Üreterek Adil Paylaşan Türkiye İçin Sosyal Demokrat Madencilik ve Kalkın​ma Perspektifi

Prof. Dr. Ali Kahriman
Maden Yüksek Mühendisi
İstanbul Okan Üniversitesi Öğretim Üyesi
ali.kahriman@okan.edu.tr

Türkiye’nin kalkınma tartışmalarında artık aşmamız gereken temel bir yanılgı var: Üretmek ile çevreyi korumak, kalkınmak ile adil paylaşmak, özel girişim ile kamusal yarar birbirinin karşıtı değildir. Asıl mesele bunlardan hangisini tercih edeceğimiz değil; hepsini bilgi, bilim, teknoloji ve güçlü kurumlar aracılığıyla nasıl birlikte gerçekleştireceğimizdir.Çağdaş sosyal demokrat anlayışın doğal kaynaklara yaklaşımı da tam burada şekillenmelidir.

Sosyal demokrasi, yoksulluğu paylaşmayı değil refahı büyütmeyi ve adil bölüşmeyi hedeflemelidir. Bunun için önce üretmek, yatırım yapmak, teknoloji geliştirmek, verimliliği yükseltmek ve nitelikli istihdam yaratmak gerekir.
Ancak üretimin toplumsal meşruiyeti de yalnızca yarattığı ekonomik değerle ölçülemez. İnsan sağlığını, emeği, çevreyi, yerel toplumların yaşam kalitesini ve gelecek kuşakların haklarını koruyamayan bir büyüme modeli, rakamsal olarak büyüse bile gerçek anlamda kalkınmış sayılamaz. Dolayısıyla Türkiye’nin ihtiyacı üreten, koruyan ve adil paylaşan bir kalkınma modelidir.


Madencilik Kalkınmanın Karşıtı Değil, Araçlarından Biridir

Madenciliğe ilişkin tartışmalarımızın önemli bir bölümü yıllardır iki uç yaklaşım arasında sıkışmaktadır. Bir tarafta ekonomik kalkınma adına çevresel ve toplumsal maliyetleri ikincil gören anlayış; diğer tarafta ise çevreyi korumanın neredeyse hiçbir doğal kaynağa dokunmamakla mümkün olabileceğini varsayan popülist yaklaşım bulunmaktadır. Her iki yaklaşım da 21. yüzyılın gerçeklerini açıklamakta yetersizdir. Çünkü modern yaşamın kendisi madenciliğe dayanmaktadır. Konut, ulaşım, enerji, haberleşme, sağlık teknolojileri, savunma sanayisi, elektronik sistemler ve dijital altyapının tamamı mineral kaynaklara ihtiyaç duymaktadır. Üstelik dünyanın yöneldiği yeşil dönüşüm de madencilik ihtiyacını ortadan kaldırmamaktadır. Elektrikli araçlardan batarya teknolojilerine, güneş panellerinden rüzgâr türbinlerine kadar düşük karbonlu ekonominin altyapısı da çok sayıda kritik minerale ihtiyaç duymaktadır.
Bu durumda ilerici bir siyasetin görevi madenciliği kategorik biçimde reddetmek değil, onu dönüştürmektir. Daha az çevresel etkiyle daha yüksek ekonomik değer üreten; teknoloji kullanan, insanı ve emeği koruyan, rehabilitasyonu üretimin parçası kabul eden ve toplumla çatışmak yerine toplumsal güven üreten bir madencilik modeli mümkündür. Bunun adı çevre dostu madenciliktir.


Mesele Daha Fazla Cevher Çıkarmak Değil, Daha Fazla Değer Üretmektir

Türkiye’nin doğal kaynak politikasında yapılması gereken temel zihniyet değişikliklerinden biri de budur.Başarıyı yalnızca çıkarılan cevher miktarıyla ölçemeyiz.Bir ülkenin gerçek kazancı, yer altından çıkardığı ton başına ne kadar bilgi, teknoloji, sanayi, ihracat değeri ve nitelikli istihdam üretebildiğiyle ölçülmelidir.
Doğal kaynağı mümkün olan en düşük işlenmişlik düzeyinde ihraç edip yüksek teknoloji ürününü dışarıdan satın alan bir ekonomi, sahip olduğu maden rezervinin gerçek ekonomik değerinden yeterince yararlanamaz.

