
Araştırmacı
acingisdv@gmail.com
Sartre, “L’Enfance d’un chef” adlı uzun makalesinde bir genci faşistleşmeye yönlendiren süreci ayrıntılı biçimde gözler önüne serer. Bir otokrat da bir günde otokrat olmaz; otokrasi bir ülkeye bir günde yerleşmez. Toplum “gittikçe ısınan ılık suya girip farkında olmadan haşlanan kurbağa” metaforundaki gibi baskı rejimine yavaş yavaş ve farkına varmadan alışır. Önce dil değişir, olmadık uygulamalar normal görülmeye başlar, korku ve otosansür yol alır, kurumlar zayıflar ve toplum susup siner.
Eldeki makalenin kapsamı, otokrasinin oluşup serpilme veya otokratın olgunlaşma sürecini bütünüyle gözden geçirme iddiasında olamaz. Dolayısıyla, burada ancak otokrasiye uygun bir ortamın kimi özellikleri ve potansiyel bir otokratın birkaç çarpıcı motivasyonu ele alınacaktır.
Otokratların ortak özelliklerinden biri ve belki de birincisi, bir ideolojiden veya bir siyasal mücadeleden hareketle, yaşarken iktidarda kalıcılaşmaya, bu dünyadan göçtükten sonra da anımsanmaya, bir başka deyişle ölümsüzleşmeye yönelik hırs sahibi olmalarıdır. Ülkelerinde uzun süreli tek adam egemenliği sürdürenler, aslında şatafat ve zenginlik içinde yaşarlar. Genel olarak, ailelerinin kuşaklar boyu sürdüreceği müreffeh yaşamı da güvenceye alacak birikimi yapmış oldukları varsayılabilir. Ancak sorun, bunun çok ötesindedir.
Ülkelerine yaşattıkları sürecin bütünü, toplumu onlardan maddi ve manevi açıdan büyük ölçüde alacaklı kılmıştır; bazı kesimlerde kendilerine karşı nefret ve kızgınlık üretmiştir. Öte yandan süreç, çevrelerinde türeyen oligarşik yapılanmalarda da tepedeki tek adamdan vazgeçemeyecek bağımlılıklar yaratmıştır. Otokrat, yazgısını kendisine bağlamış bu çevrenin de zoruyla, iktidara ille de tutunma, geleceğe damga vurma ve ölümsüzleşme hırsını daha da geliştirir. Bu bağlamda izlenen güzergahı, “insan” denen varlığın yapısı ile ilişkilendirerek aşağıda gözden geçirelim.
İnsan yaşamının zavallılığı
İnsan yaşamı, sonsuz ve karanlık bir hiçlik sürecinde bir an yanan bir kibrit ışığı veya bir an parlayıp sönüveren bir kıvılcım mesabesindedir. Evren 14-15 milyar yıl önce oluşmuş. Dünyamız ise 4,5 milyar yıldır var. Bütün bu süreler biz “yok” iken, bizsiz geçti. Bırakın bu kozmik ölçekleri; hangimiz I. Dünya Savaşı’nı gördük? Hiç birimiz yoktuk; hiçtik. Yine kimimiz 5, kimimiz 75 yıl sonra ebediyen hiçlik içine yuvarlanmış olacağız. Toplumlara açılımlar getiren veya gezegenimizdeki küçük serüvenimize anlam katan birkaç müstesna insan dışında hiç birimiz, bir veya en çok iki kuşak sonra anımsanmayacağız. Kısacık yaşam serüvenimiz boyunca sevgilerimiz, duygularımız, yarattıklarımız, yazıp çizdiklerimiz yitip gidecek; unutulacağız.
