KÖRFEZ’DE ATEŞ ÇEMBERİ İRAN İÇİN ÜÇ SENARYO VE TÜRKİYE’NİN DENGESİ

Sefa AŞAR
İş İnsanı/Siyasetçi
sefaasar@gmail.com

28 Şubat 2026 tarihinde başlayan ve küresel siyasetin parametrelerini kökten değiştiren askeri müdahaleler, İran İslam Cumhuriyeti’ni tarihinin en kritik varoluşsal eşiğine getirmiştir. Amerika Birleşik Devletleri tarafından yürütülen Operation Epic Fury ve İsrail’in Operation Roaring Lion operasyonları, rejimin sadece askeri altyapısını değil, aynı zamanda ideolojik ve biyolojik liderlik merkezini de hedef almıştır. Çatışmanın ilk on gününde yaşanan gelişmeler, Orta Doğu’da on yıllardır süregelen güç dengesini sarsmış, enerji piyasalarını istikrarsızlaştırmış ve İran devlet yapısında “Velayat-e Faqih” sisteminden hibrit bir hanedan yönetimine zorunlu bir geçişi tetiklemiştir.

Askeri Yıpranma ve Kapasite Analizi

Operation Epic Fury, onuncu gününe girerken İran’ın konvansiyonel savunma yeteneklerinde geri döndürülemez bir yıkım yaratmıştır. Stratejik değerlendirmeler, İran’ın deniz gücünün tamamen etkisiz hale getirildiğini, hava savunma sistemlerinin ise kör edildiğini göstermektedir. ABD Başkanı Donald Trump’ın açıklamalarına göre, İran Deniz Kuvvetleri’ne ait 51 gemi imha edilmiş veya batırılmış, özellikle Şehit Süleymani sınıfı korvetlerin kaybı İran’ın asimetrik deniz kabiliyetine ağır bir darbe indirmiştir.

Hava sahası kontrolü açısından, İran’ın Entegre Hava Savunma Sistemi (IADS) %80.2 oranında nötralize edilmiştir. Artesh Hava Kuvvetleri’ne ait 17 taktik hava üssünden 10’u doğrudan hedef alınmış, Esfahan’daki 8. Taktik Hava Üssü’nde bulunan F-14 önleme uçakları pistlerdeyken imha edilmiştir. Bununla birlikte, İran’ın balistik füze fırlatma kapasitesindeki dramatik düşüş dikkat çekicidir; ilk gün 480 olan fırlatma temposu, onuncu günde 40’a gerileyerek %92’lik bir çöküş yaşamıştır.

Bu yıkıma rağmen, rejimin “hayatta kalma deltası” olarak adlandırılan derin yeraltı tesisleri (DBT) operasyonel kalmaya devam etmektedir. Hürmüzgan’daki Oghab 44 üssü gibi yüzlerce metre derinlikteki tesisler, Su-24 bombardıman uçakları ve füze stokları için güvenli liman işlevi görmektedir. “Füze Şehirleri” olarak bilinen Khorgo ve Haji Abad gibi bölgelerdeki 5 metre kalınlığındaki beton sığınaklar, koalisyonun hava üstünlüğüne rağmen İran’ın hala sınırlı da olsa misilleme yapabilmesine olanak tanımaktadır.

Yeni lider Mücteba Hamaney’in meşruiyeti, dini bir otoriteden ziyade baskı aygıtları üzerindeki kontrolüne dayanmaktadır. “Habib Taburu” ve Devrim Muhafızları İstihbarat Teşkilatı aracılığıyla sivil kıyafetli Besic milisleri, sokaklarda yakıt ve gıda isyanlarını makineli tüfeklerle bastırmaktadır. “Halkın silahsız, rejimin ise acımasız olması” gerçeği, yakın vadede bir halk devriminin önündeki en büyük engel olarak görülmektedir.

Küresel Aktörlerin Stratejik Pozisyonları: Rusya ve Çin

İran’ın en önemli iki müttefiki olan Rusya ve Çin, çatışmada doğrudan askeri müdahaleden kaçınarak İran’a “teknolojik ve istihbarat çapası” olma rolünü üstlenmişlerdir. Bu strateji, İran’ın tamamen çökmesini engelleyerek Batı’nın bölgedeki mutlak hegemonyasını sınırlamayı amaçlarken, aynı zamanda her iki gücün de ABD ile doğrudan bir çatışmaya girmesini önleyen pragmatik bir sınıra sahiptir.

Rusya, Ukrayna’daki savaşının getirdiği kısıtlamalara rağmen, İran’a gerçek zamanlı uydu verileri ve ABD savaş gemilerinin konumlarına dair istihbarat desteği sağlamaktadır. Ayrıca, S-400 hava savunma sistemleri ve Su-35 “Flanker-E” savaş uçaklarının teslimatı, İran’ın hava savunma mimarisini güçlendirmeye yönelik hamlelerdir.