Bu nedenle madencilik politikası sanayi, enerji, teknoloji, eğitim ve dış ticaret politikalarından bağımsız düşünülemez.Türkiye’nin hedefi yalnızca cevheri çıkarmak değil;cevherden metale, metalden ileri malzemeye, ileri malzemeden teknolojiye ve teknolojiden yüksek katma değerli ürüne uzanan değer zincirini mümkün olduğunca ülke içinde kurmak olmalıdır.Gerçek kaynak milliyetçiliği de kanaatimce sloganlarda değil, tam burada aranmalıdır. Yer altındaki kaynağı yer üstünde bilgiye, teknolojiye, istihdama ve refaha dönüştürmekte.

 

Sosyal Demokrat Kalkınma Önce Değer Üretir, Sonra Adil Paylaşır

Sosyal demokrat siyasetin güçlü olması gereken alanlardan biri üretim ile bölüşüm arasındaki ilişkinin doğru kurulmasıdır.Paylaşılacak kalıcı bir refah yaratılmadan yalnızca bölüşüm politikaları üzerinden toplumsal refah oluşturmak mümkün değildir.
Devletin görevi herkese sürekli kaynak dağıtan bir yapı kurmak değil; insanların nitelikli eğitim alabileceği, üretime katılabileceği, girişimde bulunabileceği ve emeğinin karşılığını alabileceği adil fırsat düzenini oluşturmaktır.Bu nedenle sosyal politika ile üretim politikası birbirinden ayrı düşünülemez.Nitelikli yatırım daha fazla üretim yaratmalı;üretim teknolojiyle daha yüksek katma değere dönüşmeli;
yüksek katma değer nitelikli istihdam yaratmalı;oluşan ekonomik değer de vergi, ücret, sosyal politika ve kamu hizmetleri aracılığıyla toplumun geniş kesimlerine adil biçimde yayılmalıdır.Sosyal demokrat kalkınmanın özü bu döngüdür.Üretmeden dağıtmak popülizme, üretip adil paylaşmamak ise toplumsal eşitsizliğe yol açar.
Çağdaş sosyal demokrasi bu iki yanlışın da karşısında durmalıdır.


Güçlü Devlet Her Şeyi Yapan Değil, Sistemi İyi Yöneten Devlettir

Burada devlet anlayışımızı da yeniden düşünmemiz gerekiyor.Güçlü devlet, ekonominin her alanında yatırım yapan, işleten ve karar veren devlet değildir.Güçlü devlet; stratejik alanlarda yön gösteren, uzun vadeli planlama yapan, adil rekabeti sağlayan, çevresel ve sosyal standartları belirleyen, denetleyen ve piyasanın tek başına üretemeyeceği bilimsel ve teknolojik kapasiteyi destekleyen devlettir. Özel girişimin dinamizmi ile kamusal sorumluluk birbirinin alternatifi değildir.
İyi işleyen bir sosyal demokrat düzende özel sektör üretir ve rekabet eder; kamu kuralları belirler, denetler ve toplumsal yararı güvence altına alır; üniversite bilgi üretir; meslek örgütleri mesleki standartları yükseltir; toplum ise karar süreçlerinin meşru paydaşı olur.Devletin büyüklüğünü çalışan sayısıyla veya ekonomide sahip olduğu işletmelerin miktarıyla değil, kurumlarının niteliği ve çözüm üretme kapasitesiyle değerlendirmek gerekir. 

