Maden Yüksek Mühendisi
İstanbul Okan Üniversitesi Öğretim Üyesi
ali.kahriman@okan.edu.tr
Venezuela’dan İran’a uzanan hat üzerinde yaşanan gelişmelere dikkatle bakıldığında, Davos’ta yapılan tartışmaların yalnızca “küresel gündem” başlığı altında okunamayacağı açıkça görülür. Çünkü Davos, çoğu zaman dünyanın nereye gittiğini değil, dünyanın nasıl yönetilmek istendiğini fısıldar. Bugün bu fısıltı artık gizli değildir. Enerji güvenliği, tedarik zincirleri, kritik hammaddeler, yeni sanayi politikaları ve artan jeopolitik gerilimler, tek bir kavramın etrafında birleşmektedir: kontrol.
Dünya, enerji ve doğal kaynak meselesini çoktan klasik bir ekonomik başlık olmaktan çıkarmış, devletlerin varlık ve güvenlik meselesine dönüştürmüştür. Artık ülkelerin geleceği yalnızca bütçe dengeleriyle, faiz oranlarıyla ya da döviz kurlarıyla belirlenmiyor. Hangi kaynağa erişebildiği, bu kaynağı hangi teknolojiyle işleyebildiği ve onu hangi sanayi yapısına dönüştürebildiği belirleyici hâle gelmiştir. Bu nedenle Davos’ta dile getirilen her başlık, aslında daha büyük bir sorunun etrafında dolaşmaktadır: Hangi kaynak, hangi coğrafyada, kim tarafından ve hangi küresel ağ üzerinden yönetilecektir?
Küresel sistem, uzun süre beslenen “herkes kazanır” anlatısını kapatmakta, yerini “kim daha hazırlıklıysa o kazanır” gerçeğine bırakmaktadır. Bu yeni dönemde enerji, yalnızca bir yakıt değildir. Enerji, dış politikanın, ticaretin, savunmanın ve uluslararası pazarlıkların merkezinde duran stratejik bir araçtır. Ancak artık meseleyi yalnızca petrol ve doğal gaz üzerinden okumak yetersizdir. Asıl belirleyici olan, yeni enerji teknolojilerini ve ileri sanayi sistemlerini mümkün kılan hammaddelerdir.
Lityum, nikel, kobalt, nadir toprak elementleri, grafit ve bakır; bugün yalnızca yer altı zenginliği değildir. Elektrikli araçlardan savunma sanayiine, batarya teknolojilerinden rüzgâr türbinlerine, güneş panellerinden ileri elektronik sistemlere kadar geleceğin üretim mimarisi bu kaynaklar üzerine kurulmaktadır. Bu nedenle küresel rekabet artık petrol kuyularının çevresinde değil; maden yataklarının, lojistik koridorların ve kırılgan tedarik zincirlerinin etrafında sertleşmektedir.
Son yıllarda özellikle ABD merkezli politik söylemde giderek daha görünür hâle gelen sertlik; Venezuela’dan Grönland’a, İran’dan Suriye’ye uzanan çıkışlarla birlikte okunduğunda, gündelik siyasetin gürültüsünden ibaret değildir. Bu sertliğin arkasında oldukça açık bir hedef vardır: kaynağı kontrol etmek, tedariki güvence altına almak, rakipleri zincirin dışına itmek ve maliyeti başkalarına yüklemek.
Irak, Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri gibi uzun süredir enerji denkleminde merkezi olan coğrafyaların yanına bugün Venezuela, Kolombiya, İran, Grönland ve Suriye gibi yüksek potansiyele sahip ancak küresel sistemle ilişkileri kırılgan bölgelerin eklenmesi, yeni ve daha agresif bir kaynak jeopolitiğine geçildiğini göstermektedir. Amaç yalnızca bugünkü petrol ve gaz ticaretini kontrol etmek değildir. Aynı zamanda geleceğin enerji dönüşümünde kullanılacak stratejik hammaddelerin de hangi ülkelerin ve hangi şirketlerin elinde olacağıdır.
Bu nedenle “alternatif enerji” ve “yeşil dönüşüm” söylemleri de tek başına masum çevre politikaları olarak okunamaz. Yeni enerji teknolojilerine geçiş süreci, aynı zamanda yeni bir güç mimarisinin kurulmasıdır. Demokrasi ve insan hakları gibi kavramlar ise çoğu zaman bu büyük kaynak ve pazar hâkimiyeti hedefinin siyasal dili hâline gelmektedir. Jeopolitiğin sert gerçekliğinde belirleyici olan, ahlaki üstünlük iddiası değil; kaynaklara erişim ve bu erişimi kalıcı biçimde denetleyebilme kapasitesidir.
Venezuela örneğinde olduğu gibi mesele, petrolün varlığından çok, kimin elinde olduğu ve hangi şirketlerin üretim ve işleme zincirini yönettiğidir. Grönland bugün uzak bir coğrafya gibi görünse de Kuzey Kutbu’nda açılan yeni deniz yolları ve yeni maden alanları nedeniyle geleceğin rekabet sahalarından biri hâline gelmiştir. İran ve Suriye hattında ise boru hatları, liman erişimleri ve bölgesel nüfuz alanları konuşulmadan tablo tamamlanamaz. Orta Doğu artık yalnızca petrol ve gazın çıkarıldığı bir bölge değil, aynı zamanda taşındığı ve paylaşıldığı küresel bir satranç tahtasıdır. Küresel güçler, fosil çağın sonsuza kadar sürmeyeceğini bilerek, yeni enerji düzeninin kurallarını bugünden yazmaya çalışmaktadır. Bu kurallar yazılırken romantizm yoktur; çıkar vardır.
