Statükoya Reddiye, Çözüme İrade: Yeni Parti’nin Doğrultu Tutarlılığı Sınavı

Alper Aktaş
Doktor
aktas68@gmail.com

TBMM Genel Kurulu’ndan geçen “Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşme Yasası”, yalnızca ceza ve infaz maddelerini değil; hepimizin geleceğini, toplumsal barışı ve ana muhalefetin siyasal duruşunu ilgilendiren tarihi bir sınavı önümüze koydu. Kabul etmek gerekir ki mevcut iktidar aklı, toplumu “ya bizdensin ya karşımızdasın” ikilemine sıkıştıran tuzak siyasetinde oldukça mahir. Bu süreçte de aynı refleks işletildi. Muhalefet toptancı bir “evet” dese de toptancı bir “hayır” dese de aynı yıpratıcı eleştiri oklarının hedefi olacaktı.

Burada asıl can yakıcı olan, sosyal demokrat tabanın da bazen bu kutuplaştırıcı dilin etkisinde kalarak partinin adımlarına şüpheyle yaklaşmasıdır. Oysa anlık öfkelerden ve kutuplaşmanın gürültüsünden sıyrılıp serinkanlı baktığımızda, ortada savrulan bir siyaset değil; felsefi kökleri olan, ne yaptığını bilen bir muhalefet aklı olduğunu görürüz.

Sosyal demokrasi hiçbir zaman donuk, kurulu düzeni olduğu gibi korumaya çalışan statükocu bir anlayış olmadı. Sosyal demokrat düşüncenin öncülerinden Eduard Bernstein’ın “Benim için nihai amaç hiçbir şey, hareket ise her şeydir” sözü, bu hareketin özündeki dinamizmi anlatır. Olduğu yerde saymak, donup kalmak ve sorunları halının altına süpürmek muhafazakâr anlayışın tercihidir. Sosyal demokrasi ise değişimin ve dönüşümün cesaretidir.

Bülent Ecevit’in siyasi hafızamıza emanet ettiği “doğrultu tutarlılığı” kavramı tam da bu noktada anlam kazanır. Doğrultu tutarlılığı; günübirlik oy hesaplarına, anlık popülist rüzgârlara göre yön değiştirmemek, felsefi pusulaya sadık kalarak omurgalı ve ilkeli bir duruş sergilemektir. Aynı zamanda statükonun taban tabana zıddı tutumla, değişime direnmeyen, temel değerlerden ödün vermeyen ve savrulmadan toplumu dönüştürme iradesidir.

Meclis zemininde Yeni Parti’nin sergilediği tutum da tam olarak bu ilkesel omurganın bir yansımasıdır.

Sosyal demokrat siyasetin bu topraklardaki yürüyüşü köksüz değildir. Cumhuriyetin kurucu ruhunun mirasını taşıyan eşit yurttaşlık ülküsü 1924 Anayasası’nın 88. maddesinde billurlaşmıştır. 

Cumhuriyet’in özünü oluşturan anlayış, tebaa kültürünü yıkarak herkesi eşit yurttaşlık çatısı altında buluşturmayı hedeflemiştir. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir” ifadesi, dışlayıcı değil kucaklayıcı bir millet tanımıdır. Bugün bu ülkede kendisini eşit hissetmeyen yurttaşlarımız varsa ve bu hissiyat derin yaralar açıyorsa, sorunun adını açık yüreklilikle ortaya koymak gerekir. Sosyal demokrat bakışın büyük bir cesaret ve samimiyetle adını koyduğu “Kürt sorunu”, 1989 yılında “SHP Kürt Raporu” başlığıyla kamuoyuyla paylaşılmış ve sorunun çözüm önerileri ifade edilmiştir.

1989 SHP Kürt Raporu, bize meselenin sadece güvenlik tedbirleriyle çözülemeyeceğini; ekonomik, sosyal, hukuki ve kültürel boyutların bir arada ele alınması gerektiğini gösteren temel rehberdir. Gerek Atatürk’ün ve kurucu ruhun eşit yurttaşlık ereği gerekse 1989 Kürt Raporu’nun buluştuğu ortak zemin; üniter yapının ve ülke bütünlüğünün korunması, eksiksiz bir demokrasi, hukuk devleti ve samimi bir toplumsal kucaklaşmadır.

