Erkek Aklın Satranç Tahtasında Kadınlar

Sinem Siklon (PhD)
Siyasal İletişim Uzmanı
sinemsiklon91@gmail.com

Siyaset çoğu zaman kürsülerden ibaret sanılır. Oysa siyaset, sabahın altısında uyanıp çocuğunu hazırlayan, işe yetişen, akşam parti toplantısına koşturan bir kadının omuzlarında taşınıyor. Emekçi kadın, demokrasinin görünmeyen işçisi. Sandık günü kadar sandık öncesinin yükünü de o taşıyor.

Türkiye’de kadın emeği tarihsel olarak üretim ve yeniden üretim olmak üzere çifte bir yükle tanımlanıyor. Ev içi görünmeyen emek, bakım emeği, güvencesiz ve düşük ücretli işler… Bu tabloya siyasal katılım eklendiğinde yük katlanıyor. Çünkü kadın siyasete girdiğinde yalnızca fikirlerini değil, varlığını da savunmak zorunda.

Siyasal alan hâlâ büyük ölçüde erkek egemen bir kültürle örülü. Söz kesmeler, küçümseyen jestler, “sert siyaset sana göre değil” imaları… Kadınların karşısındaki engeller yalnızca hukuki değil; aynı zamanda kültürel. Bu nedenle emekçi kadının siyasetteki varlığı, salt temsil değil, bir dönüşüm meselesi.

Sosyal demokrasi emeği merkeze alıyor. Ancak emek denildiğinde çoğu zaman fabrika, atölye, sendika akla geliyor. Oysa bakım emeği de sınıfsal. Ev içi görünmeyen emek de ekonomik. Emekçi kadın hem üretim ilişkilerinin hem toplumsal yeniden üretimin merkezinde. Dolayısıyla kadının siyasal alanda güçlenmesi, demokrasinin derinleşmesi anlamına geliyor.

Yerel siyasette bu durum daha çıplak. Seçim dönemlerinde kapı kapı dolaşan, sandık güvenliğini sağlayan, mahalle örgütlenmesini yürüten kadınlar; karar alma süreçlerinde aynı oranda görünür değil. Organizasyonun yükünü taşıyan kadınlar, liste hazırlanırken arka sıralara yazılabiliyor. Bu çelişki yalnızca adaletsizlik değil, siyasal aklın kendi potansiyelini sınırlaması.

Ancak burada daha karmaşık bir tabloyla karşı karşıyayız. Siyasette emekçi kadının yolu yalnızca erkek egemen yapılarla kesişmiyor; bazen kadınlarla da gerilimli bir zeminde buluşuyor. Daraltılmış güç alanlarında rekabet sertleşiyor.  “Tek kadın yeter” anlayışı, yıllar içinde içselleştirilmiş bir norm haline geliyor. Yukarı doğru açılan sınırlı kapılar, kadınları birbirine rakip gibi konumlandırıyor.

Bu noktada dürüst olmak gerekiyor: Kadınlar siyasette birbirini dışlayabilir, mesafe koyabilir, hatta çelme takabilir. Ancak bu durum kadınların doğasına değil; gücün kıt dağıtıldığı bir siyasal yapıya işaret ediyor. Alan daraldıkça dayanışma zorlaşıyor. Siyaset, iş birliğini değil tırmanışı ödüllendirdiğinde, yatay güven kırılganlaşıyor.

Dahası, siyasal güç yalnızca açık rekabetle işlemiyor; perde arkası dengelerle de şekilleniyor.  Güçlü, bağımsız ve görünür bir kadın figürü yükseldiğinde, erkek egemen siyasal kültür her zaman doğrudan karşısına geçmiyor. Bazen daha stratejik davranıyor. Başka bir kadını öne çıkararak denge kurmaya çalışıyor. Kadınlar arasındaki potansiyel gerilimleri besleyerek alanı parçalıyor.

“Böl ve yönet” mantığı, yalnızca partiler arası siyasette değil; parti içi dengelerde de işletilebiliyor. Bir kadının yükselişi, başka bir kadının eliyle frenlenmeye çalışılabiliyor. Böylece hem erkek egemen düzen sarsılmamış oluyor hem de kadın dayanışması zayıflatılıyor. Ortaya çıkan tablo, “kadınlar birbirini yiyor” gibi yüzeysel bir yoruma açık hale geliyor. Oysa çoğu zaman asıl strateji yukarıda.

Bu tabloyu görmek önemli. Çünkü aksi halde sorun bireysel zaaflara indirgeniyor ve yapısal eleştiri kayboluyor. Emekçi kadın yalnızca erkek egemen dile karşı değil; bu güç mühendisliğine karşı da mücadele etmek zorunda kalıyor.

Sosyal demokrat bir perspektif, eşitliği yalnızca hukuki düzlemde değil; fiilî koşullarda da savunuyor. Bu nedenle kota tartışmaları başlangıç; ama yeterli değil. Asıl mesele, siyasal kültürün dönüşmesi. Kadınların birbirini tehdit değil, ortak özne olarak görebileceği bir zeminin kurulması.

Emekçi kadının siyasete kattığı şey yalnızca temsil değil; deneyim. Kadın, yoksulluğun, güvencesizliğin, bakım yükünün, kreş eksikliğinin ne demek olduğunu biliyor. Ekonomik kararların sonuçlarını ilk hisseden çoğu zaman kadın. Bu nedenle onun siyasal katılımı arttıkça sosyal devlet talebi soyut bir vaat olmaktan çıkar; somut bir ihtiyaç haline gelir.

Ancak bu katılımın sürdürülebilir olması için yapısal destek şart: Kamusal bakım hizmetleri, kreş hakkı, güvenceli çalışma modelleri, şeffaf aday belirleme süreçleri, parti içi demokrasi. Kadınların yalnızca “kadın politikaları” alanına hapsedilmemesi, ekonomi ve bütçe gibi temel alanlarda da söz sahibi olması gerekiyor.

Siyasette emekçi kadını konuşmak, sınıf ve cinsiyetin kesişimini konuşmak aslında. Yoksul bir kadının siyasal katılımı ile orta sınıf bir kadının katılımı aynı değil. Bu nedenle sosyal demokrasi, kadın meselesini sınıf perspektifiyle birlikte ele almak zorunda.

Kadınlar arasındaki gerilimleri görmezden gelmek gerçekçi değil; ancak bu gerilimleri kader gibi sunmak da yanlış. Dayanışma romantik bir slogan değil; bilinçli bir siyasal tercih. Gücün paylaşıldığı, alanın genişlediği bir siyasal kültür inşa edilmedikçe, rekabet sertleşmeye devam edecek.

Emekçi kadının siyasette güçlenmesi yalnızca kadınların meselesi değil. Bu, demokrasinin meselesi. Çünkü demokrasi, hayatın en ağır yükünü taşıyanların karar süreçlerinde söz sahibi olmasıyla derinleşir.

Siyaset eğer gerçekten eşitlikçi olacaksa, emekçi kadını dar koridorlarda birbirine rakip kılan değil; yan yana durabileceği geniş alanlar açan bir zemine kavuşmalı.

Ancak o zaman dayanışma bir temenni değil; siyasal bir gerçeklik haline gelir, ancak o zaman demokrasi, yalnızca sandıkta değil; hayatın içinde de eşit olur.