stratejilerini dayandırarak eyalet seçimlerinde etkili olabilmelerini sağlayan söylem, hükümetin sağlık yönetimindeki başarısızlığı ve pandemi dönemi politikalarının sosyoekonomik etkilerini göz ardı ederek toplumsal travmanın derinleştirmesi olmuştur.

Başlıca eleştiri konuları

Covid-19’a ilişkin olarak hükümetin eleştirildiği ve pandemiyle başa çıkamamasına neden görülen üç önemli husustan söz edilebilir: Bunlardan ilki, sağlık altyapısının yetersizliğidir. Hindistan’da sağlık sistemi eyaletlere göre farklılık göstermekle birlikte temel sorunu nüfusuna oranla yetersiz kalmasıdır. Hem kişi başına düşen yatak sayısı hem de çalışan sayısının yetersizliği nedeniyle, normal şartlarda dahi sağlık hizmetleri düzenli verilememektedir. Ayrıca sağlık hizmetine ulaşma koşunda da sıkıntılar mevcuttur. Ekonomik koşullar sağlık tesislerinden yararlanmayı engellemekle birlikte, kırsal nüfusun yoğunluğu ve sosyal koşullar da sağlık hizmetine ulaşımı zorlaştırmaktadır.

Sanatçı: Sanjay Basak “The Empire of Cruelty” Outlook, 4 December 2021

İkinci bir etmen ise, sürecin eyaletler ve sivil toplum eliyle yürütülmesinin yarattığı problemlerdir. Eyaletler arasındaki gelir farklılıkları, nüfus yapısı ve nüfusun dağılımı sağlık hizmetlerinin geliştirilmesi önünde engel oluşturmaktadır. Ayrıca, oksijen krizi durumunda da görüldüğü üzere, eyaletler arası kaynakların farklı dağılımı ve işbirliği azlığı ortak bir düzenleme ve kriz yönetimini zorlaştırmaktadır. Hükümetin açıkladığı destek programının yetersizliği, bağış toplama ve dağıtma, beraberinde proje üretme ve ihtiyaç sahiplerine ulaşma gibi konuların sivil toplum eliyle yürütülmesinin gerekliliğini arttırmıştır. Buradaki temel sorun bu faaliyetlerin açıklığı, denetimi ve ülke çapında insanlara ulaşmasındaki çeşitli zorluklarıdır. Ancak tüm sıkıntılarına rağmen çalışmaların çoğu sivil toplum faaliyetlerinin özellikle kırsal nüfus, kadın ve çocuk konularında çok başarılı olduğunu göstermektedir. Her ne kadar pandemi döneminde sivil toplumun faaliyetlerinde önemli bir başarı kaydediliyor olsa da hükümetin sosyal yardım ve destek faaliyetlerine ilişkin sorumluluğunu fiilen kamu vicdanına devri, özellikle gelirin açlık sınırında, kimi zaman ise altında seyretmesi nedeniyle oluşan gıdaya ulaşma sorununu ve toplumsal kaygıyı derinleştirmiştir.

Hükümete ilişkin üçüncü eleştiri konusu ise pandemi sürecinde ısrarla sürdürülmeye çalışılan neoliberal politikaların, normal şartlarda bile savunmasız olan sınıfları açlık sınırının altına itmesi ve sağlıklı yaşam koşullarından uzaklaştırmasıdır. Hükümet daha ilk dalganın atlatılmasından kısa bir süre sonra bile zaten güvensiz olan çalışma koşullarını çalışanlar aleyhine zorlaştıran üç yeni çalışma yasasını protestolara rağmen çıkartabilmiştir. Modi hükümeti, benzer biçimde, tarımsal üretimi de uluslararası pazarın bir parçası haline getiren tartışmalı çiftçi yasa tasarılarını gündeme getirmiştir. Salgın döneminin önemli konularından biri olmuş tarımsal üretim problemleri ve gıda güvenliği, tarımsal kazancın yeterliliği ve sürdürülebilirliği konularını bir kenara bırakıp tarımsal üretimi uluslararası talebe göre şekillendirmeye açık bu tasarılar büyük protestolarla geri çekilmiştir. Nisan-Mayıs 2020 karantina döneminde başlayan daralma, özellikle kırsal nüfusu ve alt gelir gruplarını etkilemiştir. Hane halkı gelirleri %46 oranında azalmış ve yoksulluk sınırının altına inmiştir. Hükümetin 2020 Haziran’ında açıkladığı ve çoğunlukla 2021 bütçesinden karşıladığı destekler ise geliri düşük ya da hiç olmayan gruplara pek yansımamıştır.  Haziran’dan itibaren normale dönüş yaşansa da, özellikle kırsalda yaşayan ailelerin önemli bir kısmı yoksulluk sınırının altında kalmıştır.  Bu arada Hindistan nüfusunun %65 kadarını halen kırsal nüfusun oluşturduğunu belirtmekte fayda var.

