image-11

Tuba TORUN – Yerliler Bitki midir?

Bu gelen savaş ilk değil.

Çok savaş oldu bundan önce

Bittiği gün en son savaş

Bir yanda yenilenler vardı gene

Bir yanda yenenler vardı

Yenilenlerin yanında

Kırılıyordu halk açlıktan

Yenenlerin yanında

Halk açlıktan kırılıyordu.

B. Brecht

class=
Tuba TORUN
Avukat
avtubatorun@gmail.com

Coğrafi keşifler sırasında İspanyolların Güney Amerika’yı keşfi ve burada altın bulmaları üze­rine başlattıkları yağmaların deva­mında uluslararası hukuka ilişkin oldukça önemli gelişmeler yaşanı­yor. Şöyle ki; İspanya, söz konusu yağmalama süreciyle birlikte zen­gin oluyor ve “İspanyol Altın Çağı (Golden Age)” denilen görkemli bir döneme giriyor. Dini hukukun hakim olduğu bir dönemde bu durum, Avrupa’daki diğer ülkeleri rahatsız ediyor. Güçler dengesi bozulunca İspanya’ya saldırılar başlıyor. İspanya entelektüel cami­ası yerlilere saldırılarına meşru bir sebep bulma ve kendini müdafaa etme gereği duyuyor. Bir kısım di­yor ki; yerliler “bitki”dir, bu sebeple öldürülmelerinde bir sakınca ola­maz. Bir kısım ise yerlilerin “eşya” olduğunu ileri sürerek katliamı aklamaya çalışıyor. En son işin için­den çıkamıyorlar ve ünlü İspanyol Hristiyan ilahiyatçı/hukukçu -aynı zamanda ilk hümanist olarak da bilinir- Francisco de Vitoria’dan bir mütalaa istiyorlar. Bunun ü­zerine Vitoria’nın “Yerliler Üzerine (Relectio de Indis)” metni ortaya çıkıyor. Vitoria özetle şunu söylü­yor metninde: Yerliler insandır. Din farklılığı savaşımızı meşru kılmaz.

İnanmamanın cezasını Tanrı verir. Biz dini tebliğ ederiz, fakat onlar inanmamakta özgürdürler. Fakat yerliler insanlığın ortak bir kuralını çiğnemişlerdir; sınır inşa etmiş­lerdir. Dolayısıyla serbest dolaşım hakkımızı, ticaretimizi engellemiş­lerdir. Cezalandırılmalarının ge­çerli tek sebebi bu olabilir. Vitoria bu bakımdan meşhur “Haklı Savaş Kuramı”nı daraltıyor, daha hü­manist bir bakış açısı yaratıyor, dini hukukun yerine halkların hukukunu (Jus Gentium)’u ortaya koyuyor.

Gelelim bugüne… İsrail, Gazze’de katliam yapıyor. Öyle büyük bir nefretle saldırıyor ki, tüm dünya İsrail’in saldırılarını “soykırım, etnik temizlik” olarak tanımlamakta artık bir beis görmüyor. İsrail Savunma Bakanı Yoav Gallant “İnsansı hay­vanlarla savaşıyoruz ve ona göre hareket edeceğiz” deyince aklıma yukarıdaki tarihi öykü geliyor. Dünya onca savaş, onca felaket gördükten sonra, 2023 yılında, di­jital bir çağda, tarihinde dünyanın en büyük soykırımını ve belki de acısını yaşamış olan bir ırkın men­subu, demokrasiyle yönetilen bir ülkenin bakanı çıkıyor ve bir halk için “hayvansı insan” diyor. Azıcık vicdanı olanın kanı donuyor. Ve ben düşünüyorum; insanlık 500 yıldır hiç mi yol almadı? Bitkiden hayvansı insana… Bütün bunlar gerçek olabilir mi?

İsrail gözünü öyle karartmış ki, savaş suçu falan dinlemiyor. Hastaneler bombalanıyor, fosfor bombası kullanılıyor, insanlar aç susuz bırakılıyor, Filistinlileri öldür­menin her türlü yolu deneniyor. En çok da çocuklar ölüyor. Bir baba çocuğunun parçalarını koyduğu torbalarla dolanarak ağıt yakıyor. Bir doktor evladının ölü bedeniy­le çalıştığı hastanede karşılaşıyor. Bir çocuk “Topu almaya gittiğim­de bomba atıldı, bir kafa gördüm ikiye bölünmüştü. Biz böyle nasıl yaşayacağız?” diye soruyor. Bütün bunlar dünyanın gözü önünde oluyor. Koca dünya izliyor. Koca insanlık utançtan kendi içine kıvrılıyor.

