ahmetoncu.1963@gmail.com
3 Ocak 2026 sabahı, Caracas uyanmadan önce Amerikan savaş uçakları Venezuela hava sahasına girdi. Kısa süre sonra Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores, yatak odalarında ABD özel kuvvetleri tarafından gözaltına alındı. Aynı gün içinde ABD’ye nakledilerek Manhattan’daki bir federal mahkemeye sevk edildiler.
Operasyonun gerekçesi, Maduro’nun uyuşturucu ve silah kaçakçılığına karıştığı iddiasıydı.
Trump, bu operasyonu “uluslararası adaletin tecellisi” olarak sundu. Oysa bu sözler, hukuk adına nasıl hukuksuz davranılabileceğini açıkça ortaya koyuyordu.
Operasyon gerçekleştirildiğinde Maduro hâlâ görevde olan bir devlet başkanıydı. Birleşmiş Milletler Şartı, bu tür kişilere dokunulmazlık tanır. Venezuela’nın rızası olmadan ya da herhangi bir çok taraflı meşruiyet mekanizmasına dayanılmadan yapılan bu tür operasyonlar, doğrudan siyasi müdahale olarak kabul edilir ve uluslararası hukukta savaş nedeni sayılır.
ABD daha önce Irak, Libya, Panama ve Yugoslavya’da benzer ihlallerde bulunmuştu. Saddam Hüseyin ve Muammer Kaddafi gibi liderler de doğrudan hedef alınmıştı. Ancak bu kez küçük ama sembolik açıdan son derece büyük bir fark var: Maduro, bir işgal olmaksızın, kendi ülkesinin topraklarında ABD’nin askerî gücü tarafından kaçırılmış ve ABD iç hukukuna göre yargılanmak üzere mahkemeye çıkarılmıştır.
Bu, yalnızca egemen bir devlete karşı işlenmiş bir suç değildir. Daha derin anlamı, egemen bir devletin uluslararası hukukta koruma altında olan dokunulmazlığına doğrudan müdahaledir. Böyle bir uluslararası hukuk anlayışı olamaz; bunun adı, emperyalizmin hukukudur.
Emperyalizmin hukukunda, Birleşmiş Milletler hukukunun temelini oluşturan devletlerarası eşitlik ilkesi fiilen geçerliliğini yitirir. Yani, devletler fiilen bağımsız varlıklar olarak mevcut değildirler.
Danimarka bu gelişmeden belki de en az kaygılanması gereken ülkelerden biri olmasına rağmen, emperyalizmin hukukunun dost-düşman ayrımı gözetmeden her devleti nasıl karşısına alabileceğini görmüştür. Bu nedenle, “ABD saldırırsa bu NATO’nun sonu olur” açıklamasını yapmak zorunda kalmıştır.
Tam da bu noktada tarihimizden bir hatırlatma önem kazanıyor. Mustafa Kemal Atatürk’ün, bir diplomatik görüşmede imalı tehditler karşısında çizmelerini giyerek verdiği mesaj, egemenliğin en yalın ifadesidir.
Bugün benzer bir bilinç ve kararlılık olmadan, “hukuk” kılıfıyla gelen emperyalist saldırılara karşı durmak mümkün olmayacaktır. Aksi hâlde bir sabah, yatak odalarına kadar girilerek devlet başkanlarının derdest edilmesine yalnızca şaşırmakla yetiniriz.