Karantina ve göç

Hindistan ilk vakasını Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ)’ne Ocak 2020’de iletmişti. Wuhan’dan gelen öğrencilerden kaynaklanan vakalar karşısında hükümetin aldığı önlemler standart kontrol prosedürleriydi. Seyahat kısıtlamaları, ateş ölçümleri vb. genel denetimler dışında ülke genelinde sağlık sisteminin ele alınması ya da Covid-19’un olası etkileri konusunda bir çalışma yoktu. Nitekim Ulusal Bilim Kurulu, Şubat ayı toplantısı sonrasında bu tedbirlerin yetersizliği konusunda hükümeti uyarmış ve özellikle hastane altyapıları, etkin test sistemi gibi konularda tavsiyeler vermişti. Eyaletler bazında ise farklı uygulamalar vardı. Hükümetin tutumuna karşılık DSÖ’nün başarılı bir örnek olarak sunduğu Kerala’da ise günlük test sayıları çoğaltılmış, hastanelerde özel üniteler hazırlanmış, sağlık personeli eğitimleri arttırılmış ve kamusal alanlarda hijyen konusunda ek çalışmalar yapmaya başlanmıştı. Bu durumun oluşmasına, deneyimlerle kurumsallaşmış eyalet afet yönetiminin, gelişmiş sağlık ve eğitim sisteminin önemli bir katkısı vardı.

Vaka sayılarının hızla artışı karşısında alınan önlemlerin yetersizliği ve uluslararası tablonun hazin etkisiyle Hindistan’da hükümet, 24 Mart 2020’de ani bir kararla ulusal karantina ilan etti. Yaklaşık bir milyar üç yüz seksen milyon insanın yaşadığı bir ülkede böylesi bir karar ve etkileri çok çarpıcı oldu. Öncelikle böylesi cesur ve gerekli bir kararı aldığı için tüm siyasi partiler Başbakan Modi’ye desteklerini sundular; ancak kısa bir süre sonra hükümetin bu süreci yönetmek konusundaki beceriksizliği ciddi eleştirilere neden oldu. Öncelikle, tam kapanma kararı ve bunun tüm alanlarda ve eyaletlerde katı bir disiplin ile uygulanmasının gerekli kıldığı planlamanın eksiklikleri ortaya çıkmıştı.

Kapanan iş yerleri, işsiz kalan insanlar, ihtiyaç maddelerine erişim sorunu gündemdeydi. Ancak bu kapanmanın en önemli konusu günlük ya da düşük ücretli işlerde çalışan, sokak satışlarıyla yaşamını sürdüren kişilerin ve ailelerinin, bu süresi bile belirsiz karantina ortamında çalıştıkları şehirlerden kırsaldaki aile evlerine dönme süreçleriydi. Sayıları yüzbinleri geçen insanların görüntüleri boş yollarda aileleriyle birlikte yüzlerce kilometre yürürken yansıdı fotoğraflara. Fotoğraflara yansımayan ise, yol kenarındaki kayıplardı. Buradaki en büyük sorun, bu insanların uzun yürüyüşlerinden ziyade yol boyunca gıda, temiz su ve barınma ihtiyaçlarını karşılayamıyor olmalarıydı. Hem bunu karşılayacak maddi güçleri yoktu hem de eyalet yönetimleri ekonomik yükü kaldıramayacağı ve salgının yayılması korkusuyla bu hizmetleri sunmaktan kaçınmaktaydı. Hatta aralarında sınırlarını kapatmayı deneyenler oldu. Hükümet, eyaletleri destek vermeleri konusunda uyarsa bile, bunun kaynağını sunmadığı için özellikle gelir düzeyi düşük eyaletler bundan kaçındılar.

