
Yerel Yönetim Uzmanı by.mehmetsimsek@gmail.com
Yerel yönetimler halka hizmet götürmeye yarayan kamu tüzel kişilikleridir. Yerel yönetimler anayasanın 127. maddesinde şöyle tanımlanmıştır: “Mahallî idareler; il, belediye veya köy halkının mahallî müşterek ihtiyaçlarını karşılamak üzere kuruluş esasları kanunla belirtilen ve karar organları, gene kanunda gösterilen, seçmenler tarafından seçilerek oluşturulan kamu tüzelkişileridir”.
Anayasanın ilgili maddesinde belirtilen hususlar doğrultusunda yapılan yasal düzenlemeler ile yerel yönetimler; İl Özel İdareleri, Belediyeler ve köyler olarak tanımlanmıştır.
Bizim esas olarak burada inceleyeceğimiz ve üzerinde duracağımız konu; belediyeler, yerinden yönetim ve mali özerklik meseleleridir.
Belediyeler, kentleşmeye bağlı olarak toplumun yaşadığı bölgenin alt yapı ve üst yapı sorunlarına çözüm bulmak amacıyla ortaya çıkmıştır. Bugün ise belediye dediğimizde daha çok “kent” “kent yönetimi” ya da “komün” olarak daha çok yerel bir topluluğa kamu hizmeti sağlayan yönetsel, siyasal ve toplumsal birikimler olarak tanımlanmıştır.
Yerinden yönetim, adem-i merkeziyetçilik (decentralization) olarak bilinen kavramdır. Yerinden yönetim, yasalar uyarınca oluşturulmuş yönetim organlarının, yine yasaların belirlediği ya da özeğe ( merkeze ) bırakılmış olanlardan başka işlevleri görebilmeleri için tüzel, siyasal ve akçal ( maddi, parasal ) birtakım yetkilerle donatılmalarıdır.
Türkiye’de, Avrupa Birliği uyum yasaları çerçevesinde 2000’li yıllarda reformlar yapılmıştır. Bu reformlar kapsamında belediye kanunu, büyükşehir belediye kanunu, il özel idaresi kanunu gibi birincil düzey mevzuat güncellemeleri yapılmıştır. Son olarak 6360 Sayılı On Dört İlde Büyükşehir Belediyesi ve Yirmi Yedi İlçe Kurulması ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun ile yeni düzenlemeler getirilmiştir.
2000’li yıllardan sonra yapılan bu reformlar, yerel yönetimlere belirli yetkiler verse de, yerel yönetimlerin üzerindeki vesayeti ortadan kaldırmamıştır. Yerel yönetimler üzerinde merkezin ciddi anlamda denetimi ve özellikle imar konularında TOKİ’nin yetki gaspı vardır. Bu da bize, günümüz Türkiye’sinde tartışılan özerkliğe bir kez daha ne kadar ihtiyaç olduğunu göstermektedir.
Özerklik; bir grup, örgüt, kurum ya da kişinin kendi kendini yönetmesi ya da kendi faaliyetlerini dış yönlendirme ya da müdahale olmaksızın düzenleyebilmesidir. Merkezi yönetimin ve bürokratik işleyişin sakıncalarını azaltmak için geliştirilen bu yönetim biçimini; “kurumların kendi öz sorumlulukları altında ve ülke çıkarları doğrultusunda, kendi hizmetlerini düzenleme hakları” ya da “farklı isimler taşıyan birimlerin kendilerini yönetme hakkının anayasalarca güvence altına alınması” şeklinde tanımlamak mümkündür.
Türkiye, Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nı imzalayan ülkelerden biridir. Şart’a 21.11.1988 tarihinde imza koymuş; anlaşma 9.12.1992 tarihinde onaylanmıştır. Yürürlük tarihi ise 1.4.1993 olarak belirlenmiştir. Ancak yerel yönetimlerin mali ve siyasi haklarının ele alındığı maddelere Türkiye çekince koymuştur.
