ACILARIN HİYERARŞİSİ KİMİN ACISI DAHA KUTSAL?

Prof. Dr. Mehmet Kamil Göl
Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı
drmkgol@gmail.com

Toplumun karşılaştığı felaketler sonrasında her kesimden insanın çok çeşitli yorumları ile eğitilebilirlik, önlemlerin eksikliği gibi konularda ahkâm kesilmektedir. Karşılaşılan acı dolu olayların karşısında insanların verdiği tepkiler belki öfke, belki derin üzüntü, bazen de isyan içerebilir. Ancak bu olaylar sonrasında kimin hangi acıyı daha çok yaşadığı, bu acı ile karşı karşıya kalmanın hangi nedene bağlı olduğu belli olmadığı gibi, toplumsal sınıflar arasında gerçekten de acının yaşanışı, derinliği ve verilen tepkileri farklılık göstermektedir. Öyle ya, tuzu kuru olanlar ile canı gerçekten yananlar nedense bir toplum sınıfsal hiyerarşisi içinde farklılaşmaktadır.

Her felaketin bir veya daha çok kurbanlarına atfedilen kutsiyeti belirleyen devletin mevcut iktidarının ideolojik bakışına göre belirlediği kriterlerdir. Sonuçta toplumsal sınıf hiyerarşisi, acıların hiyerarşisine dönüşmektedir. Geçim derdindeki aileye bakabilmek için profesyonel askerlik yaparken yabancı topraklarda emir altında ölenlerin veya nöbet tutarken susuzluktan ölen erlerin “şehit” olarak tanınmaları, başka çaresi olmadığından ölümle karşılaşabilme olasılığıyla madene indikten sonra giruzu patlamasında ölenleri, kaldıkları otelde sorumsuzca ve yetkisizce yapılan ilaçlamadan zehirlenen gurbetçi ailenin ölümü, kadın cinayetleri ardına bir politik mit kurgulanmak istenirse suçlanacakların hem iktidar hem de devlet ile bağı sağlanabilir mi?

Sosyoekonomik olarak dezavantajlı toplumsal sınıfların üzerine iktidarın uyguladığı bir şiddetsiz şiddetten bahsedebilmek mümkündür. Politik etnisite söylemi, din, dil, ırk, cinsiyet, kimlik ve en son olarak da ekonomik yeterlilik şiddetsiz şiddetin belirleyicileri olur. Kamuya farklı açılarla gösterilen, şiddeti göz önüne serdiği iddiasındaki liberal söylem “insanlık” telkini yaparken, kurgulanan tablo, sergilenen şiddet içinde bir acılar hiyerarşisi katmanlaşmasını şekillendirir. Subliminal mesaj olarak kurbanlaşmanın kutsiyete varabilmesi için “demokratik” düzen savunucusunun yarattığı terörün rasyonelleştirilmesi dayatılır. Burada oluşturulan politik mitin sürekliliği ve konsolidasyonunun sağlanması için, mitin içerdiği eylemin kutsallaştırılması, kutsiyet kazandırılması ikinci adımdır. Şiddete maruz kalabilme tehdidi aslında yok oluş dayatması nedeni ile kamusal düzen ve sakinliği sağlamada işlevseldir. Bir kurbanın yaygın olarak görünürlüğünün bile hiyerarşik düzen içinde etno-sentrik kurallar ile belirlenmesi bir politik vurgudur. Kurbanın medyatikleştirilen görünürlüğünde bile kutsallaştırılan simgelerine gönderme aranır. Çocukların eğitim kisvesinde çalıştırılırken ölmeleri bakan tarafından reddedilirken bunu deklare eden vekilin ahlaksızlıkla suçlanması bu politik mitin parçasıdır.

Weber’in ortaya koyduğu üzere şiddet kullanma tekeli devlete aittir. Devletin tanımı şiddet kullanma tekeline sahip yapı/organizasyon olarak şekillendirilebilir. Aslında bu indirgemeci bir yaklaşımdır. Çünkü devlet şiddet kullanımını aynı zamanda paramiliter, paralegal veya seçilmiş bireyleri de kullanarak, şiddetin tanımlanan mitolojik kutsiyeti dışında kalanlara karşı kullanılabilirliğini yaygınlaştırır veya mantıksallaştırır. Verili toplum içinde acılar hiyerarşisi oluşur. Kutsallar, kahramanlar tariflenir, kurbanlaştırma politik egemenliğin olmazsa olmaz şartı haline getirilir.