Çin ise İran’ın hassas vuruş kapasitesini korumak için BeiDou-3 navigasyon sistemini kullanıma sunmuş ve hayalet uçakları tespit edebilen YLC-8B radarları sağlamıştır.

Bölgesel Yayılma ve Diplomasi Çabaları

İran’ın 28 Şubat’taki saldırılara verdiği tepki, çatışmayı hızla bölgesel bir boyuta taşımıştır. Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn ve Katar gibi Körfez İşbirliği Konseyi (GCC) ülkeleri, kendi topraklarındaki ABD üslerinin mevcudiyeti bahane edilerek İran füzelerinin ve dronlarının hedefi olmuştur. Bu durum, yıllardır süregelen diplomatik yakınlaşma (détente) çabalarını baltalamış ve Körfez başkentlerinde derin bir güvenlik kaygısı yaratmıştır.

Türkiye, bu krizde en zorlu dengeyi kurmaya çalışan aktörlerden biridir. Ankara, bir yandan ABD-İsrail operasyonuna mesafeli dururken, diğer yandan İran’ın Türk hava sahasını ihlal eden füze saldırılarına karşı (4 Mart’ta İncirlik’e yönelen bir füzenin düşürülmesi gibi) savunma pozisyonu almıştır.  Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın “ateş çemberi” uyarısı, Türkiye’nin en büyük korkusu olan kitlesel sığınmacı akını ve komşu ülkelerdeki (Irak ve Suriye) otorite vakumunun PKK/YPG gibi gruplar tarafından doldurulması riskini yansıtmaktadır.

Türkiye açısından (kamu ve özel sektör) öne çıkan risk kümesi: enerji fiyatları ve tedarik, deniz ticareti ve sigorta maliyetleri, bölgesel güvenlik/sınır ötesi olaylar, siber tehditler ve yaptırım/uyum riskleri.

Küresel Ekonomik Riskler: Enerji ve Lojistik

Savaşın en somut ve acil etkisi küresel enerji piyasalarında hissedilmektedir. IMF Başkanı Kristalina Georgieva’nın vurguladığı gibi, enerji fiyatlarındaki her %10’luk artış küresel enflasyonu yaklaşık yarım puan artırmaktadır.

Gelişmekte olan ekonomiler bu durumdan en ağır darbeyi alan taraflardır. Bangladeş üniversiteleri kapatmak zorunda kalırken, Pakistan ve Filipinler enerji tasarrufu için çalışma haftasını dört güne indirmiştir. Suudi Arabistan’ın petrol ihracatını Kızıldeniz üzerinden yeniden yönlendirme çabaları maliyetleri artırırken, nakliye sigorta primlerindeki aşırı yükseliş küresel ticaretin genel maliyetini yukarı çekmektedir.

Gelecek Senaryoları ve Sürecin Evrimi

İran’daki krizin nereye evrileceğine dair analizler, sahadaki askeri baskı ile rejimin iç direnci arasındaki etkileşime odaklanmaktadır. Uzmanlar önümüzdeki aylar için üç ana senaryo üzerinde durmaktadır.

En olası senaryo: Yıpranmış Hayatta Kalma

Bu senaryoda, rejim ağır askeri kayıplara ve ekonomik felce rağmen, IRGC’nin mutlak sadakati ve Rusya/Çin desteğiyle iktidarı elinde tutmaya devam eder. Mücteba Hamaney, dini bir liderden ziyade bir güvenlik bürokrasisi şefi gibi hareket ederek ülkeyi dış dünyaya kapatır. Bu durum, Orta Doğu’da kalıcı bir istikrarsızlık adası yaratırken, Batı ile uzun süreli bir yıpratma savaşına dönüşür.

En riskli senaryo: Kademeli Rejim Erozyonu ve Çöküş

Askeri kapasitenin tamamen tükenmesi, ordunun (Artesh) Devrim Muhafızları ile çatışmaya girmesi ve Besic güçlerinin halkın isyanlarını bastıramaması sonucu rejimin içeriden çökmesi. Ancak bu çöküşün demokratik bir geçiş mi yoksa “Suriyeleşme” mi getireceği en büyük risk faktörüdür.

En kötü senaryo: Bölgesel Savaşın Tam Genişlemesi

İran’ın hayatta kalmak için “Hürmüz Seçeneği”ni aşırıya kaçarak kullanması ve Körfez ülkelerinin hayati altyapısını tamamen imha etmeye yönelik topyekün bir saldırı başlatması. Bu durum, ABD’nin “20 kat daha sert vurma” tehdidini tetikleyerek bölgenin sanayi öncesi döneme dönmesine yol açacak bir yıkım silsilesi yaratabilir.

Sonuç olarak süreç, İran’ın askeri bir güçten “istikrarsızlık ihraç eden bir sığınağa” dönüşme yolunda olduğunu göstermektedir. Türkiye için asıl sınav, bu komuta krizinin yarattığı boşluğu bölgeyi bir savaşa sürüklemeden nasıl yönetebileceği olacaktır.