
Araştırmacı
acingisdv@gmail.com
ABD, yeni yılın ilk günlerinde Venezuela Başkanı Maduro ve eşini Karakas’ta bulundukları evden kaçırdı. Operasyonun Trump ve “adamları” tarafından izlenirken televizyonlardan gösterilmesi, çok gözlemciye itici geldi. Trump’ın “gerekirse yine gider ve bu kez kalırız”, “sıra Kolombiya’ya, Meksika’ya da gelebilir” derken üzerinden akan kibir gerçekten iç bulandırıcıydı. Hele patronundan cesaret alan -ailesi Küba Devrimi’nden sonra kaçmış- Dışişleri Bakanı Rubio’nun “Küba da iyi yönetilmiyor” diye atalarının ülkesinin de işgaline bahane üretmeye kalkması, ürkütücü bir ”güçlüyüm; ne istersem yaparım” anlayışının göstergesiydi.
Maduro, siyaset sahnesindeki yokluğu varlığından daha yararlı olacak, seçim hırsızı bir diktatör. Ancak, iki muhafız arasında elleri kelepçeli olarak bir hapishane kaçkını gibi dolaştırılması, bana, salt onun değil, tüm Venezuelalıların hatta Latin Amerika halklarının aşağılanması gibi geldi.
Gerçi Trump, zafer sarhoşluğuyla bir yandan tüm geçmiş ABD Başkanlarını kötüledi; öte yandan da Latin Amerika’ya ilişkin kendi ilkesel yaklaşımını, Monroe Doktrinine referansla, “Donroe Doktrini” olarak ilan etti. Bu bağlamda, Venezuela’yı bir süre ABD’lilerin yöneteceğini ilan etti. Ne var ki, ABD’lilerden oluşan bir yönetim, o ülkede ciddi bir askeri varlık gerektirir. Bu işin, Karayiplerdeki 15 bin kişilik bir askeri kontenjanla başarılması kolay olmayacağından başkanlığa Maduro’nun yardımcısı Rodriguez getirildi. Böylece, yapılan korsanlığın sonuçları bir nebze “yumuşatılmış” da oldu.
Operasyonun esas gerekçesi; tepkiler
Operasyonu, genel olarak, sol ve sağ farklı gördü. Yorumlar, solda Amerikan emperyalizminin kural tanımazlığı olgusunda odaklanırken, sağda Venezuela’nın zalim bir diktatörden kurtarılması ekseninde oluştu.
Uluslararası düzlemde Rusya ve Çin, ilk aşamada, sıradan kınamalarla, gerekli mesajları aldıklarını belli ettiler. Onların da elleri rahatladı. Rusya zaten Ukrayna’ya uluslararası gerekçe bulunmadan saldırmıştı. Çin de bu durumda Pasifik’te daha rahat davranabilir; hatta Tayvan’a karşı daha “adaleli” bir tutum takınabilirdi. Trump’ın benimsediği Monroe Doktrinine göre Batı yarımküresi ABD’nin vesayeti altında olmalı idi. Diğer yarımkürede, Rusya ve Çin gibi güçler politikalarını daha rahatça uygulayabilirlerdi.
Operasyona ilişkin ciddi kınama mesajları Brezilya, Meksika gibi Latin Amerika ülkelerinden ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinden geldi. Avrupa’nın en önemli iki ülkesi Fransa’dan Cumhurbaşkanı Macron ve Almanya’dan Şansölye Merz esas olarak Maduro’nun olumsuz kimliğine odaklanan ve onun yanı sıra olayın uluslararası illegal niteliğini çok kısaca vurgulayan açıklamalarla yetindiler. Ancak iktidarı temsil edenler dışındaki siyasal aktörler, artık NATO’ya güvenmeyi bırakıp ulusal silahlı kuvvetlerini güçlendirme ve Avrupa’nın savunmasına daha ciddi bütçeler ayırma kararlılığını içselleştirme gereğini kavradılar.
