EMO İstanbul Şubesi Başkan Yardımcısı
EMO Yapay Zekâ Komisyon Üyesi
tayfunisbilen@gmail.com
Küresel sermaye, Davos semalarında yapay zekâyı emeği ikame edecek bir “verimlilik aracı” olarak konumlandırırken; Türkiye’deki sendikal hareketin önemli bir bölümü hâlâ 1960’ların endüstriyel ilişkiler anlayışıyla varlığını sürdürmeye çalışmakta. Emek–sermaye ilişkisini büyük ölçüde “mesai saati” ve “taban ücret” ekseninde okuyan bu yaklaşım, yapay zekânın iş gücü piyasalarını köklü biçimde dönüştürdüğü günümüzde, değişimin kapsamını yeterince kavrayamayan bir tabloya işaret ediyor.
Ocak ayının dondurucu soğuğunda, İsviçre Alpleri’nin eteklerindeki küçük Davos kasabası, her zamanki gibi dünyanın en güçlü isimlerini ağırlıyordu. Ancak bu yılki Dünya Ekonomik Forumu’nda bir şeyler farklıydı.
Oturumlarda “yapay zekâ” kelimesi tam 608 kez geçti—diğer tüm teknoloji terimlerinin toplamından fazla. BlackRock CEO’su Larry Fink kürsüye çıktığında söylediği sözler, salonlardaki smokinli kalabalığı bile tedirgin etti: “Yapay zekâ beyaz yakalılara, küreselleşmenin mavi yakalılara yaptığını yaparsa, bu gerçeklikle doğrudan yüzleşmemiz gerekir.“
Aynı günlerde, binlerce kilometre ötede, Gebze Organize Sanayi Bölgesi’ndeki bir metal fabrikasında vardiya değişimi yaşanıyordu. İşçiler, geçen ay kurulan yeni “akıllı üretim hattı”nı konuşuyordu. Bir önceki yıl 45 kişinin çalıştığı bölümde artık 18 kişi vardı. Kalan 27 işçiden bazıları “yeniden beceri kazandırma” programına alınmış, bazıları ise “karşılıklı anlaşmayla” işten ayrılmıştı.
İşte size 2026 yılının en büyük sorusu: Bu dönüşümü kim yönetecek? Sermaye mi, devlet mi, yoksa örgütlü emek mi?
Davos’ta Bir Hafta: Korku, Umut ve Büyük Sessizlik
Dünya Ekonomik Forumu’nun 56. yıllık toplantısı, “Diyalog Ruhu” temasıyla düzenlendi. Ama diyalogun tarafları kimlerdi? Microsoft, Google, NVIDIA, Anthropic, OpenAI… Teknoloji devlerinin CEO’ları art arda sahneye çıkıp insanlığın geleceğine dair vizyon sundular. Peki ya o geleceği inşa edecek, o fabrikalarda çalışacak, o algoritmaların denetiminde ter dökecek milyarlarca işçi? Onların temsilcileri masada yoktu.
Davos 2026’nın en çarpıcı oturumlarından biri, Anthropic CEO’su Dario Amodei ile Google DeepMind CEO’su Demis Hassabis’in karşı karşıya geldiği paneldi. Amodei’nin iddiaları salonda şok etkisi yarattı: “Yapay zekâ, bir yıl içinde tüm yazılım geliştiricilerin işini devralacak. İki yıl içinde birden fazla alanda Nobel düzeyinde bilimsel araştırma yapabilecek. Beyaz yakalı işlerin yüzde ellisi beş yıl içinde ortadan kalkacak.“
Hassabis daha temkinliydi: “Yapay genel zekâya ulaşma ihtimali on yıl içinde yüzde elli civarında. Mevcut sistemler insan düzeyinden hâlâ çok uzak.”
Kim haklı? Açıkçası, kimse kesin olarak bilmiyor. Ama burada kritik olan, bu tartışmanın sadece “teknoloji uzmanları” arasında yapılması. Peki ya bu teknolojinin doğrudan etkileyeceği milyonlarca insan? Onların sesi neredeydi?