İsrail, tarihindeki celladına benzer­ken, emperyalist işbirlikçiler gıkını çıkarmıyor. ABD barış görüşmele­rini veto ediyor. Almanya kendi ta­rihinden korkuyor, Filistin’i destek­leyen her türlü eylemi yasaklıyor, Filistinli sanatçıların programlarını dahi iptal ediyor. İngiltere, İsrail’i desteklemek amacıyla uçaklar ko­nuşlandırıyor, gemiler gönderiyor. Fransa Eyfel Kulesi’ni İsrail bayrağı­nın renklerine boyuyor.

Neden? İnsanlık nasıl bu hale gel­di? Yahut insanlık niçin bu halde kalakaldı?

Hamas. Işid. Taliban. El-Kaide. Hizbullah. Terör. Ölüm. Ortadoğu bataklığı. Göç. Şiddet. Cehalet. Yoksulluk.

Bunların hepsi ve dahası “Araplar”la özdeşleşti kafalarımız­da. Tüm bu olumsuz kavramlar bir ırka özgülendi. Arap düşmanlığı öyle tırmandı ki, başlarına ne ge­lirse gelsin üzülmemeye program­lanmış ciddi bir kesim var artık. Elbette Hamas bir kadının cansız ve çıplak bedenini savaş ganime­ti olarak gezdirdiğinde çileden çıkarız ve lanet ederiz. Fakat bu vahşet, saat başı yüzlerce binler­ce masum insanın katlini meşru­laştırmaz. Kim ne derse desin, bir Filistinli insanla bir İsrailli insan eşittir. Bu cümleyi sesli kurduğu­nuzda irkilecek, dışarıdan tepki vermese de içinden “Hadi canım sen de!” diyecek öyle çok “medeni ve demokrat” insan var ki…

Oysa “medeni” olarak tabir edilen ülkelerin -biraz daha somutlaş­tırırsak “Batı”nın- medenileşme sürecine yani tarihine baktığımız­da -tıpkı İspanyol Altın Çağı’nın altında yatan sömürü ve yağma düzeni gibi- medeniyetlerinin, sö­mürme kabiliyetlerinden geldiğini görürüz. Ortadoğu üzerinden zen­ginleşip Ortadoğu’yu bataklık diye küçümsemek, Ortadoğu’yu batak­lık haline getirip, Ortadoğu’daki terörden korkmak, Ortadoğu’yu teröre müsait hale getirip bölge halkının göç etmesine sebep ol­mak, bölge halkının göç etmesine sebebiyet verip Ortadoğu’dan da­ha çok nefret etmek, nefret ettikçe cehalete itmek, cehalete ittikçe yoksullaştırmak, yoksullaştırdıkça sömürmek… Bu kapkaranlık bir döngü. Medeniyet dediğin tam da bu yüzden tek dişi kalmış canavar.

Diğer yandan, özellikle emper­yalist güçlerin gözünde insanlar birbiriyle pek de eşit değil. Zira, Hamas’ın Gazze Şeridi’ndeki sal­dırısı üzerine verilen tepkiyle İsrail’in günlerdir devam eden ve savaş suçu içeren saldırılarına ve­rilen tepki arasında uçurumlar var. Dünya, ağzından köpükler saçarak Hamas’a lanet okurken, İsrail’in saldırılarına karşı, örneğin ABD, en fazla savaş hukukuna aykırı davranılmaması gerektiği yönün­de nazik bir uyarıda bulunuyor. Almanya’da SPD lideri “Alman sokaklarında Hamas’ı kutlayan bir kişi eğer Alman vatandaşlığına sa­hip değilse, Almanya’dan sınır dışı edilmelidir” şeklinde görüş belir­tiyor; fakat terörü devlet formuna sokarak meşrulaştırmış İsrail’in saldırılarını destekleyen kişiler için aynı şeyi söyleyemiyor.