 

Popülizm Yerine Bilgi Siyaseti

Türkiye’nin yalnızca madencilikte değil, pek çok alanda ihtiyaç duyduğu temel dönüşüm budur. Siyaset sorunları büyüten değil çözen bir kurum olmak zorundadır.
Çevre konusunda toplumun kaygılarını siyasi sermayeye dönüştürmek kolaydır. Aynı şekilde kalkınma söylemi adına çevresel sorunları küçümsemek de kolaydır.
Zor olan, bilimsel veriler ışığında çözüm üretmektir.Bir maden projesinin çevresel etkisi varsa görevimiz yalnızca “yapılmasın” demek değil;“Bu etki hangi mühendislik yöntemiyle kabul edilebilir düzeye indirilebilir?”sorusunu sormaktır.
Eğer indirilemiyorsa proje yeniden tasarlanmalı, yeri veya yöntemi değiştirilmeli; bilimsel olarak yönetilemeyecek bir risk söz konusuysa yatırım gerçekleştirilememelidir.Kararı ideoloji değil bilimsel risk analizi belirlemelidir.
Bu nedenle sosyal demokrat çevre politikasının temel ilkesi yasaklamak değil, bilgiyle yönetmek olmalıdır.

 

ÇED Bir Bürokrasi Değil, Mühendislik ve Toplumsal Güven Mekanizmasıdır

Çevresel Etki Değerlendirmesi de bu anlayış içinde yeniden ele alınmalıdır.
ÇED yalnızca yatırım izni almak için hazırlanan bir dosya değildir.
Doğru uygulandığında ÇED; çevresel risklerin daha yatırım başlamadan belirlenmesini, alternatif teknolojilerin karşılaştırılmasını, toplumsal kaygıların değerlendirilmesini ve yatırımın daha güvenli hale getirilmesini sağlayan önemli bir mühendislik ve yönetişim aracıdır.Ancak bunun için standart raporlar ve şekli uygunluk denetimlerinden uzaklaşmamız gerekir.Her maden yatağı farklıdır.Jeolojisi, hidrojeolojisi, rezerv geometrisi, topoğrafyası, üretim yöntemi, patlatma koşulları, çevresindeki yapılar, su kaynakları ve ekosistemi farklı olan projelere aynı reçeteyi uygulamak bilimsel değildir.Dahası maden işletmesi zaman içerisinde değişir.
Ocak derinleşir, geometri değişir, çevresinde yeni yapılar oluşabilir, hidrojeolojik koşullar farklılaşabilir ve yeni teknolojiler geliştirilebilir.Bu nedenle Türkiye statik ÇED’den “yaşayan ÇED” sistemine geçmeyi tartışmalıdır.

Denetim daha fazla evrak üzerinden değil; ölçülen çevresel performans üzerinden yapılmalıdır.Bilgiye Yapılan Harcama Maliyet Değil Yatırımdır
Çevre dostu madenciliğin önündeki sorunlardan biri de mühendislik ve uzmanlık hizmetlerinin maliyet olarak görülmesidir.Oysa doğru mühendislik çoğu zaman hem çevreyi korur hem maliyeti azaltır.İyi tasarlanmış bir patlatma daha kontrollü titreşim yaratırken daha uygun parçalanma sağlayabilir. İyi bir jeoteknik model güvenliği artırırken gereksiz kazıyı azaltabilir. Doğru hidrojeolojik çalışma su kaynaklarını korurken işletmenin gelecekte karşılaşacağı büyük maliyetleri önleyebilir.
Dolayısıyla çevre ile ekonomi arasında her zaman bir maliyet çatışması yoktur.
Çoğu durumda iyi mühendislik zaten iyi ekonomidir.Türkiye ucuz mühendislik arayan değil, mühendislik sayesinde daha ekonomik ve güvenli üretim yapan bir ülke olmalıdır.

Eğitim Teknoloji ve Sürekli Öğrenen Kamu

Bu dönüşümün gerçekleşmesi insan kaynağına bağlıdır.
Dört yıllık bir mühendislik diplomasının otuz veya kırk yıllık meslek hayatına yeteceğini düşünmek artık mümkün değildir.Yapay zekâ, sayısal modelleme, sensörler, uydu sistemleri, otomasyon, gerçek zamanlı çevresel izleme ve dijital ikiz teknolojileri üretimin yapısını hızla değiştirmektedir.Bu nedenle yalnızca özel sektör değil, projeleri inceleyen ve denetleyen kamu personeli de sürekli eğitim sisteminin içinde bulunmalıdır.Liyakat yalnızca doğru kişiyi göreve getirmek değildir.
Liyakat, doğru insanın bilgisini sürekli güncel tutabilen kurumsal sistemi kurmaktır.
Üniversiteler, kamu, sektör ve meslek örgütleri arasında sürekli mesleki gelişim mekanizmalarıoluşturulmalıdır.Bilgi yenilenmiyorsa mevzuatı çoğaltmak çözüm değildir.