Bunlar, aynı zamanda gittikleri yerde de istenmemekteydiler çünkü kırsal nüfusun önemli bir kaynağı bu kişilerin haneye ilettiği gelirdi ve şimdi bu gelir olmayacaktı. Ayrıca artan kırsal nüfusun temel ihtiyaçlarını gidermek geliri iyice azalan yerel yönetimlerin sorumluluğundaydı. Yoldaki kayıplarla başlayan trajedinin etkisi ve muhalefetin baskısıyla hükümet, bu yolculukları karşılamak için eyaletlerle paylaşacağı bir fon oluşturdu ve toplu ulaşım imkanı sundu. Sorun çözülmüş gibi görünmekle birlikte pandemi dönemi içerisinde sürekli tekrarlanmakta. Güvencesiz işlerde, günlük kazançlarla çalışan gruplar, daha küçük çaplı olsa da her karantina ortamında sürekli savrulmuşlardır.

Karantina kararının ve beraberinde gelişen göçün ekonomik yansımaları Hindistan için ağır olmuş; fakat bu ekonomik yükün çoğu alt gelir gruplarının payına düşmüştür. Evlerine dönen insanlar normalleşme ile eski işlerine dönememişler ve Eylül- Ekim dönemine kadar kalmak zorunda kalmışlardı. Beraberinde sağlık hizmetlerinden yeterince yararlanamamak, aşılanamamak ve yeterli beslenememenin yarattığı salgın kayıpları da hane halkı iş gücü kaybına yol açmış; sonuçta hane halkı geliri çarpıcı biçimde azaltmış, üstelik bu insanlar için trajedinin derinleşmesine neden olmuştur. Alt gelir gruplarının içinde kadınlar, çocuklar ve yaşlılar görece daha dezavantajlı gruplar olmuştur. Kadınların iş gücüne katılımı azalmakla birlikte, çocukların çoğu internet, televizyon gibi iletişim olanaklarından yoksunluk nedeniyle temel eğitim hizmetlerine ulaşamamıştır.

2020 Haziran ayında Modi hükümeti gelir artışı, doğrudan nakit desteği (Pradhan Mantri Garib Kalyan Yojana) ve doğrudan gıda desteğini içeren bir ekonomik destek programı açıklamıştır. Bu doğrudan destekler dışında ucuz kredilerle işverenler ve küçük esnaflar için de destekler sunulmuş; ancak bu programın kaynak dağılımı ve sürekliliği konusunda da bir istikrar oluşmamıştır.

İkinci dalga; sınıfsal çatışmadan toplumsal çatışmaya 

Şubat 2021’de Başbakan Modi, Covid ile imtihandan nasıl başarılı çıkıldığını anlatıyordu. Oysaki ikinci dalga ile sadece Mart- Nisan ayında Hindistan’da kayıplar 11 milyonu bulmuştu, bu birinci dalganın 16 aya yayılmış 10 milyon sayısıyla kıyaslayınca hayli büyük bir rakamdır. Ancak değineceğimiz salgın yönetimi sorunlarının yanı sıra bu dönemin önemli bir özelliği, Modi’nin yönetim anlayışı ve söylemiyle paralellik göstererek toplumsal bir çatışmayı da beraberinde taşımasıdır. Salgına rağmen Modi’nin neoliberal ekonomi politikalarına karşı kitlelere kullandığı dil ve ulusa seslenişlerde seçtiği örneklerin Hinduizmin sembollerini içermesi, Hindu milliyetçilerinin 2014’ten beri sürdürdükleri siyasi hedeflerle uyumluydu. Üstelik bu, salgın kaynaklı sıkıntıları toplumsal çatışma atmosferinde görünmez kılmaktaydı. Nitekim Nisan başında ikinci dalganın ortasında çok önemli bir Hindu festivali olan Kumbh Mela’da Ganj nehri kenarına toplanmış maskesiz yan yana sırt sırta bir milyondan fazla insana ev sahipliği yapması salgının her gün 300 bin insanı enfekte ettiği bir ortamda gerçekleşmişti.

