ahmetoncu.1963@gmail.com
Çağdaş kapitalizm giderek daha fazla hukuki metinlerde, tahkim salonlarında ve temsili demokrasinin dışında örgütleniyor. Bugün sermayenin hesap verme sorumluluğunu ortadan kaldıran bir hukuk düzeni işliyor. Yani artık milletvekilleri değil, sermaye dokunulmazlık hakkına sahip. Hukukun bu dönüşümü siyasal yönelimleri de değiştirmiştir. Günümüzde siyaset, hukuksal ayrıcalık kazanma mücadelesine dönüşmüş bulunuyor.
Bu dönüşümün en belirgin tezahürlerinden biri, “risk” kavramının sermaye lehine yeniden tanımlanmasıdır. Risk, piyasadaki belirsizlikleri ifade eden teknik bir terim olmaktan çıkıp, siyasal ve hukuksal alanda sermayeyi korumaya yönelik stratejik bir enstrümana evrilmiştir. Sermayeyi tehdit eden her durum bir “risk” olarak çerçevelenirken; işçi hakları, çevresel düzenlemeler veya toplumsal adalet talepleri bu risk tanımının dışında bırakılmaktadır. Bu, yalnızca ekonomik bir anlatı değil; aynı zamanda siyasal bir tercihtir.
Bugünün sermaye grupları, yasal çerçeveleri doğrudan şekillendirme kapasitesine sahip siyasi aktörlerdir. Çok uluslu şirketlerin, uluslararası tahkim mahkemeleri üzerinden kamu otoritelerine dava açabilmeleri, bu dönüşümün en çarpıcı örneklerinden biridir. Sermaye, kamu yararına alınmış düzenleyici kararları, kâr marjına zarar verdiği gerekçesiyle özel hukuk mahkemelerinde yargılatabilmektedir. Çoğu zaman bu davalar, kamu erişimine kapalı süreçlerdir ve sermayenin lehine sonuçlanmaktadır.
Bu durumu somutlaştırmak için Almanya’da yaşanan Vonovia vakasına bakmak yeterlidir. Bir gayrimenkul yatırımcısı olan Vonovia, 2022 yılında enerji maliyetlerini gerekçe göstererek kira fiyatlarını yüzde 30’un üzerinde artırdı. Aynı yıl, Berlin Eyalet Meclisi tarafından getirilen kira sınırlandırması düzenlemesi, Federal Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi. Gerekçe ise şaşırtıcı ölçüde teknikti: Bu tür düzenlemeler federal seviyede yapılmalıydı. Böylece kamu yararına yönelik bir müdahale, biçimsel bir yetki tartışmasıyla etkisizleştirilmiş oldu. Şirket kazanırken, binlerce düşük gelirli kiracı hukuken yalnız bırakıldı.
Bu örnek tekil bir anomali değildir. Türkiye’den Hindistan’a, Brezilya’dan ABD’ye kadar benzer örneklerle dolu bir dünya söz konusudur. Şirketlerin, hukukun sınırları içinde kalarak kuralları kendi lehlerine esnetebildiği; düzenleyici kurumların etkisizleştirildiği ve siyasal temsilin belli sermaye gruplarıyla iç içe geçtiği bir çağda yaşıyoruz. Hukuk, artık çoğu zaman eşitlik ve adaletin temsilcisi olarak görülmez olmuştur. Geniş kitleler, hukukun güçlü olanın çıkarlarını koruyan bir mühendislik alanı olduğuna dair güçlü bir inanç geliştirmiştir. Bir başka deyişle, temsili demokrasi biçimsel olarak hâlen işlemeye devam ediyor gibi görünse de, bu yapıların içerikleri hızla boşaltılmaktadır. Sorun artık “Kim seçiliyor?” değildir. Sorun, “Kim adına karar alınıyor?” sorusudur. Parlamento hâlâ yerinde duruyor olabilir; ama kararların içeriği giderek daha fazla, belirli dokunulmaz çıkarların lehine yazılmaktadır.
Kamu dilinin özel çıkarlarla örtüşmesi, bu yeni temsil rejiminin en görünür izlerinden biridir. Sosyal harcamaların “yük” olarak, yatırımcı taleplerinin ise “ulusal hedef” olarak sunulduğu bir dil rejiminde kamu yararının anlamı dramatik biçimde değişmiştir. Bu söylemsel kayma yalnızca dili değil; kurumların meşruiyetini de yok etmiştir. Bugün birçok ülkede kamu varlıklarının özel statülü fonlar ve vakıflar aracılığıyla yönetilmesi, bu içeriği boşalmış temsil yapılarının kurumsallaşmış biçimlerinden biridir.
Sistemin bu biçimde işlemesinde bir diğer kilit unsur ise eleştirinin etkisizleştirilmesidir. Eleştiri, doğrudan bastırılmak yerine dönüştürülerek zararsız hâle getirilmektedir. Yolsuzluk, çevre felaketleri ya da eşitsizlik gibi olgular; yapısal sorgulamalardan uzaklaştırılıp münferit ihlaller olarak sunulmaktadır. Böylece sistem, “yanlış uygulamalar düzeltilirse işler” yanılsamasıyla kendini yeniden üretmektedir. Sanat, medya ve akademi gibi alanlar, muhalif enerjiyi soğurarak bir tür “simgesel bağışıklık” üretmektedir.
Kapitalizmin bugünkü biçimi — neoliberal, dijital ve soyutlanmış hâliyle — yalnızca kamu varlıklarını değil; birlikte karar alma kapasitesini de özelleştirmektedir. Hukuk düzeni ise bu özelleştirmenin temel taşıyıcılarından biri hâline gelmiştir. Bugün hukuk, eşitlik ilkesinden tamamen uzaklaşmıştır. Hukukun işlevi, dokunulmaz ayrıcalık üretmek olmuştur. Adalet, bu anlamda, daha fazla ayrıcalığa erişim lüksüne sahip olmaktır.
Bu koşullarda yeni bir başlangıç, ancak cesur bir soruyla mümkün olabilir: Günümüz hukuk düzeni nasıl olmuş da adaletin değil de adaletsizliğin sürmesinin aracına dönüşmüştür? Nasıl olmuş da yargı kararları bu kadar dokunulmaz hâle gelmiştir?
Bu soruyu ısrarla sormak, muhalif siyasal tahayyülün yeniden inşası anlamına gelir. Eğer “başka türlü olabilir” fikrini yeniden canlandırmak istiyorsak, adaletsizlik hukukunun ve dokunulmaz çıkar yapılarının hakkında düşünmek ve bu hat üzerinden siyaset yapmakla işe başlamalıyız. Belki de adalet arayışımıza, en büyük adaletsizliğin hukuk düzeni olduğunu tartışmaya açarak başlayabiliriz.