Siyasal İletişim Uzmanı
sinemsiklon91@gmail.com
Bugün siyasal alanı tartışırken, sadece ideolojik ayrışmaları veya sandık sonuçlarını değil; bu tartışmaların yürütüldüğü “zeminin” bizzat kendisini sorgulamak zorundayız. Kapitalizm, bildiğimiz mülkiyet ve üretim ilişkilerinden sıyrılarak daha hiyerarşik bir yapıya, Tekno-feodalizm adını verdiğimiz yeni bir sisteme evriliyor. Bu sistemde siyasetin meydanı artık kamuya ait değil; mülkiyeti birkaç küresel teknoloji devine ait olan kapalı mülklerden ibaret.
Burada karşımıza çıkan en can alıcı kavram “dijital tımar”. Orta Çağ’da tımar sistemi, toprağın mülkiyetini elinde tutan derebeyinin, bu alanı kullanma hakkı karşılığında köylüden sadakat ve ürün almasına dayanırdı. Bugünün dijital dünyasında dev platformlar, modern birer dijital tımar işlevi görüyor. Örneğin; bugün bir siyasi partinin kendi resmi sayfasını takip eden bir milyon kişiye ulaşabilmesi için bile Meta (Facebook/Instagram) şirketine reklam bedeli ödemesi gerekiyor. Bu, dükkanın sahibi olduğunuzu sanırken aslında her ay dükkanın önünden geçenleri içeri buyur etmek için mal sahibine “geçiş parası” ödemeniz anlamına geliyor. Siyasal aktörler artık serbest bir fikir pazarında değil, kurallarını teknoloji lordlarının belirlediği bu kapalı mülkiyet alanlarında siyaset yapıyorlar.
Bu yeni derebeylik düzeninin en sinsi silahı ise algoritmik tahakküm. Algoritma, sadece önümüze düşen içeriği seçen bir yazılım kodu değil; neyi, ne kadar ve nasıl söyleyeceğimizi belirleyen yeni bir iktidar aygıtı. Siyasal iletişim, bu “kara kutuların” içinde bir rehineye dönüşmüş durumda. Somut bir örnek vermek gerekirse; bir belediye başkan adayının şehrin 50 yıllık altyapı sorununu anlattığı teknik videosu algoritma tarafından “sıkıcı” bulunup bin kişiye gösterilirken; aynı adayın bir pazar yerinde yaşadığı 15 saniyelik bir tartışma milyonlara ulaştırılıyor. Algoritma burada bir “editör” gibi davranarak siyasetin içeriğini rasyonaliteden koparıp performans sanatı haline getiriyor. Eğer algoritmanın “etkileşim” (beğeni, yorum, öfke) filtresine takılmak istemiyorsanız, kutuplaştırıcı ve sansasyonel bir dil kurmaya zorlanıyorsunuz.
Bu durum, seçmenleri de modern birer “dijital serf” konumuna indirgiyor. Bizler her “beğeni” tuşuna bastığımızda veya bir siyasi tartışmanın altına yorum yazdığımızda aslında o platformun yapay zekasını bedavaya eğitiyoruz. Bizim bedava emeğimizle zenginleşen platform, daha sonra bu veriyi bizi manipüle etmek isteyen odaklara “mikro-hedefleme” yöntemleriyle geri satıyor. Seçmen, kendi özgür iradesiyle karar verdiğini sanırken aslında algoritmanın ona ördüğü “yankı odasının” içinde, kendisine sunulan daraltılmış bir gerçekliğe hapsoluyor.
Peki, bu tablo karşısında çözüm siyasal alanı bu mecralardan tamamen çekmek mi? Kuşkusuz hayır. Bugün siyasetin sosyal medyadan çekilmesi bir seçenek değil, siyasal bir intihar. Zira seçmen artık adayını meydanlardan veya basılı broşürlerden ziyade, cebindeki ekrandan, sosyal medyanın sunduğu dinamizmle takip etmekte. Türkiye’nin siyaseti de bu mecraları kullanma konusunda oldukça yetkin ve verimli bir noktada. Ancak mesele, bu mecraları kullanıp kullanmamak değil; bu mecraların sunduğu algoritmik tahakkümün siyasetin içeriğini ne ölçüde dönüştürdüğü…
Siyasal aktörler, çağın gerektirdiği bu dijitalleşmeyi bir teslimiyet olarak değil; platformların kurallarını sorgulayan bir “akıllı katılım” olarak kurgulamalı. Çözüm; Avrupa Birliği’nin Dijital Hizmetler Yasası (DSA) gibi algoritmik şeffaflık yasalarını savunmak, veri egemenliğini bireye iade eden regülasyonlar için baskı kurmak ve seçmeni sadece bir “veri kaynağı” değil, dijital hakları olan bir “vatandaş” olarak konumlandırmaktan geçmekte. Siyasal iletişimi algoritmik tahakkümden kurtarmak, verinin mülkiyetini ve kamusal alanı dijital tımarlardan geri almadığımız sürece bir özgürlük mücadelesi olarak kalmaya devam edecek.