Eyalet seçimleri, festivallere ve kutlamalara ek olarak bu sürecin başlangıcını oluşturmuştur. Modi’nin Batı Bengal seçimleri için başlattığı seçim kampanyası ve yüzbinlerce kişinin katıldığı büyük mitingler, -tüm eleştirilere rağmen- gündelik siyasetin 24 Mart’taki pandemi merkezli karar alma iradesinden daha ön plana çıktığının önemli bir göstergesi olmuştur. Nitekim pandemi yasakları devam ederken, maske takmayanlara her gün on binlerce rupi para cezası kesilirken hükümetin düzenlediği ya da desteklediği etkinliklerin kalabalıklarının yasal sistem tarafından görülmemesi siyasetten bağımsız virüsün yayılımını arttırırken toplumsal ayrışmayı ve parçalanmışlığı salgın siyasetinin yeni söylemleri üzerinden perçinlemekteydi. Nitekim Hindistan, Nisan ortasında tüm dünyanın gündemine ikinci dalganın trajik görüntüleri ile yansıdığında beklenen olmuştu.

İkinci dalgadan etkilenen nüfus aslında ABD’den çok farklı ve fazla değildi; ancak sağlık hizmetlerinin verilememesi dolayısıyla oksijen, yatak, ambulans bulunamaması, aşılamanın yetersizliği ölümlerin temel nedeniydi. Üstelik sağlık hizmetlerine ulaşamamak sadece alt sınıfların değil, orta sınıfların da korkusu olmuştu. Hükümet, Şubat ve Mart ayında bu konuda kendisine yapılan uyarıları dikkate almamış; özellikle oksijen rezervleri ve yoğun bakım ünitelerinin düzenlenmesi konusunda yetersiz kalmıştı. Eksik altyapı yüzünden, mevcut oksijen de yüksek nüfus yoğunluklu şehirlere kamyon ve trenlerle taşınamamaktaydı. Kırsalda da durum kötüydü. İkinci dalganın yarattığı çaresizlik ve hükümetin vatandaşlarını kaderlerine terk ettiği duygusu, daha geniş kitleleri kapsayan bir travmaya dönüşmüş durumdadır.

Sonuç

Hindistan, karşılaştığı Covid sınavını ne yazık ki kaybetti. Bu kaybın ve özellikle böyle bir şey olduğunda karşı karşıya kalınabilir olanın yarattığı travma toplumun bütün kesimlerine yayılmış durumdadır. Bu travma sadece salgın karşısında hayatta kalma korkusundan ibaret değildir. Başta bahsettiğimiz gibi bir Amazon reklamına yansıyan ve milyonlarca kişiyi kalben etkileyen bu durum, aslında toplumun tüm kesimlerinde aynı yankılanmamaktadır.

Hükümetin acizliği ve sessizliği, seçmen tepkisiyle Narendra Modi hükümetini bazı konularda geri adım atmasını sağlayamıştır. Ancak birinci dalgada gayet net bir biçimde karşımıza çıkan ama ikinci dalgaya gidilen süreçte toplumsal parçalanmışlık ile biraz gizlenen olgu şudur: Pandeminin ekonomik yükü ve yıkıcı etkisi her yönüyle gelir düzeyi düşük, güvencesiz çalışan insanların sırtına yığılmıştır. Hükümetin kendi siyasi hedefleri doğrultusunda oluşturduğu söylemi ve ısrarla uygulamaya çalıştığı neoliberal ekonomi politikası salgın koşullarında yeniden uyarlanmıştır. Nitekim birinci dalgada gösterdiği eksik ama tutarlı kararlılığı ikincisinde göstermeyişi, hükümet politikalarının salgın koşullarına değil salgının politik hedeflere uyarlanmaya başladığını da göstermektedir.

Bu durumda hayatta kalmanın varoluşsal korkusu, güvencesiz iş ve yaşam koşullarıyla perçinlenmiştir.  Siyasal söylemin marjinalleştirdiği, ötekileştirdiği gruplar da buna eklemlenmiştir. Nagar’ın ifadesiyle çiftçiler, göçmen işçiler ve alt gelir grubunda yaşayanlar ve ayrıca marjinalleştirilmiş ötekiler, 2020 yılından bu yana pandeminin yükünü de taşımaktadır. Yaşadıkları derin travma sadece bir oksijen tüpüne sahip olmak değildir, geçinebilmektir aynı zamanda; kendisinin ve ailesinin karnını doyurmaktır ve haklarını savunmak için meydana çıktığında evine sağ salim dönebilmektir.