İşte bu doğrultu gereğince, bugün Yeni Parti’yi oluşturan kadrolar 2026 yılında Meclis’te kurulan “Milli Dayanışma ve Demokrasi Komisyonu” çalışmalarına katılmış ve bu çalışmanın sonunda hazırlanmış olan komisyon raporuna imza koyarak doğrultu tutarlılığını korumuştur.

Muktedir zihniyetin kısıtlı bir ekiple hazırladığı yasa teklifinin daha geniş tabanlı, şeffaf ve katılımcı bir biçimde hazırlanması gerektiğini ortaya koyan sosyal demokrat akıl, böylesine kritik ve önemli bir konuda sakinliğini koruyarak Meclis’e getirilen teklif metnini analiz etmiştir.

Meclis’ten geçen yasayı bu tarihsel birikimin ışığında değerlendirdiğimizde tablo oldukça nettir.

1989 SHP raporu açısından yasa kısmi bir uyuma sahip olup silahı bırakanların topluma kazandırılması ve infaz erteleme gibi adli yönleriyle SHP Raporu’nun ceza hukuku ayağını kısmen karşılamaktadır. Ancak raporda vurgulanan anadilde serbestlik, koruculuk sisteminin tasfiyesi ve geniş kapsamlı kültürel-demokratik haklar gibi asıl yapısal reformlar bu metnin tamamen dışındadır. Yani yasa, sorunun kimliksel ve demokratik boyutuna değil, doğrudan örgütün tasfiyesine odaklanmıştır.

Diger taraftan TBMM komisyon raporu açısından yasa, TBMM Komisyon Raporu’nun 6. maddesiyle daha fazla ve büyük ölçüde örtüşmektedir. Silahsızlanmanın tespiti, MGK kararıyla sürecin resmileşmesi, kasten öldürme gibi ağır suçların kapsam dışı bırakılması ve denetim mekanizmaları kanuna doğrudan işlenmiştir.

Yeni Parti’nin Duruşu: Siyah-Beyaz Siyasetine Karşı Sorumlu, Özgürlükçü ve Şerhli Tercih

Türkiye Büyük Millet Meclisi gündemine gelen yasa teklifleri —bu vakada olduğu gibi geniş toplumsal katılımcılık yerine birkaç kişinin inisiyatifiyle hazırlanarak— iktidarın alışılagelmiş kutuplaştırma ve hegemonik refleksiyle topluma yalnızca iki seçenek olarak dayatılmaktadır: “Tümüyle Evet” veya “Tümüyle Hayır”.

Bu ikili dayatma, yasaların arka planındaki niyetleri, eksiklikleri ve hukuki boşlukları örtbas etmenin en işlevsel aracı haline getirilmiştir. Oysa karmaşık toplumsal meselelerin çözümü, bu tür yapay kamplaşmalara ve liderlik sultasıyla yönetilen katı grup disiplinlerine kurban edilemez.

Yeni Parti, bu dayatmacı siyaset tarzını kökten reddederek meseleye üçüncü ve dördüncü bir boyut kazandırmıştır: “Toplumsal Huzur İçin Yetmez Ama Evet” ve “Hayır, Çünkü Yetmez”

Yeni Parti yönetimi, ülkenin barışı ve toplumsal huzuru için atılacak her türlü adıma peşinen kapı kapatmamak adına niyetini ortaya koymuş; ancak metindeki demokratik reform eksikliklerine, örtülü af risklerine ve antidemokratik tutumları çözmeyen eksik çerçeveye karşı net şerhler düşmüştür.

Bu şerhli tutumun gereği olarak Yeni Parti, klasik parti disiplini dayatmasıyla bağlayıcı bir grup kararı almamıştır. Genel Merkez düzeyinde “şerhli evet” perspektifi korunurken, milletvekilleri tamamen kendi vicdani kanaatleri ve temsil ettikleri seçim bölgelerinin sosyolojik hassasiyetleri doğrultusunda oy kullanmak üzere serbest bırakılmıştır.

Bu tavır bir kararsızlık veya geri çekilme değil; Meclis’i vekil iradesine teslim eden, liderlik sultasından azade, katılımcı ve sahici bir siyaset anlayışının tescilidir. Yeni Parti; iktidarın kutuplaştırıcı oyun planına alet olmadan, ne toptancı bir kabule ne de toptancı bir reddiyeye savrulmadan, milletin farklı hassasiyetlerini Meclis tutanaklarına ve oylama sandığına demokratik bir olgunlukla yansıtmıştır.