Şüphe yok ki bu vaziyette, son yıllarda hızla yükselen Arap düş­manlığının ve İslamofobinin et­kisi büyük. Bu yükselişin dünya genelindeki gerekçeleri, aşağı yu­karı herkesin malumu. Türkiye ö­zelinde ise AKP iktidarının kazdığı kuyulara sosyal demokrasinin düş­mesiyle bu ateş harlandı. Esas kafa yorulması gereken hususun bu olduğu kanaatindeyim. Bu, aynı zamanda sosyal demokratların bir sorumluluğu. AKP yönetimine ve ortaklarına olan yığınlaşmış ve hiç­bir yere akamayan öfke, bu yöne­timin zengin Arap ülkeleriyle olan ortaklıkları ve Türkiye’nin yağma­lanması, ülkenin her alanda hızla gerilemesi, bu esnada yavaş yavaş tüm ilerici değerlerin Batı’ya özgü­lenmesi, kendi derdimizden em­peryalist düzenin tuzaklarına karşı yaşadığımız körleşme, Araplara o­lan tüm olumsuz duyguları derin­leştirdi ve dev bir nefret dalgasına dönüştürdü. Bu dalganın sonu hayır değil. Öncelikle her birimizin bu duygularla yüzleşmesi, kendi kapımızın önünü temizlemek gibi elzem.

class=

Ve kadınlar…

Tüm bunlar yaşanırken ve bütün dünya bunları izler dururken, ka­dının insan hakları mücadelesine gönül vermiş biri olarak, kadınla­rın yaşadığı mağduriyete ayrıca değinmeyi de bir sorumluluk ad­dediyorum. Nitekim dünyadaki mültecilerin %80’i kadınlar ve ço­cuklar. Modern savaşlarda ölenle­rin %90’ı sivil ve bu sivillerin %75’i kadınlar ve çocuklar. Ve tüm savaş­larda, esir alınan, toplu tecavüzlere ve türlü eziyetlere maruz bırakılan milyonlarca, milyonlarca kadın… Buna kadın askerler dahil.

Hamas, bir kamyonet kasasında, İsrail’e gelmiş Alman vatandaşı bir kadının cansız bedenini ser­gilediğinde kelimenin tam anla­mıyla deliye döndük. Bu esnada kendime, yukarıda değindiğim sorunla ilgili olarak, şu soruyu sormadan edemedim; bu kadın bir Filistinli olsaydı dünya aynı şekilde tepki verir miydi? Mahsa Amini din zebanileri tarafından katledildiğinde, dünyanın tepki­sinde İslamofobinin etkisi neydi? Verdiğimiz tepkilerde ne kadar samimiyiz?

Filistin’in varlık mücadelesi boyun­ca kadınlar mağduriyetin türlü bo­yutlarını yaşadılar. Öldürülmenin yanı sıra hayatta kalmak da büyük dertti onlar için. Savaş alanlarında ve kamplarda tecavüzlere maruz kaldılar, açlıkla boğuştular, ölen eşlerinin veya babalarının veya kardeşlerinin ardından hayatta kalma mücadelesi verdiler, ço­cuklarına bakmak için kim bilir kaç kere hayattayken öldüler. Bu durumu en iyi Irak Savaşı’nda yaşam mücadelesi veren kadın­lardan biri olan Raşide ifade edi­yor: “Ben her zaman belirsizlikler içinde yaşadım. Hep açlık ve acı çektim. Bugünkü Raşide oldum. Hayatımda hiç güzel bir şey ol­madı. Bütün yükler üstüme bindi ve bunlarla mücadele etmek zo­runda kaldım. Erkekler savaşıyor, kadınlar da sonuçlarına katlanmak zorunda kalıyor. Kadınlar onların ardında cehaletleriyle ve acılarıyla baş başa kalıyor”.

“Hayatımda hiç güzel bir şey olma­dı…” Nasıl da ağır bir cümle. İnsan düşündükçe altında kalıyor.

Bunları düşündükçe tekrar tekrar soruyorum; dünya Filistinli kadın­lara, Iraklı kadınlara veya Suriyeli kadınlara destek olmakta hakkani­yetli davrandı mı?

Ayıplarla yüzleşmek

Filozof ve kuir teorisyen Judith Butler, İsrail-Filistin Savaşı üzerine yazdığı bir yazıda bu eşitsizliğin bağlamını şöyle açıklıyor: “Eğer baskın çerçeve bazı hayatların diğerlerinden daha fazla yası tu­tulabilir olduğunu düşünürse, bir dizi kaybın ardından daha korkunç başka bir dizi kayıp gelir. Kimlerin hayatlarının yas tutma­ya değer olduğu sorusu kimlerin hayatının değerli olduğu soru­sunun ayrılmaz bir parçasıdır. Burada devreye kesin bir biçimde ırkçılık girer. Eğer Filistinliler İsrail Savunma Bakanı’nın ısrarla söyle­diği gibi “hayvan” ise ve İsrailliler Biden’ın ısrarla söylediği gibi şimdi “Yahudileri” temsil ediyorsa -gericilerin istediği gibi Yahudi di­asporasını İsrail’le daraltarak- olay mahallinde yası tutulmaya uygun olan kişiler İsraillilerdir, zira savaş “sahnesi” artık Yahudi halkıyla on­ları öldürmeye çalışan hayvanlar arasında canlandırılmaktadır.

