
Yeni Dünya Düzeni Kurulurken Halkların Demokratik Hakları Genişleyecek mi, Yoksa Daralacak mı?
Bugün NATO’nun Ankara Zirvesi’ne giderken karşı karşıya olduğumuz tablo, yalnızca Rusya-Ukrayna savaşı ya da Çin’in yükselişi değildir. Daha derinde, neoliberal kapitalizmin 1970’lerden beri sürdürdüğü birikim modelinin ciddi bir hegemonya krizi bulunmaktadır.
Neoliberalizm artık eskisi gibi rıza üretememektedir.Gelir dağılımı bozulmuş, orta sınıflar erimiş, sendikalar zayıflamış, sosyal devlet tasfiye edilmiş, genç kuşaklar geleceğe olan inançlarını kaybetmiştir. Bu nedenle sistemin önündeki temel sorun artık ekonomik büyüme değil; toplumsal ve siyasal istikrarın nasıl korunacağıdır.
Tam da bu noktada güvenlik kavramı öne çıkmaktadır.Eskiden neoliberalizm daha çok piyasa, özelleştirme ve serbest ticaret üzerinden ilerliyordu. Bugün ise bunlara güvenlik politikaları eklenmektedir.Göç güvenliği.Enerji güvenliği.Siber güvenlik.Gıda güvenliği.Tedarik zinciri güvenliği.Toplumsal güvenlik.Ulusal güvenlik.Bu kavramların tamamı giderek daha fazla askerî ve istihbarî mekanizmalarla ilişkilendirilmektedir.
Bugün NATO’nun güvenlik belgelerine bakıldığında enerji koridorları, ticaret yolları, kritik hammaddeler, dijital altyapılar ve küresel tedarik zincirleri askeri güvenlik meselesi olarak tanımlanmaktadır. Bu yaklaşım, güvenlik kavramını halkların yaşam hakkından çok sistemin devamlılığı üzerinden tanımlayan yeni bir anlayışın göstergesidir. Dolayısıyla Ankara Zirvesi’nde tartışılacak konuların önemli bir bölümü görünürde Rusya, Çin veya İran olsa da gerçekte mesele, kriz içindeki küresel düzenin nasıl yönetileceğidir.
Tarihsel deneyim, NATO’nun yalnızca askeri bir savunma örgütü olmadığını; aynı zamanda küresel kapitalist düzeninkorunmasında önemli bir araç işlevi gördüğünü ortaya koymaktadır.
Burada solun dikkatle bakması gereken nokta şudur: Neoliberalizm kriz dönemlerinde özgürlük alanlarını genişleterek değil, çoğu zaman güvenlik alanlarını genişleterek ayakta kalmaya çalışır. Tarih bunun örnekleriyle doludur.11 Eylül sonrasında çıkarılan güvenlik yasaları. Kitlesel gözetim uygulamaları. İfade özgürlüğüne getirilen yeni sınırlamalar. Olağanüstü hal rejimlerinin kalıcılaşması. Siyasal muhalefetin “güvenlik sorunu” olarak görülmeye başlanması.Bütün bunlar demokrasinin askıya alınması biçiminde değil, güvenlik gerekçesiyle daraltılması biçiminde ortaya çıkmıştır.Bu nedenle Ankara Zirvesi sonrasında asıl sorulması gereken soru NATO’nun kaç yeni füze sistemi kuracağı değil; Demokratik haklar ile güvenlik politikaları arasındaki denge nasıl değişecektir? sorusudur.
Çünkü son yıllarda yalnızca NATO dışındaki ülkelerde değil, NATO üyesi ülkelerde de otoriter eğilimlerin yükseldiğini görüyoruz. Macaristan, Polonya, İtalya, Fransa’da olağanüstü güvenlik uygulamaları, Almanya’da artan gözetim tartışmaları, ABD’de kutuplaşmanın kurumsallaşması.
Kapitalizmin yeni evresinde devletler yalnızca ekonomiyi değil, toplumsal itirazları da yönetmeye çalışmaktadır.Bu nedenle Ankara Zirvesi’ni yalnızca bir dış politika olayı olarak okumak eksik kalır.
Ankara Zirvesi aynı zamanda neoliberalizmin yeni yönetim modelinin tartışıldığı bir zirve olacaktır.
Bu modelin özellikleri:
Daha fazla piyasa, daha az demokrasi.
Daha fazla güvenlik, daha az katılım.
Daha fazla merkezileşme, daha az toplumsal denetim.
İşte solun itirazı da tam burada başlamalıdır.
Solun görevi NATO karşıtlığını slogan düzeyine indirgemek değildir.
Asıl görev, güvenlik adına özgürlüklerin daraltılmasına, jeopolitik rekabet adına halkların yoksullaştırılmasına ve kriz yönetimi adına demokrasinin aşındırılmasına karşı çıkmaktır.
Bugün Ankara’da kurulacak masada devletlerin sınırları, enerji hatları, savunma harcamaları ve bölgesel nüfuz alanları konuşulacaktır.Ancak solun sorması gereken sorular farklıdır:
Bu yeni dünya düzeninde halkların payına ne düşecek?
Daha fazla demokrasi mi?
Daha fazla sosyal hak mı?
Daha güçlü sendikalar mı?
Daha eşit gelir dağılımı mı?
Yoksa daha fazla gözetim, daha fazla güvenlik devleti, daha fazla kutuplaşma ve daha kırılgan demokrasiler mi?