Aydın CINGI – Avrupa’da Seçimler, No.1 Birleşik Krallık

Aydın CINGI              Araştırmacı acingisdv@gmail.com

No.1 Birleşik Krallık

30 Haziran ile Temmuz ayının ilk hafta sonu arasında Avrupa’nın en büyük ve en önemli iki ülkesinde genel seçimler düzenlendi. Birleşik Krallık ve Fransa gibi iki ülkenin önümüzdeki en az birkaç yıl boyu yazgısını belirleyen bu seçimler gerçekten de yakından incelenmeye değer. Biz bunları ardı ardına iki bölümde kısaca gözden geçireceğiz. Önce zamanında yapılan ve çok fazla karmaşa içermeyen Birleşik Krallık seçimlerini ele alıp ikinci bir yazıda da Fransa’yı gözden geçirelim.

Öncelikle Birleşik Krallık adlı ülkenin İngiltere, Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda’dan oluştuğunu saptayalım. Ülkenin en büyük ulusal birimi İngiltere’dir ve Birleşik Krallık başkenti, aynı zamanda İngiltere’nin başkenti olan Londra’dır. Öte yandan geniş kamuoyu bu ülkeler bütününü salt “İngiltere” adı ile tanımaktadır. Bu nedenle, biz de arkadaki paragraflarda bazen –kolaya kaçarak- Birleşik Krallık yerine İngiltere adını kullanma “yanlışına” düşeceğiz!

Siyasal yapı

Birleşik Krallık, çok partili ve iki meclisli parlamenter demokrasi ile işleyen bir anayasal monarşidir. Kral veya kraliçe sembolik olarak devletin başıdır; ancak yürütme erkini, hükümetin ve bakanlar kurulunun başı olan başbakan kullanır.

Yasama organı ise, Avam Kamarası ile Lordlar Kamarası’ndan oluşan Birleşik Krallık Parlamentosu’dur. Parlamento, Lordlar Kamarası ve Avam Kamarası’ndan oluşur. Üyeleri monark tarafından atanan ve/veya veraset yoluyla geçen Lordlar Kamarası’nı bir yana bırakırsak; esas yasama işlevi, ilkesel olarak beş yılda bir seçilen 650 üyeli Avam Kamarası tarafından yerine getirilir. Ele alacağımız ve yürütme kurulunu da içinden çıkararak iktidarı temsil eden kurum, Avam Kamarası’dır. Biz, aşağıdaki satırlarda ona da, bazen indirgemeciliğe saparak “parlamento” diyeceğiz.

Galler, İskoçya ve Kuzey İrlanda’da, yetki devri yoluyla egemen devletin sahip olduğu yasama ve yürütme yetkilerinin bir bölümü İskoçya parlamentosu, Galler Ulusal Meclisi ve Kuzey İrlanda Meclisi tarafından kullanılır. Bu yetkiler savunma, ulusal güvenlik, dış politika, vatandaşlık ve göç gibi konular dışındaki alanları kapsar. Öte yandan, Birleşik Krallık parlamentosunun söz konusu yetki devrini geri alma hakkı mahfuz olup, görüldüğü üzere, Birleşik Krallık’ta “üniter devlet” olma özelliği korunmuştur.

Seçim sistemi ve yakın geçmiş

Birleşik Krallıkta seçim sistemi çoğunlukçudur. 650 seçim bölgesine ayrılmış ülkenin her bir bölgesinde çoğunluğu alan veya çoğunluk yoksa en çok oyu alan aday milletvekili seçilmiş olur. Dolayısıyla ülke genelinde alınan oy ile parlamentoda temsil arasında ciddi bir orantısızlık bulunur. Bu sistemde, her seçim sisteminin barındırması dilenen “temsilde adalet” ile “yönetimde istikrar” bir arada yer almaz, temsilde adalet gözden çıkarılmıştır.

İngiltere’de parti sistemi, Avrupa’da genellikle geçerli olan ve koalisyon hükümetlerinin kurulmasına yol açan çok partili; iki büyük bir küçük partili, üç büyük partili sistemlerin ve/veya egemen parti veya atomize parti vb sistemlerinin aksine hep “bipartism” olarak anılan iki partili sistem olagelmiştir. İki partili veya çift partili sistem, ikiden fazla sayıda partinin seçime katıldığı ama bunların varlığının ve aldıkları oyların iki büyük partiden birinin çoğunluğunu -yani tek başına hükümet kurmasını- engelleyemediği sistemdir. “Çift parti” siyasal sisteminin bugüne değin de sürmesini mümkün kılan, bu çoğunlukçu seçim sistemidir. İngiltere’de egemen ve iktidara oynayan partiler Muhafazakar Parti ve İşçi Partisi’dir. 1990’dan bu yana bu iki büyük partinin seçim sonuçları ve bunların ikisinin oylarının toplamı şöyle olmuştur:

 

4 Temmuz 2024’te görüldüğü gibi, incelenen dönemde -hatta 1918’den beri- ilk kez bu son seçimde iki büyük partinin oylarının toplamı %57,4 ile bu kadar düşük olmuştur.

