Laiklik ve Demokrasi

Kemal Akkurt
Avukat
kemalakkurt@hotmail.com

Laiklik; en yaygın tanımı ile devlet ile din işlerinin birbirlerinden ayrılmasıdır. Devletin dini olmaz. Laik devlet, dinî esaslara dayanan kanunlar yapamayacağı gibi, bütün dinlere (ve inanmayanlara) eşit mesafede durur. Devlet, hiçbir şekilde dinlerin ibadet hüküm ve kurallarına müdahale edemez. Bu nedenle laiklik, tüm yurttaşların vicdan, ibadet ve din özgürlüğü  demektir. AİHM’in geçtiğimiz yıllarda Cemevleriyle ilgili olarak Türkiye’yi mahkum eden yerinde kararlarını da bu şekilde okumak lazımdır. 

  Laikliğin tarihsel ve felsefi temellerine baktığımızda, 16. yüzyılda İtalya’da doğan Rönesans hareketleriyle, Hümanizm ve Reform hareketlerinde temellerinin atıldığını, 18. yüzyıldaki Aydınlanma hareketleriyle bugünkü anlamına kavuştuğunu söyleyebiliriz. 1789 Fransız Devrimi’nden sonra, laikliğin modern devletlerin başta yargı olmak üzere, tüm kurumlarında ve toplumda kendini kabul ettirdiğini görürüz. 

 Laiklik kavramının tarihsel gelişiminde, Katolik Avrupa ile Anglosakson (İngilizce konuşan) ülkeler arasında bir farklılık doğmuştur. Katolik ülkeler laikliği, Anglosakson ülkeler ise, sekülerliği seçmişlerdir. Laik ülkelerde, dinin devletin denetimi altına alındığını, buna karşılık seküler ülkelerde din ve devletin özerk iki alan olduğunu görüyoruz. Seküler ülkelerde günlük hayatı belirleyen, dünyevi yaşam tarzıdır. Dünyevi işlerde din dışarıda bırakılır. Bu anlamda, laikliğin elitist hakimiyete, sekülerizmin ise vicdan özgürlüğüne daha yakın olduğu söylenebilir. 

Demokrasi ise  Halk egemenliğine dayanan, vatandaşın yönetime doğrudan veya seçtikleri temsilciler aracılığı ile katıldığı bir yönetim biçimidir. Halkın yönetimi olan demokrasi; hukukun üstünlüğü, eşitlik, özgürlük, düzenli ve adil seçimler ve insan haklarına dayalı temel ilkeler üzerine inşa edilmiş yönetim biçimidir. Laiklik ve demokrasi, birlikte olduğu zaman anlam kazanır. Yani laiklik yoksa demokrasi, demokrasi yoksa laiklik yoktur. 

Laiklik, dinsizlik ya da din düşmanlığı değildir. Herhangi bir dinin veya mezhebin, inancın, grubun toplum üzerinde baskı oluşturmaması demektir. Laiklik, toplumun din, mezhep, aşiret, tarikat-cemaat gibi gruplar üzerinden ayrışmasının engellenmesidir. 

Laikliğin din düşmanı olduğunu iddia edenler; toplumun ve Devletin kaynaklarını kendilerine akıtmak isteyenler, Devlet kurumlarında güçlenmeyi hedefleyen cemaat ve tarikatlardır.

Laiklik, hiç kimsenin inancı veya inançsızlığı nedeniyle diğerine göre daha önemli veya önemsiz olmaması demektir. Laik bir ülkede yurttaşlar, sahip oldukları inanç nedeniyle değil, yurttaş oldukları için birbirinin eşitidirler. 

Laiklik, dinin toplumun ortak yaşamından elini çekmesidir. 

Laiklik, cinsiyetler üzerinde baskının engellenmesidir. Kadınların eşitliğinin de temelidir. 

Laiklik, kişilere değil, toplumsal kurallara bağlı olmaktır. 

Laiklik, bağımsızlık için de vazgeçilmezdir. Laiklik, ulusal egemenliğin ve bağımsızlığın da teminatıdır. Emperyalizmin dayattığı dinsel ve kültürel baskı; halkların bilincini teslim almanın aracıdır. Laikliğin tasfiyesi, ülkenin siyasal iradesinin emperyalizmin çıkarlarına bağlanması demektir.