Öte yandan, insan olarak bizi farklı kılan bir özelliğimiz var; o da, bu gerçeklerin bilincine varabilen tek canlı türü olmamız. Ancak aynı bilincin bir başka yüzü, bizi, önemsizliğimizi ve unutulmaya dönük yazgımızı kabul etmemeye yönlendiriyor. Kozmik ölçülerle bir kıvılcımın ömrü kadar kısa olan, ama her birimiz için bir koca öykü olan ömrümüzün eksi sonsuzdan artı sonsuza uzanan bir yokluk süreci içindeki minik bir kesinti olmasına tepkiliyiz. Ömrümüzün sonu ile birlikte her şeyin hiçliğe dönüşüp yok oluvermesini bilinç altımız reddediyor. Dünyada geçirilen sürenin bir başlangıç olduğuna, ölümden sonrasında da yaşamın süreceğine inanmak istiyoruz. Kimilerimiz, hatta çoğumuz bu fikre o kadar sarılıyor ki, sözlü/yazılı iletişimin geliştiği birkaç bin yıldır, birbirine benzer anlatılar doğuyor; bunlara yönelik inanç, toplumlara egemen oluyor.
Kimi toplumlarda dünyevi ihtiraslar, kimi toplumlarda ise inanca dayalı uhrevi koşullar, ilgili ülkelerde otokratik rejimlerin boy vermesinde başat rol oynarlar. Bu makalede, sekülerleşememiş bir toplum bünyesinde oluşan otokrasi örneğini ele alıyoruz.
İnanç ve otokrat
Tüm Varlık’ı tek yaratıcı güce indirgeyip onun bizzat ya da aracısıyla toplumlara ilettiği dünya görüşü ve kurallar toplamı olan “monoteizm”, dünya toplumlarının büyük çoğunluğunda kabul görüyor. Bunların birincil özelliği, yukarıda özetlenen korkularımızı yatıştıran, ”başlangıçtan sona bütünü” veya doğuştan ölüme ve ölümden sonrasına dair her şeyi açıklayan “ontojenik” açıklamalar olmalarıdır. Mevcut inanç ortamında, benimsenmiş anlatıyı kamusal düzlemde yaygınlaştırıp yücelten ve bu edimini toplumun bütününe duyurabilen popülist politikacı, doğal olarak o toplumun “adamı” oluyor.
Korkularımızı gidermeye yönelik bir diğer temel açıklama biçimi, doğal olgu ve oluşumların insanın öznel, bilinçli ve amaçlı edimleri yoluyla açıklanabileceğini varsayan ve doğanın öznel yorumunu sağlayan “animist” yaklaşımdır. Bu; bir doğal afeti, tarladan petrol fışkırmasını, insan bedenindeki mikroorganizmaların veya hücrelerin şu ya da bu yöndeki faaliyetini hep söz konusu doğal olgu ile ilişkideki insanların yüce Varlık’a (Tanrı’ya) itaati/duası veya isyanıyla ilişkilendirir. O nedenle, toplumun çoğunluğu, yüceliğe ve o yüceliği –alenen sergilediği ritüeller yoluyla- kimliğinde simgeleştiren siyasetçinin gücüne boyun eğme eğilimindedir.
İnsana evrenin merkezi olarak bakıp tüm olguları salt bu perspektiften gören “insan merkezli-anthropocentrist” yaklaşıma göre ise, doğa insan için vardır: su insanın içmesi, güneş insanı ısıtmak içindir vb. Animizm ve onun uzantısı olarak insan merkezci yaklaşım, doğa ve o doğanın Yaratanı ile insan arasında öyle rahatlatıcı ilişkiler kurar ki, insanlar kendilerini evrenin sahibi sanıp onlara bu statüyü bahşeden yüceliğe tapınma kültü geliştirirler. Bu alışkanlık, toplumun bu yaklaşıma dönük duygularını günlük söylemiyle okşayan politik figüre yönelik kişi kültüne de kolaylıkla dönüşür.
Saptanacağı üzere, bir potansiyel otokratın, bu inanç bütününün içerdiği değerleri sömürerek toplum üzerinde egemenlik kurmaya, kalıcılık edinmeye, sonra da –olumlu ya da olumsuz anlamda- kuşaklar boyu anılmaya çabalaması için “metafizik düzenek” hazırdır. Bu düzenek, yineleyelim ki, özellikle de aydınlanma sürecini kendi içinden üreterek yaşamamış toplumlar için geçerlidir.