Yeni Parti yönetiminin neden “evet” dediği, Meclis kürsüsünden berrak biçimde anlatılmıştır. Belki burada önemli bir eksiklik; Yeni Parti grubunun serbest bırakılmasıyla “hayır” diyenlerin gerekçelerini yeterince anlatamaması ve kapalı kapılar ardında hazırlanan teklifler için “evet/hayır” tuzağından başka seçeneklerin de bulunduğunu aktaramamış olmasıdır. Burada can alıcı soru şudur: Hayır oyu kullanan Yeni Parti milletvekillerinin ret gerekçeleri, İYİ Parti’nin savunduğu gerekçelerle aynı mıdır?

“Hayır, Çünkü Yetmez” tutumu ile İYİ Parti’nin kullandığı klasik “Hayır” oyu, aynı sonuca (ret oyuna) varmış gibi görünse de gerekçe, felsefi arka plan, siyasi hedef ve meşruiyet zemini açısından taban tabana zıttır. Şöyle ki…

İYİ Parti’nin Ret Gerekçesi: Tasarının varlığına, mantığına ve terör örgütüyle/örgüt mensuplarıyla herhangi bir hukuki veya idari temas kurulmasına kategorik olarak karşı çıkmaktır. Süreci bir “ihanet”, “taviz” veya “devletin zaafı” olarak kodlar; dolayısıyla kanunun hiçbir şart altında çıkmaması gerektiğini savunur. Mevcut güvenlikçi statükonun korunması üzerine kuruludur ve müzakereye kapalıdır. Meseleyi sadece bir güvenlik ve cezalandırma parantezine hapseder.

“Hayır, Çünkü Yetmez” (Kapsamın Darlığına ve Samimiyetsizliğe İtiraz): Toplumsal barış ve bütünleşme fikrine karşı değildir; aksine tasarının yalnızca dar bir adli tasfiye/örtülü af ile sınırlandırılmasına itiraz eder. Kanunun; ifade özgürlüğü, yerel demokrasi, siyasal reformlar ve antidemokratik uygulamaların tasfiyesi gibi temel hakları içermediği için samimi ve kalıcı bir çözüm üretmeyeceğini savunur. Statükoyu değil, demokratikleşme çıtasını yükseltmeyi hedefler; iktidarı salt bir af çıkarmak yerine hakiki bir anayasal/demokratik dönüşüm yapmaya zorlar. Silahlanmaya yol açan antidemokratik tutumları, siyasi/kültürel baskıları ve hukuksuzlukları meselenin kök nedeni olarak görür ve bunlar çözülmeden atılan adımı “kadavra makyajı” sayar.

Görüldüğü üzere “Yetmez ama evet” ve “Hayır, çünkü yetmez” tavrı, doğrultu tutarlılığı yolunun yoldaşlarıdır.

Eğer TBMM Genel Kurulu çalışmalarında bir eleştiri yapılacaksa Yeni Parti’nin “Sayı zaten yetiyor, biz kenarda duralım” anlayışı yerine önergeleriyle Meclis’i çalıştıran, konuşmalarıyla iktidarı samimiyet testine sokan ve yasaya destek verse dahi bunun şartlarını kamuoyuna kendisi dikte eden daha proaktif bir tutum tercih edebilirdi.

Özetle; Özgür Özel’in Müzakereci Kuruculuk ve Şerhli Sorumluluk temelinde izlediği siyaset; “Devletin tıkandığı yerde masayı deviren değil, kurucu sorumluluk alan; ama o masada kendi demokratik ve halkçı ajandasını adım adım dayatan” bir akıldır. Bu tutum sayesinde ne barışı engelleyen taraf konumuna düşülmüş ne partinin omurgası zedelenmiş ne de iktidarın asıl kaçındığı demokratikleşme reformları sahipsiz bırakılmıştır. Sosyal demokrasi, geçmişin birikimini bugünün cesaretiyle birleştirerek hem tarihsel doğrultusuna sadık kalmış hem de Türkiye’nin demokratik geleceğini inşa etme iddiasını sürdürmüştür.