Siyasal İletişim Uzmanı
sinemsiklon91@gmail.com
“Zeytin yerine kömür yemeyeceğiz.” Bu söz, yalnızca bir direnişin değil; aynı zamanda toprağa, doğaya ve geleceğe sahip çıkma mücadelesinin kısa ve özlü gerekçesi gibi. Türkiye’nin dört bir yanında yükselen ‘Toprağımızı Vermiyoruz’ haykırışı, sosyal demokrasinin bu topraklarda yeniden kök salması için bir çağrı.
Türkiye’de her sabah yeni bir çevre krizine uyanmak artık sıradanlaştı. Ama bu, alışılacak bir şey değil. Maden için kesilen ormanlar, enerji projeleriyle kuşatılan meralar, zeytinliklerin üstüne çöken betonlar… Ayvalık’tan Hopa’ya, TBMM önünden Fethiye’ye kadar uzanan bu itiraz hattı, artık sadece yerel bir mesele değil; hepimizin meselesi. Çünkü mesele yalnızca zeytin değil. Mesele, nasıl bir kalkınma ve kimin için bir gelecek istediğimizle ilgili. Tam da bu yüzden bu isyan, sosyal demokrasinin sahipleneceği en hakiki mücadelelerden biri.
Sosyal demokrasi toprağa ne der?
Sosyal demokrasi, emeği öncelediği kadar yaşam hakkını da savunan bir ideolojidir. Adil bölüşüm yalnızca gelirle sınırlı olamaz; çevresel adaletle de desteklenmeli. Toprak, hava, su gibi ortak varlıklar üzerindeki baskılar büyürken, sosyal demokrat politikaların bu alanlara müdahil olmaması, halktan uzaklaşması demek olur. Toprağın metalaşmasına, halkın yaşam alanlarının şirket çıkarları uğruna feda edilmesine karşı durmak, sosyal demokrasinin asli görevi. Çünkü “sosyal” sözcüğü, doğrudan topluma ait olanı, “demokrasi” ise halkın iradesini ifade ediyor.
TBMM’de gündeme gelen “Süper İzin Yasası” gibi düzenlemeler sermayeye geniş imtiyazlar tanırken halkın yaşam hakkını hiçe sayıyor. Kamulaştırma tehdidi, ÇED muafiyetleri ve “kamu yararı” maskesiyle sunulan bu uygulamalar, neoliberal kalkınmacılığın en otoriter haliyle karşımıza çıkıyor. Sosyal demokrasi ise bu baskının panzehiri olabilir: halkçı, katılımcı ve doğayla uyumlu bir planlama anlayışıyla.
Bu yalnızca bir çevre meselesi değil
Toprağını savunanlar sadece çevreci değil; aynı zamanda anayasal hakkını, geçim aracını, yaşam kültürünü savunuyor. Ayvalık’ta köylü kadınlar, Fethiye’de balıkçılar, Hopa’da gençler, Ankara’da şehirli emekçiler aynı taleple bir araya geliyor: “Toprağımızı vermiyoruz!” Bu sadece çevre değil, aynı zamanda sınıf meselesi. Çünkü toprak, büyük şirketlerin değil, üretici köylünün; taşeronun değil, yurttaşın hakkı olmalı.
Sosyal demokrasinin görevi, bu mücadeleyi ‘marjinal çevreci çıkışlar’ olarak küçümsemek değil; tersine, halkın siyasal iradesinin sesi olarak görmek olmalı. Unutmayalım: bugünün çevre direnişleri, yarının toplumsal demokrasi hareketleridir.
Sosyal demokratlar ne yapmalı?
Sosyal demokrat belediyeler ve siyaset aktörleri, çevreye dair projeleri yalnızca “yeşil alan artışı” gibi teknik göstergelere indirgememeli. Yerel halkla birlikte, katılımcı çevre politikaları üretmeli. Zeytinliklerin etrafına maden ruhsatı verilmesine karşı çıkan platformlarla dayanışma içinde olmalı. Meclis düzeyinde ise bu yasa teklifine karşı daha aktif ve görünür bir muhalefet şart.
Sosyal demokrasi yalnızca kentli modernliğe yaslanmamalı; kırsalı ve doğayı da içine alan bir halkçılıkla güçlenmeli. Bugün “toprağını vermeyen” kadınlar, gençler ve çiftçiler sosyal demokrasinin potansiyel seçmeni değil; doğrudan yol arkadaşı. Onlarla bağ kurmak, yalnızca politik bir tercih değil; etik bir sorumluluk.
Mücadele sadece direnmekle değil, üretmekle büyür
Sosyal demokrasi, yasa teklifine sadece “hayır” demekle kalmamalı; aynı zamanda “nasıl bir kırsal yaşam istiyoruz?” sorusuna da yanıt getirmeli. Ekosistemi koruyan, tarımsal üretimi destekleyen, gençleri köyde tutan, kooperatifleri teşvik eden modeller geliştirmeli. Geliştirdiği bu modelleri, masa başında değil; halkla birlikte tasarlamalı. Ekolojik anayasa talebi de sosyal demokrasinin güncel hedeflerinden biri olmalı. Çünkü doğanın hakkı olmadan insanın hakkı da olmuyor; olmuyor işte!
Son söz yerine: Bu topraklar hepimizin
‘Toprağımızı Vermiyoruz’ hareketi, bugün Türkiye’de halkın siyasal karar alma süreçlerinden dışlandığı, yaşam alanlarının piyasa lehine yok sayıldığı bir dönemde vicdani ve tarihsel bir çığlık. Bu çığlık sadece doğa için değil; eşitlik, adalet ve özgürlük için atılıyor. Yani, sosyal demokrasinin tam kalbinden konuşuluyor.
O yüzden bu mücadeleye destek olmak yalnızca çevrecilik değil; demokrasiye, emeğe ve haklara sahip çıkmak demek. Sosyal demokratlar da bu çağrıya kulak vermeli. Çünkü toprak konuşuyor. Hem de yüksek sesle. Duyan için de, duymayan için de söyleyelim: O sesi duymadan bu topraklarda siyaset yapılmaz.