Bir açıdan bakınca Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi, toplum içinde aynı zamanda acıların hiyerarşisinin de belirleyicisidir. Sosyoekonomik olarak dezavantajlı alt kesitlerde sadece kısıtlı ihtiyaçlara ulaşabilenlerin yoksunluk nedeniyle hissettikleri acılar bu tabakalaşmanın üst avantaj kesitleri için yabancıdır. Her ne kadar kanun, adalet veya insan olarak devredilemez haklar çerçevesi içinde insanların eşit olduğu söylemi kulaktan kulağa yaygınlaştırılsa da, bunlar acılar hiyerarşisine dönüşüp gücün yukarıdan aşağıya uygulanmasını engelleyemez. Milyonların sokaklarda “hak, hukuk, adalet” sloganları atarak bağırması veya tepki göstermesi bir karşılık bulamaz. Bu, acılar hiyerarşisinde, başkasının çektiği, hissedilmeyen acıdır. Önemsizdir. Ancak bir de şöyle bakalım; İnsanın doğuştan gelen, insan olmaktan kaynaklı haklar manzumesi “insanlık” olarak tariflenirken, “haklara sahip olma hakkı” nasıl bir yorumlamadır? Mülkiyet hakkındaki temel sorun bazılarının daha fazla şeye sahip olması değildir. Sahip olunan şey arttıkça bunun servete dönüşmesi eşitsizlik yaratsa da, eşitsizliğin temel kökeni burada bulunmaz. Ana unsur servetin güce dönüşebilmesi veya güç satın alabilmesidir. Güce sahip olanların veya satın alabilenlerin, bu yeteneğe sahip olmayanlara istemeyecekleri şeyleri yaptırabilmeleri, eşitsizliğin ana belirleyicisi haline gelir. Bu noktada o güce sahip olmayanların ihtiyaçlarının anlaşılabildiği veya anlatılabildiği kavram eşitsizliğin anlamını ortaya koyar. Bu kavrama belki “kader” vurgusu ile çözümsüzlüğünün altı çizilir.

Güce sahip olanların “haklara sahip olma hakkı” varken, güçsüzlerin insan olmaktan gelen haklarını bile talep edebilmeleri için güçlünün gücünü kabul etmeleri gerekir. Toplumda tüketimin ve sahip olmanın, kapitalist döngüde sınıflar arasındaki eşitsizliği tarif ettiği düşünülürse, toplumsal tabakalaşmanın tüketebilme ve sahip olabilme kapasitesine göre oluştuğu belirlense de eşitsizliğin getirdiği yapıda tüm bu tüketebilme kapasitesine göre oluşan sınıflamada istenilen eşitlenmek değildir. Sahip olmanın ve mülkiyetin artarak servete ve/veya dolaylı olarak güce dönüştürelebilme potansiyeli arzu nesnesi haline gelir. Bu yeterince servete/güce sahip olmayanlar arasında tüketim homojenleşmesinden çok, bir rekabete dönüşür. Pazarlama bu rekabet üzerinden yürütülür ve yıkıcı tüketim kurgusu oluşturulur. Bir borçlanma sarmalı altında var olan statülerini yükseltebilme amacını güdenler gün geçtikçe daha da aşağıya itildiklerini fark etseler de bir şey yapmazlar, yapamazlar. Aslında gücü/serveti olmayanlardaki tüketimin yıkıcılığı gelecekte servet biriktirebilme olasılığını da azaltır. Kısır bir döngü içinde tüketim mallarına yönelik bir hedonizm ortaya çıkar. Daha fazla bedelle sahip olunan şey toplumsal konumda yükselişe yol açacağı yanılgısı ile kendi sınıfında bile seviye kaybettiren bir yıkıcı tüketim saplantısı yaratacaktır.

Var olan eşitsizliği daha da görünür kılan bu yıkıcı tüketim en belirgin olarak orta sınıfın özelliğidir. Orta sınıf hedonik tüketici özelliğinin sürebilmesi için de statükonun korunmasından yana olur. Acılar hiyerarşisinde destek veya çözüm üretmek ile ilişkili olarak oluşturulan sivil toplum kuruluşları, partiler veya demokratik kitle örgütü kisvesindekiler  temelde orta sınıf enstrümanı olarak varlıklarını sürdürebilmek için var olan sorunları çözmezler. Çekilen acılar arttıkça varlık nedenleri kuvvetlenir ve yapıları genişler. Sivil toplum kuruluşları yaratılan ızdıraptan beslenirler. Gelişebilecek herhangi bir devrim/evrim veya düzen değişikliğinin sahip olduğu tüketebilme düzeyini sarsabileceği kaygısıyla orta sınıf için tehdit oluşturur. Toplumsal değişikliklere en çok direnci sosyo-ekonomik olarak orta katmanda yer alan bireyler gösterir. Devrimleri burjuvazi veya kaybedecek mülkü olmayan proleterya yapar. Gerçi artık tüketebilme yetisi üzerinden orta sınıfı genişletirken temelde proleterya sınıfını prekaryaya dönüştüren liberal düzen bunu sürekli umut pompalayan hal ile sürdürmektedir. Tüketme özgürlüğünü kaybetme tehdidinde olanların kirli bir şekilde paraya ulaşmaları ötekileştirilme tehdidi taşıyan alt sınıf için kanun dışı yolları (uyuşturucu, silah, insan ticareti, tehdit ve şantaj yapan çeteleşme) kullanmak için verimli bir görüntü sergiler. Her ne kadar kara para aklama yollarını tüketim kapasiteleri çok yüksek olanlarca uygulansa da, taşeron olarak ellerinde terkedilmiş ve ötekileştirilmiş bir sınıf kesiti bulunur. Yaşadıkları düzenin içinden basamakları acılar üzerine basarak kurgulayan çeteler, gruplar oluşur.

