İSTÜN İstanbul Sağlık ve Teknoloji Üniversitesi Öğretim Üyesi
SODEV Yönetim Kurulu Üyesi
ufuksaka@gmail.com
Yirmi birinci yüzyılın kimi düşünürleri birer ikişer feodalizm sözcüğünü telaffuz etmeye başladılar. Son yeni dünya düzenini, bazısı Tekno-Feodalizm diye, bazısı Dijital-Feodalizm diye isimlendiriyorlar. Verdikleri isimleri hep ‘feodalizm’ sözcüğüyle tamamladılar. Neredeyse iki yüzyıl aradan sonra yeryüzü uygarlığına yeniden feodalizm müjdeleniyor.
Uzun bir tarihi olmuştu feodalizmin. Ortaya çıkışı, buzul çağının bitip, ‘Bereketli Hilal’de insanlığın tarım devrimini yaşadığı yılların hemen sonrasına kadar uzanıyor. Kimi avcı toplayıcı toplulukların, ‘hadi biz sizi koruyalım, siz de bize bakın’ deyip, yerleşik kalabalıklarla bir araya gelmesiyle daha doğrusu onlara ‘çökmesiyle’ başladı. Tarihin uzun sayılabilecek bir dönemini tanımlayan feodalizm, giderek kralların, toprak sahiplerinin ve o topraklarda çalışan yoksul kalabalıkların oluşturduğu bir toplum düzeni olarak kendini gösterdi. Başka kimler vardı bu düzende? Rahipler vardı örneğin. Kimdi onlar? Kalabalıkları, verdikleri ‘manevi destek’le yokluğun, yoksulluğun, hatta köleliğin bile, hatta daha başka her nevi derin kadersizliğin Tanrı ya da Tanrılar katında nasıl değerli olduğuna ikna etmekle vazifeliydiler. Böylece krallarla ve toprak sahipleriyle çıkar ortağı olan bir meslek erbabıydılar. Bir de giderek büyüyen ve gelişen kentlerde yaşayıp ticaretle ya da zanaatkarlıkla uğraşan burjuvalar vardı. O burjuvalar çağlar içinde zenginleştiler, güçlendiler, farklı ülkelerde, farklı modellerle devrimlerini yaptılar ve dünya bambaşka bir dünyaya dönüştü.
Elbette konu yalnızca bu değildi. Bir yandan yükselmekte olan teknolojiye de yabancı kalmamıştı burjuva sınıfı. O zaman kesitinde her yeni gün türlü çeşit alet edevatın yanı sıra yeni ve etkili silahlar da icat ediliyordu. Derken buhar makinesi çağı başladı. O burjuvalar sanayi devriminin de ‘sahibi’ oldular. O burjuvalar bir yandan da dünyanın uzak yakın ulaşabildikleri bütün coğrafyalarında, muazzam büyüklükteki işletmelerinde tarım ve madencilik yapıyorlardı. Bu işi de, ya o coğrafyalarda edindikleri, ya da başka topraklardan oralara taşıdıkları köleleri marifetiyle yapıyorlardı. Bugün yeryüzü uygarlığının etrafında döndüğü ve basitçe ‘sermaye’ deyiverdiğimiz o muazzam servetler toplamı öyle ortaya çıktı.
O çağların ayırıcı(?) özelliği hukuk konusuydu. Bugün üniversitelerde tanımlandığı biçimiyle hukuk yoktu. Hiç yoktu. Kimi tarihlerde kimi sözleşmeler ortaya çıkmış görünse de hukuk, önce kralların sonra rahiplerin ve kralların topraklarını emanet ettiği senyörlerin ağızların çıkan günlük, anlık tercihlere bağlı irade beyanlarıydı. Topraklar, mülkiyete konu bütün varlıklar ve bunların bir tamamlayanı olarak bütün kadınlar, erkekler, çocuklar ve hayvanlar üzerinde söz hakkı, -elbette bir hiyerarşi içinde- krallara, senyörlere ve rahiplere aitti. 1215 yılında imzalanmış bulunan ünlü Magna Carta, feodalizmin dolu dizgin hüküm sürdüğü yıllarda önemli bir hukuk belgesi olarak kabul edilmiş olmakla beraber, feodalizmin hukukla ilişkisizliğinin sonu da olmamıştır.
