2048

Vecdi Sayar – Ehlileşmeyenlerin Öyküsü

vecdisayar

 

 

 

 

Bir yılı daha geride bırakırken, -sevgili Onat Kutlar’ın deyişiyle- “Ne kaldı geriye ?” diye sormakta yarar var. 2014’de sanat dünyamıza damgasını vuran başlıca olaylar, “sansür, yasaklama ve engellemeler” oldu. En korkuncu ise, oto-sansür zihniyetinin hortlamasıydı.

Engellerden en önemlisi, sanat mekanlarının birer birer yok edilmesiydi. Yıllardır kapalı tutulan ve bir polis merkezine dönüşen AKM’nin onarımının yapılıp açılması yönünde tek bir adım bile atılmadı. Ankara’da Devlet Tiyatroları’nın iki önemli sahnesi, Akün ve Şinasi sahnelerini içeren bina, tüm uyarılara ve protesto eylemlerine karşın, bir özel şirkete satılıverdi. Yerlerine, ya otel yapılır ya da AVM… Pek çok sanat mekanının başına geldiği gibi.

Mekanlar hızla yok ediliyordu ama, AKP iktidarı, hemen her alanda kurduğu saltanatı sanat alanlarında kuramıyordu. Sanat kurumları, görece özerk yapıları sayesinde, sanatlarını icra etmeye devam ediyorlar, kimseden “icazet” almıyorlardı. Buna karşı bir önlem olarak iktidar, “Türkiye Sanat Kurumu / TÜSAK” adlı bir kurum oluşturarak, devletin sanat alanlarındaki tüm etkinliğini bu kurum çatısı altında sürdürmeye kararlı görünüyordu. Bu kurumun tüm yöneticilerini hükümet atayacak, böylelikle kimse özgürce sanat yapma imkanını bulamayacaktı.

TÜSAK mı, TUZAK mı ?

Yasa taslağı, “Devlet Tiyatrolarının, Devlet Opera ve Balesinin, Devlet Senfoni Orkestrası ve Korolarının kapatılması”nı, bunların yerine kurulacak ‘Sahne Sanatları Genel Müdürlüğü’ bünyesinde sembolik birimler oluşturulmasını ve burada hükümetin onay vereceği sanatçıların çalıştırılmasını öngörüyordu. Özetle, kapıkulu sanatçı olmaktan gocunmayan az sayıda kişiyle yola devam edilmek isteniyordu. Tabii ki, bu kurumun politikası hükümet çizgisinde olacaktı.

Ancak, sanat kurumlarımızdan yükselen tepkiler karşısında, yasa taslağının bekletilmesi yoluna gidildi; herhalde, seçim sonuçları alınıncaya kadar…

Görsel medyada mutlak egemenliğini kuran siyasi iktidar, sanat alanında “da özgür ifade”nin önünü kesmek için elinden geleni yaptı. “Yeni Türkiye”ye uyum sağlayamayan, ayak direyen sanatçıların önüne sayısız engeller çıkarttı. Biat etmeyenlerin, devletten destek alması mümkün olamıyordu. Devlet desteği, yandaş kişi ve kuruluşlar arasında pay edilmeye başlamıştı. Devlet desteği almayan tiyatrolara turnelerde salon verilmiyor, polis oyun metinlerini incelemek istiyordu.

Hükümet uygulamalarına tepki gösteren sanatçıların TRT’ye iş yapması söz konusu olamazdı. Fazıl Say gibi sözünü esirgemeyen bir sanatçının eserlerinin, Devlet Senfoni Orkestralarının programından çıkartılması kimseleri şaşırtmıyordu.

Yasa taslağı, Devlet Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü’nün de kapanmasını öngörüyordu. Herhalde, pek çok ilimizde bulunan Devlet “Güzel Sanatlar Galerileri”nin çoğu kapatılacak, bir kısmı da yerel yönetimlere devredilecekti. Zaten ressamdan, heykeltraştan yana ne yarar görüyordu ki hükümetimiz.. “Heykel kıyımı”, bu yıl da sürdü. Hükümet politikalarından cesaret alan ‘dini bütün’ yurttaşlar, önce İlhan Koman’ın “Akdeniz heykelinin, sonra da Metin Yurdanur’un “Karacaoğlan” heykelinin kollarını kopardılar.

‘Yandaş’a destek

Sanata yönelik baskıların en tipik örneği, edebiyat alanında sağlanan desteklerin kapalı kapılar ardında verilmesi ve sonuçların “gizli” tutulmasıydı. Ne jüri açıklandı, ne de destek verilen yazarlar, yayınevleri… Tiyatro alanında ise, geçen yıl olduğu gibi, önde gelen muhalif topluluklar destek listesinin dışında bırakıldı. Destek verilen tiyatro gruplarının çoğunluğu, adı sanı bilinmeyen topluluklar ya da yandaş şirketlerdi.