Bir şeyin mülk olarak sahiplenilmesinin üç belirleyeni vardır; kullanım hakkı, meyvelerinden yararlanma hakkı ve özgürce yok edebilme hakkı. Ancak en önemli belirteç bu son unsurdur, özgürce yok edebilme. Özgürce yok etmek kendi içinde bir paradoks barındırır. Yok ettiğiniz mülk artık sizinle değildir. Güce sahip olma tutkusunda ihtiyaç olarak tanıdığınız mülkü yok etmek, ikame edilmesi zorunluluğuna mal olur. Çok mülke sahip olmanın güce dönüşmesi, güce sahip olunmasını, gücün satın alınabilmesini getirir. Güce sahip olanların, buna sahip olmayanlara istemeyecekleri şeyleri yaptırabilme yetisinin yükselmesi eşitsizliği en görünür hale getiren bir zorbalığa dönüşür. Zorbaların gücü üzerine uyguladıkları kitle içinde mutlak bir suç ortaklığına dönüşür. Zorbalar bu suç ortaklığına güvenirler. Gücü üzerinde uyguladıkları kitle ile olan suç ortaklığı bir özgüvene evrilir. Bu özgüvenin bir başka dayanağı zorbalığa maruz kalanların statükoya bağlı kalma tutkuları ve değişim korkularıdır. Bu zorbaların iktidarının sürgit devam etmesine neden olur. Zorbaların iktidarındaki kurumlar, kurumsal yapının varlığı ya da terimsel olarak oligarşik devleti statükocu orta sınıf kendilerine hizmet vermek için orada olduğu konusunda hem fikirdir.

Baba olarak tariflenen devletin zorbalar arasındaki rekabeti korumak ve monopolleşmeyi engellemek için zorbalar arasında dengeyi kuran bir mekanizma olduğu fikrini benimseyemezler. Sermayenin oluşması için mülkün birikmesi, servetin ve gücün tekelleşmesi kapitalizmin temel mantığına aykırı olduğu için, mülkün ve gücün zorbalar arasında paylaşımı amacıyla kurulan devlet, canhıraş şekilde ezilen ve zımni suç ortaklığı yapan orta sınıf tarafından korunur.

Şiddetin uzaktan uygulanan modları, teknolojik determinizmin de yardımıyla liberal projenin narsizmi oldu. Bunun katkısıyla populist demagogların alt sınıfları, fakirleri kırılgan göçmen ve mültecilerin karşısına bir çukurun dibinde koyarak çarpıştırdıkları yeni bir faşizm türü ortaya çıktı. Yeni faşist liderler bir yandan demokratik otoriteryanizm kurarlarken, öbür yandan mitolojik kutsiyetleri yeniden kullanıma girmesini gerçekleştirdiler. Geçmişteki güzel günlerdeki büyük devletin toplumsal mutluluğunun varlığını sahtekârca kullanırken, aynı anda liberalizmin devlete karşı söylemlerini de kendilerine kılavuz aldılar. Kurgulanan yeni faşizmde devlet hem dost hem de düşman oldu.

Bütün veriler son yüzyılda çalışanların oranlarının üretim aşamalarındaki yerlerinin kaybolduğunu gösteriyor. Hizmet sektörü devasa boyutlara ulaşırken, tarım sektörü ve sanayi sektörü çalışanları hızla azalıyor. Beraberinde niteliksiz bilgi üreticileri, borsa emlak uzmanları gibi hiçbir sınıflamaya sığmayan sektörler gerçek bilgiden daha fazla manipülatif ve sepekülatif para oyunlarına ihtiyaç gösteriyor. Akademik bilgiye ihtiyaç ortadan kalktıkça üniversite mezunu olmasına karşın üretim aşamalarında yer alamadığı için hizmet sektöründe çalışmak zorunda olan veya işsiz nitelikli bir nüfus oluştu. Kurulu kapitalist düzen her ne kadar söylemde tam istihdam vurgulasa da, kurgu gereği olarak her zaman işsizlere, atıl/yedek işgücüne kişiler arası rekabeti korumak için ihtiyaç duyar. İşsizlik kapitalist ekonomik sistemin olmazsa olmaz unsurudur. Tam istihdam hem yaratacağı ücret artışı baskısı nedeni ile hem de verili bir iş için rekabet/kaybetme korkusu olamayacağı için istenmez. Ortaya çıkan yeni tabloda gençlerin ebeveynlerinden daha kötü bir yaşam standardına sürüklendikleri görülecektir. Hizmet sektörünü büyüten bu gerçek Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde büyük bir kitlenin tabanın ötesine geçememesine neden olacaktır. Çekilen acıların hiyerarşik olarak, ekonomik olarak güçsüz, etnik olarak ötelenmiş, ırksal olarak hedef gösterilmiş, toplumsal yapıda dezavantajlı sınıfların kaderi olması, gerçekten kader midir?