IMF Direktörü Kristalina Georgieva’nın sözleri, Davos koridorlarında çınladı: “Ortalama olarak işlerin yüzde kırkı yapay zekâdan etkileniyor—ya geliştiriliyor, ya ortadan kaldırılıyor, ya da daha iyi ücret beklentisi olmadan önemli ölçüde değiştiriliyor. En hazırlıklı ülkelerde bile yeterince hazır olduğumuzu düşünmüyorum.” Georgieva bunu bir “tsunami” olarak nitelendirdi. Ve tsunamiler söz konusu olduğunda, hazırlıksız yakalananlar en çok zarar görenler oluyor.
Türkiye’de Sessiz Deprem: Rakamların Arkasındaki İnsanlar
Davos’ta yaşananlar kimileri için iş dünyasının sorunu olarak görünebilir, ama Türkiye’de bu dönüşüm çoktan başladı. DİSK Araştırma Merkezi’nin (DİSK-AR) verilerine göre, “geniş tanımlı işsiz” sayısı 11,5 milyona ulaştı. Bu rakam, sadece resmi olarak iş arayanları değil, “ümidi kırılmış” işsizleri—yani iş aramaktan vazgeçenleri—de kapsıyor.
Peki bu “ümit kırıklığı” nereden geliyor? Bir kısmı ekonomik durgunluktan, evet. Ama giderek artan bir kısmı da “beceri uyumsuzluğu”ndan kaynaklanıyor. Yani insanların sahip olduğu yetenekler, piyasanın talep ettiği yeteneklerle örtüşmüyor. Ve bu uyumsuzluk, teknolojik dönüşüm hızlandıkça büyüyor.
Bir zamanlar “güvenceli iş” denildiğinde akla ilk gelen sektörlerden biri olan bankacılık, bugün en sarsıntılı alanlardan biri haline geldi. Morgan Stanley’nin projeksiyonlarına göre, yapay zekâ 2030’a kadar sadece Avrupa’da 200 bin banka çalışanını işsiz bırakabilir. Türkiye’deki bankalar da aynı yolu izliyor: Şube sayıları azalıyor, chatbotlar müşteri hizmetlerini devralıyor, algoritmalar kredi kararlarını veriyor.
Bir banka çalışanı geçen ay bana şöyle demişti: “Eskiden müşteriyle yüz yüze görüşür, onun hayatını, işini anlardık. Şimdi ekrana bakıyorum, sistem ‘red’ veya ‘onay’ diyor. Ben sadece düğmeye basıyorum. Yarın o düğmeye de ihtiyaç kalmayacak.”
Sendikalar Ne Yapıyor? Dört Farklı Yol
2026 yılının başında Davos’ta yankılanan rakamlar bir kehanet değil, ilanı verilmiş bir tasfiye süreci. Yapay zekâ teriminin her oturumun en çok kullanılan kavramı olması sermayenin yeni “hammadde” olarak veriyi ve algoritmik hızı seçtiğini kanıtlıyor. BlackRock CEO’su Larry Fink’in “beyaz yakalıların küreselleşme mağduru mavi yakalılara dönüşebileceği” uyarısı, sınıf çatışmasının koordinatlarının değiştiğini gösteriyor.
Ancak bu devasa dönüşümün yaşandığı günlerde, Türkiye’nin endüstri kalbi Gebze’den finans merkezi İstanbul’a kadar uzanan hatta sendikalar, bu tsunamiye karşı derme çatma barikatlar bile kuramamıştır. Sermaye “Yapay Genel Zekâ” (AGI) ile emeğin otonomisini yok etmeye hazırlanırken, sendikalar hâlâ 1960’ların “ücret-mesai” pazarlığına hapsolmuş durumda.
1960 Paradigmalarının Prangası ve Stratejik Körlük
Türkiye’de sendikacılık, köklerini aldığı Fordist üretim modelinin (kitlesel üretim, fiziksel kas gücü, standart mesai) dışına çıkmakta direnç gösteriyor. Bu anakronik yaklaşım, yapay zekâyı sadece “biraz daha gelişmiş bir makine” olarak görme hatasına düşmektedir.
Fiziksel Emekten Algoritmik Emeğe: Sendikalar, işçinin sadece fabrikadaki varlığını korumaya odaklanmışken; sermaye, işçinin bilgisini, deneyimini ve dijital izlerini “veri” olarak emip yapay zekâyı eğitmekte. Sendikalar, “veri mülkiyeti” ve “algoritmik haklar” konusunda tek bir cümle kuramadıkları için, çalışanın elindeki en büyük kozun sessizce çalınmasına seyirci kalıyor.