Aslında Trump’ın hukuk bilmez, salt kaba güce dayalı politika anlayışı II. Dünya Savaşı’ndan bu yana iyi kötü geçerli olmuş bir küreselleşme dönemini sona erdirdiği gibi ABD’nin de küresel ekonomideki önderliğinin bitişini ilan ediyor. Bu süreçte ABD’nin tüm partnerleri Trump’ın ABD’si ile ilişkilerindeki risk faktörünü ölçerek ondan uzaklaşıyor. (“Trump and the End of American Hegemony”, Joseph E. Stiglitz – Project Syndicate, 25 Aralık 2025)
Tüm gözlemcilerin üzerinde birleştiği nokta, gerçekten de mevcut küresel düzenin tamamen bozulduğu yolunda oldu. II. Dünya Savaşı’ndan bu yana az çok yürümekte olan bir uluslararası düzen, bir ülke başkanının kaba güç kullanılarak kaçırılmasıyla artık gerçekten de tamamen bozulmuştur. Dünya, bu olaydan sonra artık farklıdır. Birleşmiş Milletler Şartı, bundan böyle, kasları güçlü olanın dikkate almayabileceği bir belgedir.
Uluslararası haydutluğunun bir yandan da bilincinde olan Trump yönetimi, Maduro’nun kaçırılma gerekçesi olarak ortaya narkotik trafiğini sürmüştür. Oysa ABD’de şu an tahribat yaratan asıl narkotik fentanildir ve Venezuela’nın onunla bir ilgisi yoktur. Venezuela’da narkotik üretilmiyor. Esas üreticisinin Kolombiya olduğu kokainin ise ancak çok küçük bir yüzdesi ABD’ye Venezuela yoluyla geçmektedir. Ama Venezuela, dünyanın en zengin petrol yataklarına sahiptir. Esasen kendi bahanesine bizzat ikna olamayan Trump, “petrol” konusunu, daha operasyonun gerçekleştirdiği gece sıklıkla ele almaktan kaçınamamıştır.
Venezuela operasyonunun sonuçları
Duruma önce Venezuela açısından bakalım. Olasılıklardan biri, ülkenin “ABD gözetiminde” biçimsel bir demokrasiye geçişidir. İkinci bir olasılık, petrol rezervlerinin ABD kontrolünde bulunacağı yeni bir otoriter rejimin oluşmasıdır. Aslında gerçekçi olan, bu iki olasılığın ortasında bir yolun tutturulması gibi görünmekte. (“The Shock Waves of Venezuela”, Will Freeman – Foreign Affairs, 6 Ocak 2026)
ABD’nin, Venezuela operasyonuyla ve Çin’e Venezuela petrolü taşıyan tankere el koymakla başına açtığı en önemli problemlerden birincisi, Çin’i “dünya çapında dolarizasyonu geriletme” ve “ABD’nin tedarik zincirlerini çökertme” diye özetlenebilecek sürece yol açacak bir dizi önleme yöneltmesidir. Ayrıca Venezuela, Çin’den aldığı borcu petrol ile ödüyor; dolayısıyla Çin’in Venezuela petrolü üzerinde hakkı var. Dev ABD şirketleri, Trump’ın ajite politikaları nedeniyle Çin’den alınamayabilecek nadir toprak elementleri yüzünden şimdiden alarma geçti.
İşte Grönland konusu da, bu sorunu ABD açısından kalıcı biçimde gidermeye yönelik bir girişim olarak ortaya atıldı. Trump şimdi bu dev adayı satın almak istiyor. Danimarka’ya bağlı yarı özerk Grönland satılmazsa ABD’nin silahlı güce başvurmayacağının garantisi yok. İki NATO üyesinin böyle bir ihtilafa girmesi söz konusu olmaz dememeli. Esasen Trump da bizzat, “uluslararası hukuka ihtiyacım yok; beni durduracak tek şey moral sınırlarımdır, kendi kendimdir” diyor. İCE (göç polisi) aracığıyla pek çok ABD eyaletinde halka neredeyse savaş açmasına ve başta İran, önüne gelene tehdit savurmasına bakılırsa, söz konusu moral sınırları da epey geniş.