Labour (İşçi Partisi), son kazandığı 2005’te düzenlenen ve onu 2010 yılına değin iktidarda tutan seçimden beri ilk kez seçim kazanmış; 1997 ile 2010 arası, özellikle Blair döneminde süren İşçi Partisi iktidarından sonra ülke 14 yıldır Muhafazakarlar tarafından yönetilmiştir.

4 Temmuz 2024 seçimi

Son seçimin sonuçları kamuoyu için pek şaşırtıcı olmadı. İşçi Partisi’nin kazandığı seçimleri, aslında biraz da -hatta daha çok- Muhafazakar Parti kaybetti. Nitekim İşçi Partisi’nin oyları son 2019 genel seçiminden bu yana ancak %1,6 kadar artarken, Muhafazakar Parti neredeyse 20 puan yitirerek 196 yıllık tarihinin en ağır yenilgisini aldı.

 

Parlamentoda, başka küçük siyasal formasyonlar da sayısı 50’ye yaklaşan sandalye elde ettiler. Ancak geleneksel çift partili sistemin bu denli sendelemesine ilk kez tanık olundu. Öte yandan okur, seçim sisteminin, temsilde adalet ilkesini ne ölçüde zaafa uğrattığını da sayılar ışığında saptayacaktır. Oyların %33,7’si ile parlamentonun %63,2’sini kaplamak, ancak işte böyle çoğunluk sistemlerinde söz konusu olabiliyor. Bir de barajlarla donatılmış seçim sistemlerinde böyle oluyor. Anımsayalım; 2002 yılında da AKP, benzer bir oy oranıyla, yani %34 gibi bir oy oranıyla parlamentonun %60’tan fazlasını ele geçirmişti.

Muhafazakarlar neden hezimete uğradı?

Bir partinin 2019 ile 2024 arası beş yıl içinde bu denli ağır bir kayıp yaşaması, eğer arada savaş veya devrim gibi altüst oluşlar vuku bulmamışsa, pek görülmüş şeylerden değildir. Şimdi Muhafazakar Parti kendi içinde bir düşünme ve tartışma sürecine girecek ve durumuna ve siyasal yaklaşımlarına yeni bir düzen verecektir. Ilımlı muhafazakarlar, İşçi Partisi’nin merkezi büyük ölçüde kaplaması sonucunda, kendi partilerinin şimdi olduğundan daha da fazla sağa savrulmamasını umuyorlar.

Hezimetin nedenlerine gelince; öncelikle “Brexit” diye anılan, Birleşik Krallığın Avrupa Birliği’nden (AB) çıkmasına yol açan referandum akla gelmelidir. 2016 yılında düzenlenen referandumda seçmenlerin AB’den çıkma yanlıları kıl payı çoğunluğu elde etmişlerdi. O dönemde AB karşıtlarının kullandıkları argümanların genellikle popülizme dayalı olduğu bilinir. Hatta Brexit taraftarlarının zaman zaman yalana başvurduğu da referandumdan bir süre sonra anlaşılmıştır. Brexit referandumuna ilişkin olarak Muhafazakar Parti güya “tarafsız” idi. Ancak Brexit yanlısı demagoglardan birisi de sonradan başbakan olan Boris Johnson idi. Brexit sonrasında yapılan kamuoyu araştırmaları da seçmenlerin çoğunluğunun bu karardan ötürü pişmanlık duyduğunu gösteriyordu. Muhafazakarların bugünkü yenilgisinin geçmişe dönük nedenlerinden birisi, olumsuz etkileri birkaç yıl sonra iyice belirginleşen Brexit’ten kaynaklanır.

Referandumdan sonra düzenlenen ilk seçimlerde yine de Muhafazakarlar seçimi kazandı ve dağınık saçlı deli fişek Johnson başbakan oldu. Covid pandemisi sırasında halka türlü yasaklar empoze edilirken Johnson’un resmi başbakanlık konutunda partiler vermesi ülkede büyük bir skandal olarak algılandı. Daha başka sıra dışı davranışları ile de tepki çeken bu demagog lider istifa etmek zorunda kaldı. Yerine geçen Liz Truss ise uç liberal ekonomi uygulama hevesi yüzünden Birleşik Krallık tarihinin en kısa süre hizmet veren başbakanı oldu. Onu izleyen Rishi Sunak, iki yıllık başbakanlığı sırasında,  Muhafazakar Parti icraatının önceki hatalarını gidermek bir yana, onları aynen sürdürdü. Özetle, bu beş yıllık dönemde Muhafazakar Parti’nin liderleri kötü birer başbakan oldu; ağır yenilginin birincil nedeni belki zayıf ve yetersiz liderlerdir.