20nci yüzyıl savaşlar yüzyılıydı evet. Yalnızca paylaşım savaşlarının değil, sınıf savaşlarının da yüzyılıydı. 19ncu yüzyıldan başlayarak küreselleşme sürecine giren ‘sermaye’, bu süreci yirminci yüzyılın son çeyreğine gelindiğinde büyük ölçüde tamamlamıştı. O süreç boyunca da sermaye, sınıf savaşları sonunda kurulmuş sistemlerin en büyüğü ve en güçlüsü olan Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği ile küresel planda sert bir rekabet içinde olmuştu. ‘Sermaye’, küresel propaganda makinasını kendi tanımladığı soyut bir ‘özgürlük’ iddiası üzerine kurmuş, bilimi, sanatı, günlük yaşamın bütün tüketim tercihlerini, akla gelebilecek her değeri bu propaganda makinasında bu iddianın peşinde tüketmişti. Hukuk, özelikle bireylerin devlet ile ilişkilerini düzenleyen hukuk, elbette sermayenin kendi tanımladığı çerçevede olmak üzere ama yine de en büyük kozu olmuştu. Bir yandan da ciddi ciddi ve hep yüksek sesle uluslararası hukuktan söz ediliyordu. O nedenle uluslararası ilişkiler planında hukuk dışı bir şeyler yapılıyorsa da gizli saklı yapılmak zorunda kalınıyordu ve bu nevi işler her seferinde iş işten geçtikten çok sonra ortaya çıkıyordu. Bu cümleden olarak küresel sermaye ittifakının sınıf mümessili ABD, kimi zaman ‘örtülü’ CIA operasyonlarıyla, kimi zaman da doğrudan silahlı kuvvetleriyle yirminci yüzyıl boyunca uluslararası hukuku hiç umursamadan sayısız savaşların ve hukuk tanımaz müdahalelerin tarafı olmuştur.
Yirminci yüzyılın sonuna yaklaşırken Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği çöktü ve küresel sermaye ittifakı onun yerini alan yeni devlet kapitalizmi sistemini kendi ittifakına katmak istemedi. Peki bu mümkün müydü? Çok da mümkün görünmüyordu. Yeni adıyla Rusya Federasyonu, varlığını, küresel sermaye ittifakının tarih stratejisiyle pek çok bakımdan çatışma potansiyeli temsil eden farklı bir tarih stratejisinin peşinde geleceğe taşımayı planlıyordu. O tarihten başlayarak küresel sermaye ittifakı türlü açık ve örtülü operasyonla, dünya sahnesinde, küresel yayılma olarak bilinen tarih stratejisinin peşinde, daha önce hiç ‘olamadığı’ kadar saldırgan bir tutum içine girmiştir. O dünya düzeninin adı da ‘yine’ Yeni Dünya Düzeni idi. Ciltler dolusu kitaplara, binlerce makaleye konu olmuştu. Yalnızca ‘Davos’ta değil, yeryüzünün bütün köşelerinde köpürtüle köpürtüle övülmüştü. ‘Seçkinlikleriyle’ parlatılan onlarca kanaat kadısının yakaladıkları her fırsatta dilindeydi. Peki o ‘Yeni Dünya Düzeni’ dedikleri düzen yeni miydi?