Yerel Halk Madenciliğin Bedelini Değil Refahını Paylaşmalıdır

Sosyal demokrat doğal kaynak politikasını diğer yaklaşımlardan ayırması gereken temel konulardan biri de adil paylaşım olmalıdır.Madenin ekonomik değeri ulusal ölçekte ortaya çıkarken çevresel ve toplumsal etkiler çoğunlukla madenin bulunduğu yöredehissedilmektedir.Bu nedenle yerel halk yalnızca yatırımın risklerini ve maliyetlerini taşıyan kesim olmamalıdır.Nitelikli yerel istihdam, mesleki eğitim, altyapı, çevresel iyileştirme ve bölgesel kalkınma mekanizmaları aracılığıyla yaratılan değerden bulunduğu bölge de pay almalıdır.Böylece madencilik toplumun karşısında duran bir faaliyet olmaktan çıkarak yerel ve ulusal kalkınmanın ortak aracına dönüşebilir.

 

Yeni Bir Sosyal Demokrat Kalkınma Anlayışı

Türkiye’nin ihtiyacı ne kalkınma adına çevreyi feda eden eski sanayileşme anlayışıdır ne de çevre adına üretimi ve yatırımı sürekli kuşkuyla karşılayan popülist bir siyasettir.Türkiye’ninihtiyacı üçüncü bir yoldur:Üreten ama kirletmemeyi öğrenen;
büyüyen ama adil paylaşan;yatırım yapan ama insanı ve doğayı koruyan;
özel girişimi destekleyen ama kamusal yarardan vazgeçmeyen;
kaynak çıkaran ama asıl değerini teknoloji ve sanayide yaratan;
slogan değil çözüm üreten bir kalkınma anlayışı.Sosyal demokrasinin 21. yüzyıldaki en önemli iddiası da kanaatimce burada kurulmalıdır.

Yoksulluğu yönetmek yerine refahı üretmek; refahı yalnızca üretmekle kalmayıp adil paylaşmak, doğal kaynakları tüketmek yerine onları gelecek kuşaklara bilim, teknoloji, eğitim ve kurumsal kapasite olarak devretmek…

Türkiye’nin altını, bakırı, boru, kromu, kömürü ve nadir toprak elementleri değerlidir.
Fakat bunlardan daha değerli bir kaynağı vardır:İnsanının aklı, bilgisi ve üretme kapasitesi.Yer altındaki kaynağı çıkarabiliriz. Ancak onu yüksek katma değerli ürüne dönüştürecek teknolojiye sahip değilsek zenginliğin önemli bölümünü başkalarına bırakırız.Teknolojiyi geliştirebiliriz. Ancak yaratılan refah adil paylaşılmıyorsa kalkınmanın toplumsal meşruiyetini sağlayamayız.Üretebiliriz.Ancak çevremizi ve gelecek kuşakların yaşam hakkını koruyamıyorsak büyümeyi kalkınmaya dönüştüremeyiz.

Bu nedenle çağdaş sosyal demokrat kalkınma politikasının özünü tek bir düşüncede toplamak mümkündür: Bilgiyle üretmek, teknolojiyle değer katmak, insanı ve doğayı korumak, istihdam yaratmak ve oluşan refahı adaletle paylaşmak.
Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla slogan değil, daha fazla bilgi; daha fazla kutuplaşma değil, daha güçlü kurumlar; daha fazla yasak değil, daha iyi mühendislik; daha fazla popülizm değil, daha fazla çözüm üretme kapasitesidir. Çünkü kalkınmanın gerçek hammaddesi yalnızca yer altında değildir. Asıl hammadde akıl, bilim, teknoloji ve kurumsal kapasitedir.