Yerel özerklik ile ilgili çalışmalar ve Avrupa Yerel Yönetimler Özerklik Şartı’nda yer alan hükümler incelendiğinde özerkliğin siyasi, idari ve mali olmak üzere belli başlı üç boyutunun olduğu görülmektedir.
Özerkliğin boyutları
Siyasi özerklik, yerel toplumun kendini ilgilendiren konularda yasa çıkarma yetkisine sahip olmasını ve dilediği gibi bağımsız davranmasına olanak tanıyan bir yapıyı ifade eder. Siyasi özerkliğin var olduğu ülkelerde eyalet yönetimleri kimi siyasal kararlar almak ve yasa çıkarmak gibi yetkilere sahip olmakla birlikte egemenlik yetkisi devletin tekelinde bulunmaktadır.
İdari özerklik, özerk kuruluşların karar organlarını seçimle iş başına getirebilmelerini, kendi organları aracılığı ile serbestçe karar alabilmelerini, işlerini dışarıdan herhangi bir karışma olmaksızın kendi organları aracılığıyla yerine getirebilmelerini ve tüzel kişilik sahibi olmalarını ifade eder. Bu noktada yerel yönetimlerin karar organlarının seçimle iş başına gelmeleri, bu organların serbestçe karar verip uygulayabilmeleri ve yerel yönetimlerin tüzel kişiliği haiz olmaları idari özerkliğin ön koşulları olarak kabul edilmektedir.
Mali özerklik ise, özerk kuruluşların merkezi yönetime bağımlı olmadan kendilerine verilen görev ve sorumlulukları yerine getirebilmelerini, ayrı mal varlığına ve gelir kaynaklarına sahip olabilmelerini ve kanunların belirlediği sınırlar içerisinde kendi organlarının kararlarına dayanarak harcama yapabilmelerini öngörür. Siyasi, idari ve mali özerklik yerel özerkliğin tamamlayıcı unsurlarıdır. Bunlardan biri olmadan diğerinin varlığından bahsedilemez. Özerk bir idarenin serbestçe karar alabilen organlara sahip olması yeterli değildir. Bunun yanında gelir kaynaklarını, bunların oranlarını ve miktarlarını saptama yetkileri de olması gerekir.
Belediyelerin gelir – giderleri
Yerel yönetimlerin varlığını sürdürebilmesi ve görevlerini yerine getirebilmesi için düzenli mali kaynaklara sahip olabilmeleri gerekmektedir. Ancak, pek çok ülkede merkezi yönetim; verimli ve gelir artışına karşı duyarlı gelir kaynaklarını kendi elinde toplamaktadır. Yerel yönetimlere ise, vergi matrahı dar, toplanması zor, esneklikten yoksun, verimliliği düşük ve yerel hizmetleri karşılamada yetersiz kalan gelir kaynaklarını bırakmaktadır. Ayrıca merkezden belirlenen vergi ve harçların yerel ihtiyaçların gözetilmeden tamamen merkezin ihtiyacını karşılamaya dönük olması, yerelin vergi toplama ve ihtiyaçlarını karşılama noktasında sıkıntılar yaşanmasına sebep olmaktadır.
Bugün belediyelerimizin hepsi borç batağında ise bunun bir nedeni de yerel kaynaklardan pay alamamasından kaynaklıdır. Kendi bölgesinde gerek yeraltı gerekse yerüstü kaynakları ile turizm, tarım gibi ticari ve sınai alanlarda kendine verilmesi elzem olan maddi kaynakların merkezin keyfi kararlarına bırakılmasından ötürü, artık borcu olmayan belediyelere gıpta edilir oldu. Düşünün ki, belediyeler kendi ilçe sınırlarındaki tarihi ve kültürel taşınmazlar için ödenen vergileri dahi Kültür Bakanlığı payı olarak merkezi idareye göndermek zorunda kalıyor.