 

Laiklik, hukuk ve adalet için de vazgeçilmezdir. Laiklik, hukukun sınıfsal ve dinsel baskıdan kurtularak yurttaş olabilmenin ve böylece toplumun ortak iradesini temsil edebilmenin koşuludur. Laiklik, hukukun “ilahi buyrukların” değil, halkın ortak iradesinin ifadesidir. Anayasanın  laik niteliği, yurttaşların inanç ya da kimlik farkı gözetilmeksizin, eşit haklara sahip olmasının güvencesidir. 

Cumhuriyet Hükümeti, çağdışı hurafelerle evrensel hukukun sağlanamayacağını gördüğü için, 8 Nisan 1924 tarihinde Şer’iyye Mahkemeleri’ni kaldırmış ve görevlerini kurulan Asliye Hukuk Mahkemeleri’ne devretmiştir. Modern Türkiye’de Kadılık ve Naiplik ünvanları da tarihe karışmıştır. Adliye sahasında atılan laikleşmeye yönelik bu adımlar, hukuk tarihimiz için önemli bir dönüş noktası olmuştur. Böylece yenilik hareketlerinin başlıca engelleyici rolü olan “Ulema”nın gücü kırılmıştır. Medreselerin kaldırılmasıyla da dini  siyasete ve ticarete alet edenler, işsiz ve kazançsız kalmıştır. 1926 yılında İsviçre’den alınan dönemin en modern Medeni Kanunu kabul edilmiştir. Laikliğin ilke olarak Anayasa’ya giriş ise ancak 1937 yılında gerçekleşebilmiştir. 

Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında İslam dininin bir an önce siyaset  (ve ticaret) vasıtası olmaktan çıkarılması yanında, yargının ve bürokrasinin evrensel hukuk kurallarına göre işlemesi için de  bu devrimin hayata geçirilmesi gerekiyordu. Yasanın gerekçesinde; “Din ve ordunun siyaset cereyanları ile ilgili olması, birçok sakıncalar taşıdığından, Din İşleri ve Vakıflar Bakanlığı’nın kaldırılmaları ve Vakıfların bütün mallarının millete mal edilmesi” öngörülmekteydi. Din İşleri ve Vakıflar Bakanlığı yerine Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı  kurulmuştu. Vakıflar da yine Başbakanlığa bağlı bir Genel Müdürlüğe dönüşmüştü. Kuruluş amacına bakıldığında, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tüm dini kurumlara eşit mesafede olması ve bilimsel çalışmalarla irticaya engel olması amaçlanmıştı. Ancak zaman içinde, bu kurumun siyasi iktidarın arka bahçesi olacağı , il ve ilçe müftülüklerinin siyasi iktidarın il ve ilçe başkanı gibi, cami imamlarının da adeta iktidarın mahalle temsilcisi gibi çalışacağı kimsenin aklına gelmemişti. 

TBMM’nin duvarlarındaki “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir” sözü, süs olsun diye oraya asılmamıştır. O makamları işgal edenlerin, en çok da bu ilkeyi korumaları için “namusları ve şerefleri” üzerine yemin ettiklerini unutmamaları gerekir. Bu nedenledir ki, değiştirilmeye çalışılan mevcut Anayasa’da laiklik, rasyonalist felsefenin çözümlemesine göre tanımlanmıştır. : “Kimse, Devletin siyasal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dinî veya din duygularını yahut dince kutsal şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz” (Madde : 24).

İktidar partisi tarafından tek taraflı olarak ve kapalı kapılar ardında kendi anayasaları yapıldığına göre, “Devletin düzeninin din kurallarına dayanması, siyasi veya kişisel nüfuz sağlama, din veya kutsal şeylerin istismarı”nın önündeki engeller mi kaldırılmak  isteniyor?        

Halifeliğin kaldırılmasından 102 yıl sonra, bugün geldiğimiz noktada, hâlâ laikliğin Anayasa’dan çıkarılmasını tartışıyorsak, Cumhuriyet devrimlerinin hemen hepsi tehdit altındaysa, TBMM’nin varlığı ile yokluğu çok da fark edilemiyorsa, Cumhuriyet’i kuran felsefe ve iradeye bağlı olanlar azınlık duruma düşmüşlerse, nüfusun çoğunluğu hala birey olamamış, ümmet ve kul olmakta ısrar ediyorsa, eğitimde, ekonomide, hukukta ve insan hakları alanında üçüncü dünya ülkeleriyle birlikte anılıyorsak, bir yerlerde hata yapılmaya devam ediliyor demektir…

