Yitirdiğimiz Dost Melih Erdoğan’a Sevgi ve Saygıyla

Aydın CINGI
Araştırmacı
acingisdv@gmail.com

Mayıs ayı başında Prof. Dr. Melih Erdoğan’ı kaybettik. Son dönemlerde, yaşım gereği, bu türden acı verici haberleri gittikçe daha sık alıyorum. Ancak, anımsadığım kadarıyla, son dönemde çok az kayıp beni Melih Erdoğan’ınki kadar sarsmıştır.

Sosyal Demokrat Dergi okurları bilirler ki, bu dijital platformu kişisel duygularımı yansıtmak için kullanmam. Ancak sevgili Melih Erdoğan’ın, sosyal demokrasi dünyasının sözcüsü olma iddiasındaki bir yayında kayda geçmeden ve onunla ilgili duygularımı arkasından açıklayamadan göçüp gitmesi içime sinmiyor.

Melih Erdoğan’ın eğitim yaşamı ve akademik kariyeri Bursa ve Eskişehir’de geçti. Zaten onunla, daha 1990’lı yıllarda Anadolu Üniversitesi’nde düzenlenen bir toplantı vesilesiyle gittiğimiz Eskişehir’de tanışmıştım. Toplantı sonrası akşam yemeğinde, her deyişten bir mizah unsuru çıkaran zekasına hayran olmuştum. Daha o akşam, kafalarımızın çok uyuştuğunu ve o andan itibaren iyi birer dost olacağımızı anlamıştım.

Ne var ki, yaşam alanlarımız sık görüşmemize olanak vermiyordu. O Eskişehir’de çalışıyordu, benim yaşamım İstanbul’da yoğunlaşıyordu. SODEV, TÜSES gibi sivil toplum kuruluşlarının düzenlediği toplantıları engeli çıkmazsa kaçırmazdı. Bu türden toplantılarda buluşur, birbirimizin yakınlarında oturmaya özen gösterirdik. Konuşmaları ciddiyetle dinler, özümser; ama o süreçlerden bile bir mizah öğesi çıkarır, arada kıkırdardık.

Melih’in kıpır kıpır zihni, eğitimini aldığı ve akademide öğrettiği branşların pek de şiir içermeyen entelektüel getirileriyle yetinemezdi. O nedenle kendini sanata vermişti. Resim yapıyordu. Politikadaki kuşatılmışlığımızı, ya o politikanın yapıcılarını gülmeceye malzeme ederek ya da sanata ilişkin görüş alışverişimizle aşabiliyorduk. Ben, içinde bulunduğum yaşam koşullarıyla uzlaşmazlığımı, dalga geçer bir üslupla “Diren Aykırılık” diye kitaplaştırmıştım. Onu okumuş ve bana, 26 Haziran 2022’de, şöyle bir mesaj atmış: “Aykırılık kitabını bir solukta, keyifle okudum. İnan o kadar yalnız değilsin. Resim ise başka çaresi olmayanlar için. Sevgi ve saygılarımla.” İki insanın, sık görüşmese de, aynı dalga uzunluğunda olması, bu değilse nedir?

Amacım Melih’i övmek değil. Ancak onun duyarlılığını, nezaketini, zarafetini vurgulamadan geçmek haksızlık olur. Meslektaşları, onun üretken bir akademisyen, öğrencilerine karşı müşfik bir hoca olduğunu söylüyorlar. Ama benim gözümde o, iyi insan türünün simgesi, afacan bir çocuk, gürültüsüz gülüşü ile adeta “gizli bir hınzırlığın” ve “muzipliğin” cisimleşmiş hali idi.

Çok seyrek de olsa bir meyhanede söyleştiğimiz olurdu. Eskişehir’de yerleşik olmakla beraber İstanbul’da Caddebostan semtinde de bir evi vardı. Onunla son kez oradaki evinin yakınında bir meyhanede buluşmuştuk. Söyleşimiz mekanın neredeyse kapanacağı saatlere kadar bitmeyince çıkıp benim Suadiye’de bulunan evime kadar konuşa konuşa yürümüş; birbirimize söyleyeceklerimiz bitmek bilmeyince yeniden Caddebostan’a gitmiş, sonra yine benim evin yakınına kadar gelmeden ayrılamamıştık.

Melih resim sanatına çok düşkündü, benim de klasik müzik konusunda biraz okumuşluğum vardır. Zaten o gece de, iki şaka ve kahkaha arasında, tarih boyunca resim, müzik, edebiyat, mimari vb akımlarının, geçilen süreçlerden ve birbirlerinden nasıl etkilendiklerini tartışmıştık. Ben pasif bir müzik dinleyicisiyim ama o resim yapıyordu.

O gece sözleşmiştik; bana yaptığı resimleri gösterecekti. Olmadı.