Ölümsüzlük saplantısı
Bu dünyadaki varlığımızın önemsizliği gerçeğinin tetiklediği inanç gereksiniminin ve inancın günlük yaşama her aşamada yansımasına yol açan sekülerleşememişliğin şu temel yönelime yol açtığını yukarıda belirledik: “her şeyin bu dünyada bittiği fikrini reddetme” saplantısı veya “ölümsüzleşme” tutkusu. Bu durum, insanlar için yaşamda farklı seçenekler sunar. Bir fani, böyle bir ortamda ölümsüzleşme çabasını iki farklı yönde yoğunlaştırabilir: “İnanç” bölümünde açıkladığımız üzere, öldükten sonra bir başka dünyada yaşamayı sürdüreceğini umduğu için Tanrı’nın makbul göreceğini varsaydığı biçimde yaşar, dua/itaat eder… Sıradan inançlı vatandaşın yaptığı budur. Aynı yöndeki diğer çaba ise, gelecek kuşaklar boyu anımsanmaya dönük çabadır. Bu, ya toplumların yaşamını kuşaklar boyu kolaylaştıracak çığır açıcı bir buluş yapmakla gerçekleşir ya da bir toplum üzerinde koşulsuz egemenlik kurmakla… Aydınlanmadan geçmemiş toplumlarda genel olarak bu ikinci yola sapılır.
Örneğin bir ideolojik saplantıdan hareketle tarihte iz bırakmak isteyen otokrat, biliyoruz ki, öncelikle tüm güç ve kontrol mekanizmalarını ele geçirir. Bu amaçla yasaları zorlamak durumunda kalır. Bir aşamadan itibaren halkla bağını neredeyse kesip, aparatlaştırdığı devlet güçleri eliyle konumunu korumaya odaklanır. Muhaliflerinin de ötesinde tüm topluma göz dağı verir, baskı uygular.
Ne ki bu arada, rahat soluk almasına fırsat vermediği toplum kesiminin tepkisinden gittikçe çekinmeye başlar. Bir noktadan sonra da, konumunu korumak için kendisi baskı altına girer ve konumunu tehlikede gördükçe topluma uyguladığı baskıyı daha da artırır. Kişisel büyüklük duygusu, çevresinin de katkısıyla, “ben olmazsam ülke çöker” kuruntusuna dönüşür. Bırakacağı “tarihsel miras” onu ölümsüzleştirecektir. Kişi kendini “vazgeçilmez” gördükçe iktidardan ayrılmak, yani siyasal ölüm, onun için kendi zihninde gerçek ölümle eşdeğer hale gelir. Onu başta harekete geçiren kalıcılaşma tutkusu ve ölümsüzleşme hırsı, yıllar süren döngünün sonunda yine yakasına -ve aynı zamanda toplumun yakasına- yapışır.
Eldeki makaleyi kimi ülkelerde geçerlilik kazanmış baskı rejiminin sosyal-psikolojik altyapısını belirlemek ve içine girilmiş girdaba örnek sunmak üzere yazdım. Daha çok soyut öğeler taşıyan makalenin bütünlüğünü bozmamak bakımından yazıya tarihten veya günümüzden somut örnekler eklemiyorum.
İçinde bulunulan sosyal-psikolojik ortamın, hem egemenlerin hem de diz çökerek yaşayanların zihinlerinde oluşturduğu altyapı, kuşkusuz ki, baskı rejiminin oluşup en ileri aşamaya gelmesinde önemli rol oynamıştır. Ancak bazen öyle bir evreye de varılmış olabilir ki, sosyoekonomik koşullar ve toplumsal kımıltılar, söz konusu altyapıyı herhangi bir kişinin iktidara tutunma ve kalıcılaşma saplantısını ve de ölümsüzleşme hırsını taşıyabilecek yeterlilikten artık çoktan uzaklaştırmıştır.