Siyaset Bilimci
CHP Hollanda Birlik Başkanı
murat_gedikli_@hotmail.com
Brabanthallen Den Bosch’taki ortak kongrede, Hollanda solunun kendisini kökten yenilediği tarihi bir dönüşüme ilk elden tanıklık etmiş bir siyaset bilimci olarak, orada yaratılan vizyoner rüzgar ile Türkiye’deki ana muhalefet krizini analiz etmek, entelektüel sorumluluğumdur.
13 Haziran 2026 tarihinde ilan edilen Progressief Nederland’ın (PRO – İlerici Hollanda) doğuşu, modern sol siyasetin kolektif akılla nasıl yeniden kurulabileceğinin görkemli bir manifestosudur.
Bu bütünleşmenin arka planında köklü iki nehrin yatağını birleştirmesi yatmaktadır. 1946 yılında kurulan Partij van de Arbeid PvdA (İşçi Partisi), geleneksel refah devleti savunuculuğu, emek hakları ve sosyal adalet omurgasıyla Hollanda’nın kurucu ilerici gücü konumundaydı. Diğer tarafta ise 1990 yılında dört alternatif sol partinin birleşmesiyle doğan GroenLinks (Yeşil Sol), ekolojik adalet, insan hakları, iklim kriziyle radikal mücadele ve özgürlükçü politika ekolünü temsil etmekteydi. İki ayrı kurumsal gelenek, sağ popülizmin yükselişi karşısında solun parçalanmış yapısını aşmak gayesiyle tarihi bir irade sergiledi.
Kongre salonunda gözlerimle şahit olduğum üzere, bu büyük sentez partililerin demokratik katılımıyla taçlandı. Kurulan dijital oylama altyapısı sayesinde üyeler iradelerini doğrudan yansıttı. Neticede bu birleşme teklifi, GroenLinks üyelerinden %89,1, PvdA üyelerinden ise %88,0 oranında ezici bir onay alarak meşruiyet zeminini en yüksek noktaya taşıdı. PvdA Başkanı Esther-Mirjam Sent ve GroenLinks Başkanı Katinka Eikelenboom, kurumsal unvanlarını ve kendi siyasi geleceklerini tamamen bir kenara bırakarak bu tarihi dönüşümün önünü açtılar. Ortaya çıkan bu devasa ilerici dalganın liderliğini ise genç ve dinamik kimliğiyle sol siyasete yepyeni bir soluk getirebilecek olan Jesse Klaver üstlendi.
Kendi koltuklarını toplumsal vizyon uğruna eriten Avrupalı liderlerin ve %90’a varan dijital taban onaylarının yaşandığı Hollanda’dan, Türkiye’ye odaklandığımızda, tam bir anakronizm ve statüko faciasıyla karşılaşıyoruz.
Demokratik süreçlerle ya da halkın talebiyle bağdaşmayan “mutlak butlan” kararına sığınarak Cumhuriyet Halk Partisi’nin yeniden başına geçen Kemal Kılıçdaroğlu, ilerici siyasetin tüm ilkelerini askıya almış durumdadır. Girdiği 13 seçimi kaybederek kitlelerin inancını defalarca törpülemiş bir aktörün, hukuk formülleriyle koltuğu geri alması rasyonel siyaset zemininde hükümsüzdür.
Savaş meydanlarında kurulan, tam 47 yıl aradan sonra nihayet halkın iradesiyle birinci parti konumuna yükselerek ülkede büyük bir umut rüzgarı estiren CHP, geçmişin yenilgi bagajını sırtında taşıyan bir şahıs tarafından adeta rehin alınmaktadır. Kılıçdaroğlu’nun geri döner dönmez giriştiği hamleler, kapsayıcılık iddialarının aksine, anti-demokratik bir tasfiye hareketidir. “Kimseyi dışlamayalım”, “ Herkesi kucaklayalım “ retoriğinin arkasına gizlenerek 9 milletvekilinin parti üyeliklerini iptal ettirmek, seçilmiş il başkanlarını görevden uzaklaştırmak, kurultay iradesini hiçe sayıp Kadın Kolları Genel Başkanı’nı görevden almak ve kesin ihraç talebiyle Yüksek Disiplin Kurulu’na sevk etmek, sol kitle partisi geleneğiyle taban tabana zıttır.
Tabandan kopuşun en net göstergesi partinin irade beyanındaki tıkanmadır. Tam 833 delege, ıslak imzalarıyla olağanüstü genel kurul yapılmasını talep ettiği halde, Kılıçdaroğlu bu demokratik çağrıyı görmezden gelmekte, kurultaydan kaçarak iktidar yürüyüşüne geçmiş bir mekanizmayı frenlemektedir. Sokağa çıktığında toplumun geniş kesimleri tarafından tepkiyle karşılanan, katıldığı cenaze merasimlerinde dahi protesto edilen, toplumsal meşruiyeti sokakta tamamen sıfırlanmış bir aktörün “arınma”dan bahsetmesi ise trajikomik bir tezat barındırmaktadır. Eğer sol bir yapıda sahici bir arınma ihtiyacı mevcutsa, bu süreç partinin ilerici tabanından önce; Kılıçdaroğlu’nun kendisinden ve onun sözde yönetiminden başlamalıdır.
Bu vizyonsuz dayatmanın karşısında halkın sinesinde çoktan yer bulmuş, sandıktan zaferle çıkmış meşru bir irade dimdik ayakta durmaktadır. Değişimin ve partinin gerçek lideri Özgür Özel ile Cumhurbaşkanı adayı olan Ekrem İmamoğlu, toplumun geleceğe dönük yegane vizyonunu temsil etmektedir.
Nihai tahlilde önümüzde iki farklı dünya ve solun önünde uzanan iki farklı yol bulunmaktadır: Bir tarafta, Progressief Nederland çatısı altında kurumsal egoları yıkan, genç dinamiklerin önünü açan ve dijital meşruiyetle yarını kuran vizyonerlerin yolu; diğer tarafta ise koltuğa yapışmak uğruna kurultay iradesinden kaçan ve kitlelerin umudunu tüketen Kemal Kılıçdaroğlu statükosunun çıkmaz sokağı. Şüphe yok ki tarih her iki yolu da kendi sayfalarına kaydedecek; fakat asıl soru şudur: Biri geleceği kuran cesur bir devrim, diğeri ise umudu boğan bencil bir direniş olarak tarihe geçerken; kitlelerin önünü açanlar minnetle, kendi ikbali için koskoca bir toplumsal umudu feda edenler ise nasıl anılacaktır?