Tam da bu nedenle Türkiye açısından asıl soru, “kaynağımız var mı?” sorusu değildir. Asıl soru, kaynağımızı nasıl yönettiğimizdir.
Türkiye, önemli bir enerji ve maden potansiyeline sahip, stratejik konumu güçlü, sanayi altyapısı olan ve ciddi bir mühendislik birikimi bulunan bir ülkedir. Buna rağmen kalkınma tartışmalarının büyük bölümü günübirlik siyaset içinde erimektedir. Enerji yatırımları, maden sahaları, imar planları, kıyılar, orman alanları ve sanayi bölgeleri çoğu zaman teknik ve kamusal bir çerçeveyle değil, siyasal kamplaşmanın diliyle ele alınmaktadır. Bir yanda yatırım karşıtlığı suçlaması, diğer yanda çevre düşmanlığı ithamı dolaşmaktadır.
Oysa Türkiye’nin ihtiyacı, “ya üretim ya çevre” gibi sığ bir ikilem değildir. Türkiye’nin ihtiyacı; üretimin nasıl yapılacağı, çevrenin nasıl korunacağı, denetimin sahada nasıl işleyeceği, toplumun nasıl bilgilendirileceği ve en önemlisi katma değerin nasıl üretileceği konusunda ölçülebilir ve denetlenebilir bir sistemdir.
İzin ve ruhsat süreçlerinin kişilere ve ilişkilere bağlı bir kapı sistemine dönüştüğü her yapıda belirsizlik artar, şeffaflık azalır ve denetim kâğıt üzerinde kalır. Böyle bir ortamda rant büyür, rant büyüdükçe üretim zayıflar, üretim zayıfladıkça ekonomi kırılganlaşır ve bu kırılganlık siyaseti daha da popülist bir zemine iter. Bu döngünün kaybedeni ise her zaman yurttaştır. Çünkü yurttaşın beklentisi son derece basittir: iş, güven, huzur, sağlıklı çevre ve adalet.
Rantı yalnızca kötü niyetle açıklamak da yeterli değildir. Rant çoğu zaman kötü tasarlanmış sistemlerin doğal sonucudur. İmar planları şehircilik aracı olmaktan çıkıp değer transferi aracına dönüştüğünde, orman alanları ekosistemin güvencesi olmaktan çıkarılıp arsa potansiyeli olarak görüldüğünde ve kamu arazileri şeffaf olmayan yöntemlerle el değiştirdiğinde rant kendiliğinden büyür. Bunun sonucunda şehirler büyümez, şişer; altyapı yetişmez, deprem riski artar; yaşam kalitesi düşer. Kalkınma üretimle değil, transferle yürür.
Türkiye’de çevreyi korumanın yolu, üretimi ve madenciliği toptan reddetmek değildir. Kalkınmanın yolu da üretimi ve yatırımı denetimsiz biçimde yaymak değildir. Gerçek çevrecilik, sahada ölçülen değerlerle mümkündür. Toz, gürültü ve titreşim izlenmiyorsa, su yönetimi doğru yapılmıyorsa, rehabilitasyon ve biyolojik izleme süreçleri işletilmiyorsa çevre korunmuş sayılmaz.
Gerçek kalkınma ise ham maddeyi çıkarıp satmak değildir. Asıl kalkınma; cevheri zenginleştiren, rafine eden, ileri ürünlere dönüştüren ve bu üretimin etrafında güçlü bir sanayi ekosistemi kurabilen ülkelerin başarısıdır. Ham madde ihracatı kısa vadeli gelir sağlar; uzun vadeli refah üretmez. Uzun vadeli refah, teknolojinin ve üretim zincirinin ülke içinde kurulmasıyla mümkündür.
Bu nedenle deprem güvenliği nasıl siyaset üstü olmak zorundaysa, enerji güvenliği, kritik hammaddeler, doğal kaynak politikaları, orman varlığı ve şehircilik de siyaset üstü olmak zorundadır. Bunlar yalnız bugünü değil, gelecek kuşakların yaşam kalitesini belirler. Türkiye’nin ihtiyacı, bir partinin programı değil; iktidarlar değişse bile sürdürülebilecek bir devlet politikasıdır.
Davos’un aynasında görünen tablo açıktır. Dünya yeni bir kaynak mücadelesine girmektedir. Bu yarışın kazananı, kaynaklarını kısa vadeli gelir kalemi olarak görenler değil; kaynaklarını uzun vadeli üretim gücüne dönüştürebilen ülkeler olacaktır.
Türkiye’nin önündeki asıl sınav da tam olarak buradadır. Doğal varlıklarını popülizme ve rant döngüsüne teslim eden bir ülke mi olacak, yoksa mühendislik temelli çevre yönetimiyle, katma değerli sanayiyle, güçlü ve şeffaf kurumlarla geleceğini inşa eden bir ülke mi?
Çünkü kalkınma yalnızca büyüme değildir. Kalkınma, yurttaşın refahı, huzuru ve geleceğe güvenle bakabilmesidir. Bu da günübirlik siyasi kazançların değil, uzun vadeli devlet aklının ürünüdür.