Trump’ın zihninde, emperyalizmin yüzyıllık tortusu olarak yer etmiş “beyazlar, siyahlar, madenler, sahip-tutsak” vb kategoriler iç içe geçmiş görünüyor. Dolayısıyla göç, zenginlik ve beyazların egemenliği onun için birbirinden ayrılmaz kavramlar. Kimi gözlemciler Trump yönetimini 20. yüzyıl başı Alman milliyetçilerine benzetiyor. Onlar, vaktiyle Rusya’yı liberal Avrupa ülkelerine ve etnik açıdan kaotik ABD’ye tercih etmişlerdi. Günümüzde Trump da Rusya, Macaristan ve Türkiye gibi ülkeleri demokratik AB ülkelerine yeğ tutuyor. Trump yönetimi, geçtiğimiz Kasım ayında yayımlanan National Security Strategy belgesinde Avrupa’nın, uygarlığının yok olmasına “seyirci kaldığını” belirtiyordu. Çünkü, belgeye göre, Bazı NATO üyelerinde halk çoğunluğu yakın gelecekte Avrupa kökenli olmayanlardan oluşacaktı. (Trump’s Fear and Loathing of Europa, Ian Buruma – Project Syndicate, 5 Ocak 2026)
Sorunun kökeni: Düşüşteki ABD dünya liderliğini yitiriyor
Donald Trump ile Xi Jinping, 2019’dan bu yana ilk kez 20 Ekim 2025 günü, Güney Kore’de karşılaştılar. Görünen o ki, “özgür değişimci Komünist” Xi, “korumacı Kapitalist” Trump’ın bileğini büktü. (Le Monde, 6 Kasım 2025) ABD’nin küresel egemenliğini sarsan pazarlık, Xi’nin Trump’u ABD’nin Çin’e mikroçip satmaması durumunda Çin’in de ABD’ye nadir toprak elementlerini vermeyeceği ve ABD soyasını almayacağı yolundaki tehditleriyle Trump için dramatik bir yön edindi. Çünkü mikroçipler yapay zeka için ne kadar yaşamsalsa, nadir toprak elementleri de bir o kadar yeni teknolojilerin kalbinde yer alıyor. Bu görüşmede, gözlemcilerin çoğunluğuna göre, ajite Trump’a karşı sakin gücü sembolize eden Xi kazançlı çıkmıştı.
İki dev ülke arasındaki sorunun özünü anlamak için, aralarındaki ticaret dengesine göz atmak gerekir. İki ülke arasında dış ticaret hacmi, 2024 yılı itibarıyla 582,4 milyar dolar. ABD Çin’e 143,5 milyar dolarlık ihracat yaparken, bu ülkeden 438,9 milyar dolarlık ithalat yapmış. Bir başka deyişle ABD’nin Çin’e karşı 2024 yılı dış ticaret açığı 295,4 milyar dolar tutarında. (Wikipedia) 2025 yılı Çin ticaret fazlası 1.200 milyar dolar kadar. Bu bir rekor. Gümrük duvarları nedeniyle ABD’ye %20 oranında eksilen ihracatı, AB’ye yönelik ihracattaki %8,4 kadarlık artış ve ASEAN ülkelerine yapılan yüklü ihracat telafi etti. (https://www.tagesanzeiger.ch/china-rekord-handelsueberschuss-trotz-zollkonflikten-2025-179062964317)
ABD, şu anda dünya teknoloji pazarının %37 kadarında egemen; ancak gelecekte ne olacak? Perspektif bu ülke için pek parlak değil. Dünyada ekonomiye, siyasete ve topluma önümüzdeki on yıl içinde yön vermesi beklenen yapay zeka alanında iki ülke yarış halinde. Ancak, yapay zekayı 2030’da ekonomisinin %90’ına entegre edecek olan Çin, liderliği kısa süre sonra ele geçirmiş olacak (Independent Arabia, 25 Kasım 2025)
Öte yandan ABD, Australia Strategic Policy Institute’a göre kritik teknolojiler araştırma alanında ilk sırayı yitirdi. Nitekim dünyada, 2003-2007 arası dönemde bu teknolojik alanların 60’ında ABD önder konumdayken, 2019-2023 arası dönemde 65 kritik teknolojiden 57’sinde Çin egemenliği göze çarptı. 2024 yılında yapay zeka ve stratejik endüstri alanında ABD, İngiltere ve Avrupa toplamında yazılan 19 bin bilimsel makaleye karşı Çinliler tarafından yazılmış 24 bin bilimsel makalenin yayımlanmış bulunması, bu eğilimin sürecek olmasının göstergesidir.
Çin’de son dönemde saptanan baş döndürücü gidişin yalnızca birkaç örneğini verelim: Çin, ABD’deki toplam güneş panellerinden fazlasını kendi ülkesinde son bir yıl içinde döşedi; 2024 yılında endüstriye robotlaşmayı tüm dünya toplamından fazla soktu. (https//www.lemonde.fr, 6 Kasım 2025) Öte yandan Apple şirketinin, 2024 raporunda tedarikçilerinden 156 tanesinin Çin ile bağlantılı olduğunu açıklaması, ABD’nin Çin’e bağımlığının göstergesi.
Çin’in nadir toprak elementleri konusundaki egemenliği ve Grönland sorununun da buradan çıkmış bulunduğu malum. Yalnız bu aşamada ABD’nin gözden kaçırmaması gereken husus, Çin’in de Grönland ile ilgili niyetlerinin olması. Çin de Grönland’da maden arama etkinliğinde, bu adada havaalanı gibi altyapı çalışmalarında bulunmak niyetinde. (https://taz.de/Alte-und-neue-Weltordnung/!6144322/)
Birleşmiş Milletler (UNIDO Raporu) Çin’in, 2030 yılında küresel endüstri kapasitesinin %45’ine sahip olacağını belirtiyor. Çin, bütün bunları başarmak için altyapıya ABD’den 10 kat fazla yatırım yapıyor. (High Speed Rail … ,China Daily, 16 Eylül 2025) ve başarımlarını korumak için de Pasifik’te 370 savaş gemisi ve denizaltı ile boy gösteriyor. Bir tür “Çin güzellemesi” yapmak istemeksizin yine de belirtilmeli ki, ülkede beşeri ilerleme de kaydediliyor: ABD’nin yüzyıllık kentleşme süreci Çin’de birkaç yılda gerçekleştirilmiş, ortalama ömür beklentisi de ABD’dekini yakalamış bulunuyor.
Durum, en özlü biçimde, “küresel ekonomik ağırlık merkezi” kavramı yoluyla açıklanabilir. Küresel ekonomik ağırlık merkezi, gezegenimiz üzerindeki tüm ekonomik girdilerin dağılımının ortalamasıdır. Küresel ekonomik ağırlık merkezi, dünyanın 700 noktasında GSYİH ölçülerek gezegenin ekonomik faaliyetlerinin ortalama lokalizasyonunu saptar; günlük deyişle, ekonomik faaliyetlerin dünyanın neresinde yoğunlaştığını gösterir. 20. yüzyıl ortalarına değin Avrupa ile ABD’nin ekonomik üstünlüğü dolayısıyla Atlantik Okyanusu ortalarında bulunan ağırlık merkezi, ortaya yeni ekonomik aktörlerin çıkmasıyla, bu yüzyılın girişinde Doğu Avrupa-Hazar Denizi dolaylarına yaklaşmıştı. (https//lankona.free.fr.quah 2011) Patlama yapan Çin ve Güney Kore gibi ekonomik güçlerin yanı sıra son dönemde Hindistan, Endonezya, Vietnam vb yeni aktörlerin de devreye girmesiyle söz konusu merkezin artık Orta Asya’nın doğusuna kaydığı tahmin ediliyor.
Okur, bırakalım Trump’ı, bu evrensel trendi “kısa dönemde” değiştirmeye hiçbir politikacının gücünün yetmeyeceğini takdir edecektir. Bu nedenle ABD Başkanı, MAGA (Make America Great Again) kavramını bir yana bırakıp gerçekçiliğe dönmeli ve MADA (Make America Democratic Again) anlayışına bir an önce yönelmelidir.