Belediyelerin gelir çeşitliliğini sağlayacak yeni düzenlemelere ihtiyaç vardır. Belediyelerin önemli gelir kalemlerinden biri olan imar harçlarında son yıllarda kentsel dönüşüm projelerine bağlı olarak tanınan muafiyetler nedeniyle kısıtlanmış durumdadır. Ülkenin içinde bulunduğu/düşürüldüğü ekonomik gidişatın toplumda yarattığı ekonomik darlık, belediyelerin zaten kısıtlı olan gelirlerini iyice düşürmüştür. Bununla birlikte enflasyonist ortamda belediye giderlerindeki artış, belediyeleri hizmet üretememe noktasına getirmiştir. Bırakın hizmet üretmeyi, basında sık sık karşılaştığımız “ belediyelerin maaş ödeyememe” sorunu gittikçe derinleşmektedir.
2024 Mart yerel seçimleri sonucunda AKP ve MHP’den devralınan belediyelerin borç batağında olduğu CHP sözcüsü Deniz Yücel tarafından açıklanmıştı. Bu açıklamaya göre AKP ve MHP’den devralınan belediyelerin toplam borç yükünün 100 milyar TL’yi aştığı belirtilmişti. Sadece Balıkesir Büyükşehir Belediyesinin borcunun 15 milyar TL üzerinde olduğu açıklandı.
Bir belediye başkanı olarak seçim kazanmanız bir zafer olarak görünse de halkın beklenti ve taleplerini karşılayamazsanız, bu zafer bir “pirus zaferi” olmanın ötesine geçemeyebilir. Böylesi bir duruma düşmemek için elbette öncelik, mali disiplini sağlamaktır; ancak bu tek başına yetmeyecektir.
Belediye şirketleri
24 Aralık 2017 tarih ve 30280 sayılı Resmi Gazete ile yayımlanan ve 01.04.2018 tarihinde yürürlüğe giren 696 ‘lı KHK ile 375 sayılı KHK’ya eklenen geçici 24’üncü maddeye istinaden hizmet alımı yoluyla çalıştırılan personellerin belediye şirketlerinde istihdam edilmeye başlamasından itibaren belediye şirketleri, dolayısıyla belediyeler yeni bir borç yükü ile karşı karşıya kaldı.
SGK borçları!
2024 yılı itibariyle belediyelerin en büyük alacaklısı artık Sosyal Güvenlik Kurumu ( SGK ). 696 sayılı KHK öncesi durum şöyleydi: Belediyeler 4734 sayılı Kamu İhale Kanununa göre ihale yapar ve personel istihdam ederdi. Yüklenici firmalar sadece %4 genel giderler karşılığına denk gelen bir maliyet ile personel çalıştırırdı ve SGK alacaklarını ödemek zorundaydı; aksi halde ödemesini alamazdı. Böylelikle şimdi belediye şirketlerinin/belediyelerin en büyük borç yükü, yükleniciler tarafından ödeniyordu. 696 sayılı KHK düzenlemesiyle belediye şirketleri yine 4734 sayılı Kamu İhale Kanununun 22/d maddesine göre idarenin personelinin istihdam yerleri oldu ve SGK borçları da belediyelere kaldı. Şimdi belediyeler SGK’nın haciz tehdidi altında.
Yani hiçbir istihdam modeline uymayan tamamen popülist bir anlayışla belediyeler bu yönü ile de çok ciddi bir mali yük ile karşı karşıya bırakıldı.
Sonuç olarak, modern demokrasilerde yerel yönetimlerin yaşamsal önemi yadsınamaz. Merkeziyetçiliğe karşı yerel yönetimlerin güçlendirilmesi demokrasinin olmazsa olmazıdır. Bu yönü ile hem belediyelerin vesayetten kurtarılması hem de mali özerkliklerinin güçlendirilmesinin yönünde çalışmaların yürütülmesi gerekmektedir. Bu çalışmalar büyükşehir belediyeleri, il ve ilçe belediyelerinin yerelde yapacağı tespitler ile Türkiye Belediyeler Birliği gibi yerel yönetimlerin çatı örgütü pozisyonunda olan kurumlar tarafından organize edilmelidir.
Kaynaklar:
Keleş Ruşen, Yerinden Yönetim ve Siyaset.
Osman Meriç, Anayasalarda Mahalli İdarelerle İlgili İlkeler ve İdari Vesayet