 

Laiklik, siyasal ve toplumsal sistemin din ve devlet ayrılığı ilkesi, anlayışıdır. Din kurumunun siyasal ve toplumsal yaşam üzerindeki egemenliğini sınırlamayı; dinin kişisel, siyasal ve maddi bir çıkar, istismar, baskı aracı olarak kullanılmasını önlemeyi amaçlar. Bu amaçla laiklik dine saygıdır, inanç özgürlüğünün güvencesidir. Dine saygısızlık; dünyevi işlerde dinin çıkar aracı olarak kullanılmasıdır. Laiklik, ulusal devlete geçişin, ulusal egemenliğin yerleşmesinin, çağdaşlaşmanın, kalkınmanın olmazsa olmaz koşuludur.

Cumhuriyet hükümetleri Osmanlı döneminin dinsel, ikilik yaratan hukuk sistemini giderme ve laiklik temeli üzerinde hukuk sistemi oluşturma atılımları yaptı. Medeni Kanun, Borçlar Kanunu, Ceza Kanunu, usul kanunları, Ticaret kanunu, idare hukuku laik hukuk temelini oluşturan; hukuku laikleştiren ilkelerdir.

Eğitim alanında da Tevhidi Tedrisat Kanunu ile eğitim, öğretimde ikiliğe son verilerek laiklik temeli üzerinde eğitimin, öğretimin birleştirilmesi, birliği sağlanmıştır. Eğitim politikası, ders programları laiklik ilkesi doğrultusunda düzenlenmiştir. Köy okullarının, köy öğretmen okullarının, Köy Enstitülerinin açılışı, laik eğitim amaçlı ve temellidir. 

Dinin, siyasal emeller, çıkarlar için emperyal güçler ve yerli çevrelerce araç olarak kullanılması, iç ayaklanmalar tetiklenerek din motifiyle bağımsızlık savaşına karşı da sürdürülmüştür. Cumhuriyet döneminde de, Osmanlı döneminden kalma, dinin bir çıkar aracı olarak kullanılması, siyasal ve toplumsal yaşamda, sağcı siyasal partiler, tarikat ve cemaatlerce sürdürülmektedir.

Laiklik, dinin bir çıkar aracı, bir siyasal istismar aracı, toplumsal yaşamda bir baskı aracı olarak kullanılmasına karşı olarak dine saygılıdır. Laiklik temelinden ayrılış; din, mezhep, inanç çatışmalarına yol açarak ulusal bütünlüğü, bağımsızlığı tehlikeye düşürür.

“Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” gibi girişimler, eğitimde gelecek kuşakları sermayenin ve onun temsilcisi iktidarların kölesi haline getirecek şekilde itaat ve biat eden kullara dönüştürme operasyonundan başka bir şey değildir. Bu model ile laiklikten, bilimsel ve özgür düşünce ile eşit parasız eğitimden hızla uzaklaşılmakta, Öğretim Birliği Yasası fiilen ortadan kaldırılmakta; böylece gelecek kuşaklar arasındaki sınıfsal eşitsizlikler daha da derinleşmekte, ilerlemenin temeli olan bilimsel ve eleştirel düşünce tamamen tasfiye edilmektedir.

Laiklik kaybedildiğinde, bu topraklarda bağımsızlık da kaybedilir. Kapitalizmin ve sömürgeciliğin şeriatçı çeteler aracılığıyla yürüttüğü kanlı projeler, coğrafyamızda da olduğu gibi, ilk önce ve en çok laikliği hedef alır. Bağımsız bir ülke ve bölgesel barış için emperyalizme karşı mücadelenin en önemli kilit taşı laiklik mücadelesidir. 

Laiklik kaybedildiğinde, toplumsal haklarla, yurttaşlık hakları, kişisel haklar ve özgürlükler de kaybedilir. Toplumsal yaşamın, yurttaşlığın, toplumsal hak ve özgürlüklerin teminatı laikliktir. Laikliğin tasfiyesi; toplumun tebaalaştırılması, yurttaşın kula dönüştürülmesi, emeğin sermayeye teslim edilmesidir. Bu nedenlerle, ülkemiz açısından tarihsel ve toplumsal en büyük kazanımlardan biri ve Cumhuriyet’in temeli olan laiklik ilkesinden asla taviz verilmemeli; aksine laiklik mücadelesi savunma mevziinden çıkarak büyütülmelidir.