Strateji Yerine Uyum: Mevcut sendikal modellerin çoğu, teknolojiyi “yönetilecek bir süreç” değil, “uyum sağlanması gereken bir dışsal şok” olarak algılıyor. İşveren destekli merkezlerde verilen eğitimler, işçiyi özgürleştirmekten ziyade, onu dijital sistemin daha “verimli bir dişlisi” haline getiriyor.
Çalışanların İlgisizliği: Bir Vizyonsuzluk Yan Etkisi
Sendikalaşma oranlarındaki düşüş ve yeni nesil beyaz/gri yakalı çalışanların sendikalara duyduğu güvensizlik, bir “apolitizm” sorunu değil, bir “temsiliyet ve vizyon” sorunu aynı zamanda.
1960’ların diliyle konuşan, hantal bürokrasilerle yönetilen ve dijitalleşmenin yarattığı “algoritmik mobbing”, “dijital gözetim” ve “bağlantıyı kesme hakkı” gibi kavramlara yabancı bir yapı, Z kuşağı çalışanı için bir çözüm merkezi değil, nostaljik bir dernekten farksız. Bir banka çalışanının, kredisini reddeden algoritmaya karşı sendikasında bir muhatap bulamaması, sendikal hareketin tabutuna çakılan en büyük çividir.
Algoritmayı Kim Denetleyecek? Görünmez Ustabaşına Karşı Savunmasızlık
Klasik sendikacılıkta işçinin karşısında “ustabaşı” vardı; tartışılabilir, itiraz edilebilir, grevle durdurulabilirdi. Bugün “ustabaşı”nın yerini binlerce satır koddan oluşan, şeffaf olmayan algoritmalar alıyor.
- Kuryenin hızını belirleyen,
- Bankacının performansını puanlayan,
- Yazılımcının kodunu denetleyen bu algoritmalar, sendikaların “kör noktasıdır”.
Sorun şu ki sendikalar, bu köklü dönüşüme henüz bütünlüklü ve sistematik bir yanıt üretebilmiş değil. Toplu iş sözleşmelerinde hâlâ ücret pazarlığı, veri ve algoritmalar üzerinden yürüyen pazarlığın önünde yer alıyor. Oysa yarının mücadele hattı, büyük ölçüde bugün sessizce elden çıkan veriler üzerinden şekilleniyor. Sermaye, görünmez bir denetim mekanizmasıyla işçinin otonomisini aşındırırken; sendikaların hâlâ yalnızca baret, eldiven gibi fiziksel iş güvenliği ekipmanlarını denetlemekle yetinmesi, modern çalışma hayatının gerçeklerinden ne denli koptuklarını açıkça gösteriyor.
Bu noktada sendikal stratejilerde ortak ve kritik bir boşluk dikkat çekiyor: Algoritmik yönetime karşı geliştirilebilmiş tutarlı bir karşı strateji hâlâ yok.
Çözüm: Sosyal Demokrat Bir Yol Haritası
Peki bu tabloda ilerici, sosyal demokrat bir politika ne önerebilir? İşte dört temel eksen:
1. Algoritmik Şeffaflık ve Denetim Hakkı
İşçiyi yöneten, puanlayan, işten çıkaran algoritmalar şeffaf olmalı. Sendikalar, toplu iş sözleşmesi (TİS) masasına “algoritma denetimi” talebini taşımalı. “Kaynak kodunu görmediğimiz algoritmayı kabul etmiyoruz” ilkesi, yeni dönemin “sekiz saatlik işgünü” talebi kadar temel bir hak olmalı.
Avrupa Birliği’nin Yapay Zekâ Yasası (AI Act), yüksek riskli yapay zekâ sistemleri için şeffaflık ve hesap verebilirlik gereksinimleri getiriyor. Türkiye’nin de benzer bir yasal çerçeveye ihtiyacı var—ve bu çerçevenin şekillenmesinde sendikalar ve emek örgütleri söz sahibi olmalı.