Öte yandan ekonomik düşüş belirginleşti; kurumsal çürüme çok göze çarpar oldu. Başta sağlık olmak üzere, kamu hizmetleri aksadı; göç politikası ürkütücü bir nitelik edindi; bölgesel eşitsizlikler arttı ve gelir dağılımı eşitsizleşme eğilimini sürdürdü. Bir yandan da Galler’de, İskoçya’da ve Kuzey İrlanda’da yerel ulusalcılar seslerini daha çok çıkarmaya başladı. Kısacası, bilinen sağcı reçetelerden şaşmayan muhafazakarların 14 yıllık iktidarı seçmende gözle görülür bir bıkkınlık yarattı. Koşullar yeni bir iktidar için hazırdı.

İşçi Partisi’nin iktidarı neler vadediyor?

Seçmen, oylarını pek artırmadan ama rakibini batırarak iktidara getirdiği Labour’dan da pek emin değil. Nitekim ona verdiği oy desteğinin ölçeği, bir de onu denemek istediğini gösteriyor. Yeni iktidardan, öncelikle ekonominin belini doğrultması bekleniyor. Ayrıca kamu hizmetlerinin düzeltilmesi ve göç sorununa makul çözüm getirilmesi en önemli seçmen talepleri.

Geçtiğimiz yüzyılda bilinen döngü şuydu: Örneğin sağ iktidara gelir emekçiyi fakirleştirir, onun yerine gelen sol da vergi salar ve bu kez işyerleri kapanır ve işsizlik başlar; sonra yine sağ gelirdi… Bu kez İşçi Partisi’nin yine vergi enstrümanını kullanarak gelir eşitsizliğini düzeltmesi ve bu yolla elde edeceği fonlarla kamu hizmetlerini düzeltmesi bekleniyor. Çünkü Birleşik Krallıkta kamusal ve özel yatırım gerçekten de düşük. O nedenle sağlık, eğitim ve altyapıya ciddi düzeltmeler getirmek için gerçekten de vergileri artırmak gerek. Ancak İşçi Partisi bunu yaparken, kuşkusuz ki, çalışanları korumayı da düşünecektir. Ayrıca Birleşik Krallığın ABD, Çin, Almanya vb gibi ülkelere kıyasla epey geri kaldığı inovasyon ve teknoloji alanında yeni atılımlara ihtiyacı var.

İşçi Partisi, muhalefette geçirdiği son dönem olan 2019-2024 arası beş yılda kendini epey yeniledi. Bazı Türk solcularının pek sevdiği Jeremy Corbyn’i 2020’de partinin başından ayırdı ve onun yerine karizmasız ama ılımlı, merkeze daha yakın, pragmatist ve güven verici Keir Starmer’i getirdi. Corbyn şimdi yine Avam Kamarası’nda; ama bir zamanlar başında olduğu partiye karşı bağımsız bir milletvekili kimliğiyle!

Seçmenlerin çoğunluğu, ılımlı politikaların terk edilmeden ekonominin düzeltilmesini istiyordu. Starmer yönetimindeki İşçi Partisi, bu bilinçle uçlara kaymadan, ılımlı kalarak, tıpkı İskandinav sol partilerinin bir yüzyıl önce radikal soldan ılımlı sola kayarak yaptığını yaptı.

Starmer sıradan seçmenin güvenini kazanmasına gerekli kişisel özelliklere de sahip. O, NATO ile iyi geçiniyor ve seçmen nezdinde önemli olan savunma ve güvenlik politikalarını hep muhafazakar politikacıların tekeline bırakan tutumlara yönelmiyor. Seçmen çoğunluğunun da hata yapılmış olduğunu bilmesine karşılık, Brexit sorununa “oldu bir kere” diye yaklaşıyor ve bazılarının önerdiği gibi geri dönüş manevralarına girişmiyor. Ancak AB ile çok iyi ve sıkı ilişkiler kuruyor. Ekonomi politikasına yaklaşımları iş çevrelerine de güven veriyor. Tutamayacağı vaatlerde bulunmuyor. Özetle, Starmer seçmenlerin önemli bir kesimi gözünde sağduyuyu temsil ediyor. Nitekim Galler’de, İskoçya’da ve Kuzey İrlanda’da da yerel ulusalcı partileri alt ederek milletvekilliklerinin çoğunu alabildi.

Onu, 1992 bozgunundan çıkan Labour’u 1997’de iktidara taşıyan Tony Blair’e benzetenler var. Başka bir kesim gözlemci de onu, 1935-1955 arası İşçi Partisi lideri olmuş ve II. Dünya Savaşı sırasında Churchill’in yardımcılığını ve 1945-1951 arası başbakanlığı üstlenmiş Clement Attlee’ye benzetiyor. Starmer da, onun gibi ılımlı, sağduyulu ve İşçi Partili kimliğinden özveri göstermiyor. Önemli olan; uç sağ popülizm İtalya’da iktidara, Fransa, Hollanda gibi Batı Avrupa ülkelerinde seçmen çoğunluğuna sahipken ve de Trump tehlikesi gitgide belirginleşirken, Birleşik Krallıkta aklı başında ve eşitlikten, özgürlükten söz eden makul bir adamın yönettiği merkez solcuların iktidara gelmiş olması.