Bu uygulamalar, sanat alanının emekçilerini zorlu bir ikilem karşısında bıraktı. Ya görüşlerinden taviz vererek hükümet politikalarına uyum sağlayacaklar ya da serbest piyasanın esiri olacaklardı. Her iki halde de oto-sansür kaçınılmazdı.

Hükümete hayranlığını saklamayan yazar Alev Alatlı, “ehlileştirme” gereğinden söz ederken, yapılmak isteneni en özlü biçimde ifade etmiş oluyordu. Elbette, ehlileşme yolunda hızlı bir ilerleme kaydeden, “istidatlı” sanatçılar da vardı (ki, isimlerini burada sıralamayacağım). Ama büyük bir bölümü ehlileşmemekte direniyordu. Bazıları, düşüncelerini açıkça ifade ediyordu. Diğerlerinin ise, suskun kalmalarına rağmen, gidişattan memnun olmadıkları anlaşılıyordu.

Ve, ehlileştiremedikleri

Dostlar Tiyatrosu, devlet desteği verilmese de, seyircinin desteğini alıyor, Nazım’ı, Brecht’i, Gogol’ü dolu salonlara oynuyor. Zeliha Berksoy, “Memleketimden İnsan Manzaraları”, Tiyatro İstanbul’un sahnelediği “İstibdat Kumpanyası” tarihimizin sansürlerle, baskılarla dolu bir dönemine ışık tutarken, sanki günümüzü anlatıyor. Tiyatro Kare, Aziz Nesin’in “Zübük” adlı yapıtını sahneye taşırken, zübükleşme serüvenimizi gözler önüne seriyor. Tiyatro Tatavla, “Cadı Kazanı” ile 17. yüzyıldan günümüze bir çizgi çekiyor, Bo Sahne’de Özen Yula “Bakarsın Bulutlar Gider”le Türkiye’nin son yıllarını etkileyici bir sahne diliyle anlatıyor. Ferhan Şensoy, Müjdat Gezen, Levent Kırca politik taşlamalarını sürdürüyor, Altıdan Sonra Tiyatro, D22, İkinci Kat, Ekip, Tiyatro Craft gibi alternatif topluluklar, kendi elleriyle kurdukları küçücük tiyatro salonlarıında çarpıcı oyunlarla, tiyatro yaşamımıza müthiş bir dinamizm kazandırıyorlar. Duru Tiyatro, mekanından çıkarılma tehlikesiyle yüz yüze, üretimini sürdürüyor. Ayşe Emel Mesci, İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda yönettiği “Hamlet Makinesi” ile yılın en önemli oyunlarından birini ortaya koyuyor. Kısacası, tiyatro insanlarını ‘ehlileştirmek’ kolay olmayacağa benziyor.

Yılın dökümüne tiyatro ile başlamamın nedeni, sanat dünyamızdaki direnişin en yetkin örneklerini tiyatroda bulmam. Tabi, “çizerlerimiz”in de hakkını yemeyelim. Yıl boyunca, mizah dergilerimiz, politik mizahın en güzel örneklerini verdiler.

Sermaye ve sanat

Çağdaş sanat alanımız, büyük ölçüde sermayenin kanatları altında. Büyük bütçeli “ithal” sergiler, izleyicimizin kültürel gelişimi açısından önemliydi elbette; ama, bu alanda gündemi sanatsal tartışmalardan çok alım-satım değerleri belirliyordu. Sanat fuarlarının sayısı her geçen gün artarken, sermayenin sanata yaklaşımında ciddi bir gelişme görülüyor, bu da sanatçının üretimini kışkırtıyor. Sinop ve Çanakkale’deki Bienaller sanat ortamımıza saygın bir seçenek sunarken, kavramsal sanat alanında yeni isimler, yeni arayışlar devreye giriyor. Kısacası, toplumdan kopuk, ama kendi içinde son derece dinamik bir süreç yaşıyor görsel sanat alanımız.

Müzik alanımız da, devletin yavaş yavaş elini çekmesinden sonra, yaşam desteğini büyük sermayede buldu. Borusan, Eczacıbaşı, Denizbank, Enka, İş Sanat, Akbank Sanat, Tekfen v.b. kuruluşlar orkestra kurarak ya da festivallere destek olarak klasik müzik alanımızı sahipsiz bırakmadılar. Müzecilik, yayıncılık alanlarında da aslan payı büyük sermayenin. Sabancı, Koç, Doğuş başka holdinglere de örnek oluşturuyor. Ancak, son 12 yılda büyüyen Anadolu sermayesinin sanata ilgisi pek sınırlı.