2. Teknolojik Rantın Paylaşımı: Veri Temettüsü
Eğer işçinin emeği, bilgisi ve deneyimi yapay zekâ modellerini eğitiyorsa, işçi bu modellerin ürettiği değerden pay almalı. “Veri temettüsü” (data dividend) kavramı, sadece akademik bir öneri olmaktan çıkıp somut bir TİS talebi haline gelmeli.
Bu radikal bir fikir gibi görünebilir, ama aslında mevcut sistemin mantıksal uzantısı. Bir fabrikada işçi, ürettiği ürünün satış gelirinden (ücret olarak) pay alır. Dijital çağda işçi, ürettiği verinin yarattığı değerden de pay almalı.
3. Çalışma Sürelerinin Kısaltılması
Yapay zekâ verimlilik artışı sağlıyorsa, bu artış işten çıkarma yerine çalışma sürelerinin kısaltılması olarak topluma geri dönmeli. Haftalık 35 saat, hatta 32 saatlik çalışma haftası, ütopik bir hayal değil teknolojik olarak mümkün, politik olarak tercih meselesi.
Bu talebin arkasında güçlü bir mantık var: Üretkenlik son yüz yılda katlanarak arttı, ama çalışma süreleri neredeyse aynı kaldı. Kazanımlar nereye gitti? Büyük ölçüde sermayeye. Yapay zekâ çağında bu eşitsizliği sürdürmek, toplumsal patlamalara davetiye çıkarmak demek.
4. Kamusal Yapay Zekâ Altyapısı
Yapay zekâ altyapısı—veri merkezleri, hesaplama kapasitesi, temel modeller—sadece özel sektörün tekelinde olmamalı. Kamusal yapay zekâ vakıfları veya egemen varlık fonları aracılığıyla, vatandaşların bu teknolojinin getirilerine ortak olması sağlanabilir.
BAE’nin tüm okullarda yapay zekâ okuryazarlığını zorunlu müfredata alması, ilham verici bir örnek. Ama bu okuryazarlık sadece “teknolojiyi kullanmayı” değil, “teknolojiyi sorgulamayı” ve “teknolojinin toplumsal etkilerini anlamayı” da kapsamalı.
Birleşik Bir Cephe: Dijital Emek Platformu
Türkiye’deki sendikal hareketin en büyük eksikliği, bu dönüşüme karşı parçalı tepki vermesi. Metal işçisinin sorunu (robot), gazetecinin sorunu (ChatGPT), bankacının sorunu (algoritma) ve kamu çalışanının sorunu (dijital gözetim) köken olarak aynı: Emeğin yerini alan, emeği denetleyen, emeğin değerini el koyan teknoloji.
Konfederasyonlar üstü bir “Dijital Emek Platformu” kurulmalı. Bu platform, farklı sektörlerdeki deneyimleri paylaşmalı, ortak talepler formüle etmeli ve kamuoyunu bilinçlendirmeli. Platformun vizyonu, savunmacı bir stratejiyi aşıp, teknolojiyi “özgürleşme aracı” olarak talep eden saldırgan bir stratejiye dönüşmeli.
İşveren destekli eğitim merkezleri önemli, ama yeterli değil. Sendikalar kendi bağımsız “Teknoloji Enstitülerini” kurmalı. Bu enstitüler, işçiye sadece “teknolojiyi kullanmayı” değil, “teknolojiyi sorgulamayı” ve hatta “teknolojiyi kendi sınıf çıkarına göre yeniden tasarlamayı” öğretmeli.
Yapay zekâ, doğası gereği politik bir teknolojidir. Bu teknolojiyi kimin yöneteceği; sermayenin kâr hırsı ile emeğin örgütlü vizyonu arasındaki çatışmayla belirlenecektir. Türkiye sendikaları, smokinli Davos elitlerinin sunduğu “kaderci” vizyona karşı, fabrikalardan ve ofislerden yükselen “teknolojik egemenlik” talebini yükseltmek zorundadır. Aksi takdirde, tsunaminin ardından geriye sadece boş sendika binaları ve işlevsiz tüzükler kalacaktır.
*Bu makale, Davos 2026 Dünya Ekonomik Forumu analizleri ve Türkiye sendikal hareketinin dijital dönüşüm stratejilerine ilişkin saha araştırmalarına dayanmaktadır.