Güzel ülkemizin de bir bileşeni olduğu küresel sermaye ittifakı, küresel yayılma olarak bilinen tarih stratejisinin peşinde nereye koşuyor? Elbette dünyanın efendiliğine koşuyor. Peki küresel sermaye ittifakı dünyanın efendisi olunca o ittifakın bir bileşeni olarak biz de -yani Türkiye de- dünyanın efendisi olmuş sayılacak mıyız? Bu soru nedense insana birinci dünya savaşı yıllarında Sivastopol’a ateş yağdıran Alman savaş gemileri Goeben ve Breslau’ı ve ardından kopan kıyameti anımsatıyor. Elbette onlarla birlikte Türkiye de dünyanın efendisi olmayacak. Stratejik ortak, etkili rol, tarihi görev ve benzeri ambalajların propaganda değeri ihmal edilemez elbette. Ama Esad ve ailesinin Suriye’yi terketmek zorunda kaldığı son Suriye operasyonunda da anlaşıldı ki, küresel sermaye ittifakı Türkiye’yi ‘oyun kurucu’ dolduruşuna getirip, ‘kullanışlı aparat’ muamelesi yapıyor. Hiç kuşku yok ki bu paradigmadan Türkiye için başka bir rol ya da unvan çıkmaz. Elbette tartışılması gereken bir başlık bile değil, çıksa da tarihsel planda haklılığı olmaz. Bugünlerde sıkça dile getirilen ‘Yeni Osmanlıcı’ gevezelikler de gerçeklik planında o nedenle hiç bir anlam temsil etmiyor.
Dünya yirmi birinci yüzyılın ikinci çeyreğine girerken, küresel sermaye ittifakının sınıf mümessili ülke ABD’nin Başkanlığına Trump seçildi. Elbette seçen sokaktaki adam değildi. Elbette böyle bir çöküntü döneminde kapitalizmin gemisini eğer yüzdürebilirse ancak bu nevi bir profil yüzdürebilirdi diye düşündüler. Nasıl bir profil? İngiltere ‘Liberal Parti’ lideri Ed Davey’in cümleleri şöyle : “Başkan Trump, ülkelerarası bir gangster gibi davranıyor. Bir müttefikin egemenliğini çiğnemekle tehdit ediyor. NATO’yu sona erdirmekle tehdit ediyor. Ve şimdi de Grönland’ı ele geçiremezse, ülkemize ve yedi müttefikimize yıkıcı gümrük tarifeleri uygulamakla tehdit ediyor.”
Elbette Trump’ın tehditleri bunlardan ibaret değil. Elbette gangsterlik diye nitelenebilecek girişimleri de bunlardan ibaret değil. Ama müttefikleri ne düşünürse düşünsün, küresel sermaye ittifakının en büyük hisseli ortağı ve böylece sınıf mümessili ABD’nin tercihleri bu yönde. Hiç kuşku yok ki ne İngiltere, ne Almanya, ne Fransa, ne Kanada ‘ABD için bile’ kolay lokma değil. Tüm bu büyük ortaklar birer ikişer Çin ile, Hindistan ile söylentilere bakılırsa Rusya ile görüşmelere ve ekonomik istikrarlarını yeniden yoluna sokacak görüşmelere başladılar. Sermaye temsilcileri arasında Avrupa Birliği ve Türkiye arasında da ‘elbette bazı koşullara dayalı olmak koşuluyla’ ama daha yakın yürünmesine dair görüşmeler sürüyor.
Küresel oyunun kuralları bu kadar açığa çıkmamışken bile insanlığa ta feodal çağlardan miras güç hukuku hep hükmünü sürdürdü. Propagandanın makyajı her döküldüğünde bu gerçeklik yeniden ortaya çıktı. Örneğin, küresel sermaye ittifakının Irak’a saldırısının gerekçesi olarak dünyaya ilan ettikleri ‘kitle imha silahı’ konusunun tümüyle yalan olduğu birinci elden, yalanı ifade eden ağızlar tarafından itiraf edildi. Ez cümle, feodal çağlardan miras güç hukuku, güçlünün hukuku, tüm doğasıyla yirminci yüzyılda hükmünü sürdürdü. Yirmi birinci yüzyılda da hız kesmeden yoluna devam ediyor. Yaşadığımız yirmi birinci yüzyılda tek fark, nasıl göründüğünü umursamıyor olması.