Sermaye kuruluşlarının desteklerinin önemini inkar edecek değilim; ama, kamu kurumları görevini yapmazsa, sanat yalnızca seçkinlerin ilgi alanında kalacak demektir. Son günlerde açıklanan bir araştırmaya göre,” toplumumuzun %96’sı opera ve baleye” hiç gitmemiş; “%80’i tiyatroya” hiç gitmemiş; “%73’ü konsere” hiç gitmemiş, “%56’sı sinemaya” hiç gitmemiş; “%45’i hiç kitap okumuyor”. Sanat alanlarının büyük bir kısmını özel sektöre devretme niyetindeki siyasi iktidarın, bu yüzdelerin artması gibi isteği, niyeti de yok zaten.

Yayıncılık alanında, yukarıdaki yüzdelerle birlikte düşünüldüğünde, şaşırtıcı bir gelişme var. 50.000 çeşit kitap basılmış.Yayın sayısı artıyor, ama okur sayısında buna paralel bir gelişme yok. Dinsel / mistik içerikli kitapların alıcısı epeyce fazla. Siyasal içerikli kitaplar da fena sayılmaz. “Edebiyat” ürünlerine gelince, Yaşar Kemal, Vedat Türkali, Orhan Pamuk, Oya Baydar, Adnan Özyalçıner, İnci Aral gibi ustaların yanısıra, Emrah Serbes, Doğu Yücel, Hakan Günday, Kemal Varol gibi gençleri anmak isterim.

Popüler müzik piyasasında da durum parlak değil. Albüm üretimi son derece azalmış durumda. Sıla, Gaye Su Akyol gibi yaratıcı solistlerin varlığı, en önemli umut kaynağı. Tabii, bir de Kalan Müzik’in inatla nitelikli albüm üretimini sürdürmesi.

Sinemada parlak bir yıl (mı)?

Sinemamız, uzun yıllardan sonra bir üretim patlaması, aynı zamanda bir seyirci patlaması yaşadı 2014’de. Seyirci sayısı “60 milyon”a ulaşırken, yıl içinde gösterilen film sayısı “358” oldu. Bu toplam içinde yerli film oranı da epeyce yüksekti. Tam “108” yerli film gösterildi sinemalarda. Gösterim olanağı/(salon) bulamayan filmler de hesaba katılırsa, yapım sayısı “150”yi buluyordu.
Dikkat ederseniz, Türk filmi demiyorum. Çünkü “Kürt filmleri”nin sayısında ciddi bir artış var. Çoğu, yerli ve yabancı festivallerde ödüllendirildi bu filmlerin. Özellikle, Erol Mintaş’ın “Klama dayika min / Annemin Şarkısı”, Hüseyin Karabey’in “Were denge min / Sesime Gel”ve Kazım Öz’ün “He bu tune bu / Bir Varmış Bir Yokmuş”unun, sinemamızın bu yılki hasatı içinde önemli bir yere sahip olduğunu belirtmeliyim.
2014’ün en büyük müjdesi, Nuri Bilge Ceylan’ın “Kış Uykusu” filmiyle Cannes’da Altın Palmiye’yi almasıydı hiç kukusuz. Yılın başarılı ürünleri arasında, Tayfun Pirselimoğlu’nun “Ben O Değilim”, Onur Ünlü’nün “İtirazım Var”, Kaan Müjdeci’nin “Sivas”ını sayabilirim. Yüzü aşkın film arasında, bir elin parmakları kadar iyi film… Üretimin büyük kısmı, romantik güldürüler, kaba-saba güldürüler, avantürler ve Türk-işi (yani Cin’li) korku filmlerinden oluşuyor. Toplumsal sorunlara değinen film sayısı öylesine az ki, neredeyse Yeşilçam filmlerine özlem duyacağız. Bilmem, ‘pahalı’ bir sanat dalında oto-sansür etkisinin daha fazla olmasıyla açıklanabilir mi bu durum ?

Devlet desteğinin kalkması veya görece özgür çalışan Sinema Destek Komisyonu’nun da siyasi iktidar güdümüne girmesi durumunda neler olacağını tahmin edebilirsiniz.

Kısacası, niceliksel gelişmenin olduğu alanlarda nitelikte önemli bir gelişme yok, ama niceliğin o denli önemli olmadığı alanlarda -örneğin tiyatroda- durum daha parlak.

Umalım ki, 2015 daha “özgür” ve daha “özgün” bir sanat ortamı getirsin; sanat kurumlarımız “özerk”liklerine kavuşsun… Hayali bile güzel, değil mi ?

*Vecdi Sayar,
Sinema Eleştirmeni,
vecdisayar@yahoo.com