Elbette kolonyal prangalarından kurtulmaya çalışan bir grup insa­nın sömürgeci tarafından ilk kez hayvan şeklinde ifade edilişi değil bu. İsrailliler öldürdüklerinde “hay­van” olurlar mı? Çağdaş şiddetin bu ırkçı çerçevesi “uygar olanlar” ile “uygarlığı” korumak için yön­lendirilmeleri ya da yok edilmeleri gereken “hayvanlar” arasındaki sö­mürgeci karşıtlıkta yeniden özetle­niyor. Bu çerçeveyi ahlaki itirazımı­zı beyan etme sürecine uyarlarsak kendimizi Filistin’in günlük yaşa­mının yapısında sözcüklerin ifade edemeyeceği bir ırkçılık biçiminin töhmeti altında buluruz.”

İsrail “apartheid” rejimi ve onu görmek istemeyen dünya, Filistinli kadınları hem Arap, hem Filistinli hem de kadın oldukları için üçer defa ezedursun; Filistinli kadınlar tarih boyunca güçleri yettiğince mücadeleyi elden bırakmadılar. Filistin’in birinci ve ikinci intifada zamanlarında kadın hareketi de yükseldi. Kadınlar, Filistin Kurtuluş Örgütü’nde de yer aldılar, Leyla Halid, Hanan Aşravi gibi öncü i­simler bu toprakların sesi oldular. Fakat Filistin’in üzerine atılan bu ağır taşın altından ne kadınlar ne de Filistinliler tek başına kalkamaz. Her zaman dediğimiz gibi dayanış­ma yaşatır. Ancak, bu dayanışma hakikati gün ışığına çıkarmak sure­tiyle feminist yazar Sara Ahmed’in ifadesiyle “oyunbozan” olmak zorunda. Sara Ahmed, bu savaşa ilişkin yazdığı yazıda “oyunbozan dayanışma”yı şöyle tanımlıyor:

“Karşılaştığımız şeylerle yüzleşme­miz için gereken dayanışma.

Böylesine bir dayanışma soyutlan­mış ve güvenli olmamalı, insanın içini hiçbir şey yapmadan rahat­latmamalıdır. Dayanışma içinde olmamızın nedenlerini, şiddeti, acıların maddi gerçeklerini, süre­gelen sömürge işgalini ve devlet ırkçılığının vahşetini bilincimizin önünde tutan bir eylem ve dikkat çağrısı olmalıdır.”

Peki hangi hakikat? Sara Ahmed bu hakikate “oyunbozan gerçeği” diyor ve onu da tanımlıyor:

“Ortaya çıkarmak istemedikleri şeyler.

Şiddetin kapalı kapılar ardında nasıl kaldığını, şikayet ettiğinizde veya protesto ettiğinizde neler ol­duğundan öğreniriz. Bu gerçekleri sadece kendimizden çıkarmakla kalmayıp aynı zamanda kurumlar­dan da çıkarmak için çalıştığımızda iş üstündeki ‘oyunbozanlar’ oluruz. Eğer gerçek, bir kurumun itibarına zarar veriyorsa, zarar verme konu­sunda istekli olmalıyız. Ben buna ‘oyunbozan taahhüdü’ diyorum.”

2500 yıl önce Antik Yunan şairi Eskulus’un söylediği tahmin edilen “Savaşta verilen ilk kayıp hakikat­tir” sözü geliyor aklıma. Öncelikle -ne acı ki- yerlilerin bitki, eşya veya hayvan olmadığı, insan olduğu ve eşit olduğu hakikatini tekrar hatırlatmamız gerekiyor dünyaya. Hatta biraz daha “ileri giderek” ve artık “fazla olarak”, gerçek bir oyunbozan gibi, oyunbozan ger­çeklerini oyunbozan dayanışma­sıyla hatırlatmamız gerekiyor.

Belki o zaman yaşarız bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine.