south-williamsburg-streetscape--brooklyn-567893317-5ad92d2aa474be0036f506a3

Vecdi SAYAR – Sanatsız Kalan Kentlerimiz

“Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir” diyen ve ülkemizi çağdaş uygarlık düzeyine ulaştırmak için sayısız projeyi tasarlamakla kalmayıp, hayata geçiren Mustafa Kemal Atatürk’ün ve arkadaşlarının görev yaptığı yıllardan bu yana kültür-sanat politikalarımızda gözle görünür bir değişim yaşandı.

Cumhuriyet, Osmanlı’nın son dönemlerinde minik adımlarla sanat dünyamıza giren yeni düşüncelerin ve kurumların gelişmesi adına önemli adımlar atmış; Köy Enstitüleri, Halkevleri, Devlet Konservatuarı, Devlet Tiyatroları, Devlet Opera ve Balesi gibi kurumlar aracılığı ile kültür-sanat dünyamızda yeni ufuklar açmıştı.  Bir yandan genç sanatçılar Avrupa’ya gönderilip yetkinleşmeleri sağlanırken, öte yandan ülkenin dört bir yanına gönderilen sanatçılar Anadolu kültüründen esinlenen yapıtlar üretiyor, kentlerimiz sanatla tanışıyordu. Köy Enstitüleri ve Halkevleri, ülkenin dört bir köşesine aydınlanmanın ışığını taşırken, büyük kentlerimiz Nazi zulmünden kaçan Avrupalı mimar ve şehircilerin hazırladığı planlar doğrultusunda gelişmeye başlamıştı.

Hiç kuşkusuz, Sovyet devriminin heyecanı içinde yepyeni bir üretim süreci içine giren sanatçıların ülkelerinde yaptığı çalışmaların yansımaları da vardı dönemin projelerinde ve sanat ürünlerinde. Toplumsal kalkınma için ekonomik ve teknolojik gelişmenin yeterli olmadığını, bunun kültür ve sanatla bütünlenmesi gerektiğini savunan modernist anlayışın zaafları da vardı elbette. Toplumsal dokunun direnci dikkate alınmadan girişilen, çoğulculuğu göz ardı edip, tekçi bir kültürü yaygınlaştırmaya çalışan atılımların toplumda kökleşmesi kolay değildi.

Sonuçta, hatalar da içerse, devrimci yanı ağır basan, toplumu bir bütün olarak eğitmeyi, geliştirmeyi hedefleyen bu süreç fazla uzun ömürlü olmadı, olamadı. Savaş yıllarının sıkıntıları ve ardından zuhur eden Amerikan rüyası, elde edilen kazanımların önemli bir kısmının elden çıkarılmasına neden oldu. Kültürel gelişmenin özel sektöre ve popüler kültüre havale edildiği, zenginleşmenin tek geçerli değer olduğu bir döneme girildi. Sanat, yeni rejimin (Demokrat Parti ile başlayıp, bugünlere gelen çarpık kapitalist sistemin) temel değerlerinden biri değildi. Oysa kapitalist gelişmenin yaşandığı Avrupa kentleri savaşın yaralarını sararken, ‘yüksek sanat’a ve kurumlarına öncelik vermişlerdi.

Amerika’nın iştahını kabartan bir pazar olan Türkiye’de, tehlikeli (!) fikirlere, Halkevleri, Köy Enstitüleri gibi devrimci kurumların yaşamasına izin verilmeyecekti elbette. Verilmedi de… Toplumsal değişim süreci, kültürel gelişim adına atılan adımları göz ardı ederek ilerlerken, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki coşku unutuldu gitti.

İki arada bir derede

Kentlerimizde yaşanan değişim, geleneksel yapı malzemelerinin yerini betonarmenin alması ile sınırlı kaldı. Ne kendi kültürel değerlerimize sahip çıkabildik, ne de evrensel kültürden yeterince nasiplenebildik. Sinemalarımızda Amerikan filmleri, Mısır ve Hint sinemasının yerini alırken, geleneksel müzik yorumcuları yerlerini ‘pop-star’lara terk etmeye başlamıştı.

Kültür emperyalizmi, gastronomiden müziğe tüm alanları işgal ediyor, kültürel kimlikler anonimleşip, buharlaşıyordu. Cumhuriyetin ilk yıllarında, ülkemize sığınan Avrupa’nın ünlü bestecilerinin katkıları ile derlenmiş halk türkülerimiz gözden düşerken, radyolardan “Amerikan kovboyları aslan Cinotri” şarkılarını dinleyip, Amerikan arabaları ile yeni yapılan yollarda caka satıyorduk.

Sanat kurumlarımız varlıklarını sürdürse de, kuruluş yıllarının heyecanından çok uzak kaldı. Devlet, Amerikan yardımına muhtaçtı.  Burjuva sınıfı ise yeni palazlanmaktaydı ve evrensel kültürle ilişkisi pek zayıftı… Sanat ve sanatçının itibar kaybı, 1960 ihtilaline dek sürdü. Yeni Anayasa’nın getirdiği -görece- özgürlük ortamı sanat alanlarında yeni atılımlara kucak açarken, tiyatro ve sinema alanları yeni fikirler, yeni arayışlarla tanıştı.

Yitirilen hayaller

Ancak; emperyalizmin oyunları dur durak bilmedi. 71 ve 80 darbeleri, ilerici-devrimci nitelikteki tüm girişimlerin önünü kesti. Ve çürümenin, umutsuzluğun tavan yaptığı bugünlere geldik… Oysa Cumhuriyetin ilk yıllarında filiz veren devrimci atılımlar devam edebilseydi, bugün çok farklı bir ülke olabilirdik.

Yirminci yüzyıl sona ererken, köylerin boşaldığı, kentsel nüfusun hızla arttığı bir ülkeye dönüştük. Bunun doğal sonucu olarak, kentsel kültürün de gelişmesi beklenirdi. Ama öyle olmadı.  Estetik duygusunu, çevre duyarlığını kaybetmiş bireyler doldurdu bu kentleri. Sahip oldukları kültür, geleneksel – kırsal kültürün değerlerinden de uzaktı, evrensel kültürün değerlerinden de…  

Kentlerimiz ve kasabalarımız, doğuya özgü, Arabesk duyarlıklar içeren, ama Batının kültürel kodlarına öykünen, itaatkar ve güce tapan insan topluluklarının yaşadığı ruhsuz mekanlara dönüştü. Buralarda yaşayan insanlar giderek birbirine benzemeye başladı. Kasabalı, köylü ya da kentli… Hepsi aynı kültürden beslenen, aynı değerlere sahip, ‘tek tip’ insanlar… Tam da ‘tek adam’ rejiminin beklentilerine uygun bir durum…

Ne var ki, başka ortak duygular da gelişmeye başlamıştı, gökdelenlerin gölgesinde yaşamlarını sürdürmeye çalışan bu kalabalıklarda: giderek koyulaşan bir umutsuzluk, çıkışsızlık duygusu, hızla yitirilen hayaller… Çarlık Rusya’sının çöküşünün sinyallerini veren Çehov’un “Ivanov” oyununda olduğu gibi, bireyleri çözümsüzlüğe, kendine acımaya, giderek kendini yok etmeye yönelten bir atmosferin içinde yaşadığımız söylenebilir (Bu oyun, Das Das Sahne’de sergileniyor şu sıralar. İzlemenizi öneririm).

Peki, içinde yaşadığımız toplumdan hoşnut değilsek, bu düzeni değiştirmeyi neden düşünemiyoruz? Sanırım, var olan kültürel atmosfer buna izin vermiyor. Korku ortamı da olabilir bunun gerekçesi, başkaldırıyı gereksiz bulan edilgin kültür de…   

Orwell mi, Huxley mi?

Bir distopya yaşadığımız konusunda hemfikiriz de, acaba hangisini yaşıyoruz? George Orwell’in 1984”ünü mü, yoksa Aldous Huxley’in “Cesur Yeni Dünya”sını mı?  Orwell, savaş sonrası yazdığı “1984”de bir korku toplumu anlatıyordu. Kavramların tersyüz edildiği, “Savaş barıştır, özgürlük köleliktir, cehalet kuvvettir” özdeyişi(!)nin herkese belletildiği, yoldan çıkanların beyinlerinin yıkandığı, ihbarcıların rejimin en gözde elemanları olduğu, kim olduğu bilinmeyen bir ‘Büyük Birader”e koşulsuz itaatin zorunlu olduğu totaliter bir rejim. (Perdeci Oyuncuları – Aysa Prodüksiyon yapımı “1984” de izlemenizi önereceğim bir başka yapım. Biat etmeyen tiyatromuzdan yüz akı bir oyun).

Huxley ise, gönüllü kölelerden oluşan bir toplum tahayyül etmişti “Cesur Yeni Dünya” adlı distopyasında (Doğru çeviri “Güzel Yeni Dünya” olmalıydı; Shakespeare dönemi İngilizcesinde ‘brave’ sözcüğünün ‘güzel’ anlamına geldiği düşünülürse) 26. Yüzyılda geçen ve kendilerine sunulan ’ideal’ düzene sorgusuz sualsiz ‘biat’ eden bireylerden oluşan bir toplum tasavvuru. ‘Kuluçka ve Şartlandırma Merkezi’nde üretilen insanların sevişmesi yasak (1984’de de öyle), “Cemaat, Özdeşlik, İstikrar” sloganıyla yetiştirilen insanlar, uykularında şartlandırılmaktadır ve mutludurlar.

Kabaca özetlediğim bu iki toplum tasavvuru da alabildiğine karamsar. Ancak; Orwell’in kaba kuvvetle, korkuyla ayakta tutulan düzeninde de, Huxley’in gönüllü kölelerden oluşan düzeninde de başkaldırı mümkün. İki yazar da, bireyin direnişini mümkün ve zorunlu görüyor, kabustan çıkış için…  

Peki, birbirinden daha karanlık bu iki tasavvurdan hangisine daha yakınız? Sanırım, sorunun yanıtı, toplumun farklı kesimleri için farklı olacaktır. Önderlerine tapan, yanlışını görseler de sorgulamayı düşünemeyen, bağımlılıklarını sürdüren kalabalıkları Huxley’in gönüllü tutsaklarına benzetmek mümkün… Baskılara, sansüre, mahkumiyetlere maruz kalan toplumun aydın kesimleri için ise, yaşadıklarımız 1984’den çok farklı değil. İkinci guruptakilerin tepkisiz kalmalarının tek nedeni, içinde yaşadıkları korku iklimi. Korkularından kurtulabildikleri ölçüde, mücadelenin neferleri olabilirler.

Ama, önderlerine/führerlerine ‘aşık’ kalabalıklara, içinde yaşadığı toplum düzeninin bir ‘ütopya’ değil, ‘distopya’ olduğunu anlatabilmek hiç kolay değil. Üstelik bu kesimin hemen yanı başında yaşayan bir başka kesim daha var: mutlak karamsarlar… “Bu toplumdan bir şey olmaz” duygusu içinde yaşayıp giden, ufak çıkarları doğrultusunda oy kullanan insanlar…

Kentlerimizi yönetenler ve düşleri

Kentlerimizin geleceği, işte bu insanların elinde. Onlar, içinde yaşadıkları ‘distopya’nın farkında değiller. Ülkenin bir yanında Orwell’yen bir korku iklimi, öte yanında gönüllü tutsaklık ve onun tamamlayıcısı kültürel yoksulluk. Rejim/düzen, bu karamsarlığı ve yoksulluğu ‘sürdürülebilir’ kılmak için elindeki tüm imkanları değerlendiriyor. Kitle kültürü, bu amaç doğrultusunda kullanılan en elverişli araç.  Pembe düşler, ulaşılabilir olmasa da hayran olunmasının önünde hiçbir engel olmayan rol modelleri…

Kentlerimizi yönetenlerin de, bu karamsarlık ve kolaycılığı paylaşmasının sonuçlarını yaşıyoruz. Reis’e kayıtsız-şartsız biat etmiş yöneticileri kastetmiyorum. Onlar ellerinden geleni yapıyor. Kitleleri dini motiflerle, hamaset içeren gösterilerle uyuşturmaya çalışırken, ‘kendi sanatçıları’nı yaratmak, bunu beceremediklerinde, karşı mahalleden sanatçı devşirmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Sözüm onlara değil, bizimkilere…

İktidar ortaklarının toplum tasavvurlarını bir yana koyalım, bizim toplum tasavvurumuz üstüne düşünmeye, düş kurmaya ne dersiniz? Bir zamanlar, bir ‘kültür toplumu’ yaratmak için yola çıkmıştı Cumhuriyetin kurucu güçleri. Yanıldıkları noktalar olabilir elbet (dönemin koşullarını, geçerli ideolojileri göz önüne aldığınızda, nedenleri anlamak zor değil), ama haksızlık yapmayalım onlara. Okuması, yazması olmayan bir toplumu evrensel sanatın değerleri ile buluşturmayı hedeflemiş kahramanlardan söz ediyorum.

Düşleri olan bir kurucu partinin mirasına sahip çıkma iddiasındaki mevcut yöneticilere sözüm… Özellikle de yerel yöneticilere… Çünkü bu toplumun silkinip, kendine gelmesi için, aydınlanma meşalesine yeniden sarılmaktan başka çare yok. Eğitim ve sanat, tek tip bireylerden oluşan bir toplum inşası için çalışan iktidarın körleştirdiği kitleleri günışığına kavuşturmak için en önemli silahlardır. Eğitimde dinin egemenliği ülke çapında yaygınlaştırılırken, yerel yöneticilerin yapabileceği pek çok şey var, okul öncesi eğitimden, yaygın eğitime kadar. Şehir tiyatroları, şehir sinemaları, müzeler, sanat atölyeleri ile donanmış kentlerden söz ediyorum… Şu anda kaç kentimiz bu hizmetlerden yoksun farkında mısınız?  

Yurttaşların demokrasi kültürü ile tanıştırılması, kentlilik bilincinin geliştirilmesi, merkezi hükumetten beklenecek bir şey değil. Öyle ise, kültür ve sanat etkinliklerinden medet umacaksınız. Kültür ve sanat size yardımcı olabilir; popülizmden biraz uzaklaşıp, niceliğe değil niteliğe, yağcılığa değil uzmanlığa değer vermeye, az sayıdaki başarılı örnekten yararlanmaya başladığınızda…

Cumhuriyetin coşkusunu, demokrasi bilinciyle zenginleştiren yeni bir dönemin öncüleri olabilirsiniz. Yeter ki, o devrimci heyecanı tüm benliğinizde hissedip, düşlerinizi özgürleştirin… Bakın görün, nasıl değişiyor her şey.

*Vecdi SAYAR
Sanat Yönetmeni, Eleştirmen
vecdisayar@yahoo.com