tansu

Tansu Özcan – Şafağın Söktüğü Yerde

Tansu ÖZCAN
Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi,
Doktora Öğrencisi ozcanntansu@gmail.com

Birçoğumuz sadece karmaşa içinde hissediyoruz. Nereye gidiyoruz? Bizi bekleyen ne? Bu soruların yanıtları genellikle bizi endişeden korkuya götürecek yolun taşlarını döşer. Oysa ki mesele umut etmeyi öğrenmektir. İnsanı hikayesini yazması için teşvik eden, onu tarihin hangi durağında olursa olsun harekete geçiren güç umuttur. Bu ahvalde onu öğrenmek için sözcüklere, felsefeye ve pek tabii sanata başvururuz.

Theodore Gericault, insanın bu ortak ihtiyacını sezmiş, tanık olduğu trajedinin, şafağın söktüğü anını resmetmeyi seçmiş bir sanatçıdır. Olay Fransa’nın denizaşırı toprakları sömürgeleştirme faaliyetlerini hızlandırdığı 1800’lerde geçer. Medusa isimli bir Fransız fırkateynin Moritanya açıklarında kayalara oturmasıyla trajediye dönüşür.

Medusa’da herkesi alacak kadar sandal olmayınca sal yapılmasına karar verilir ve sandallar tarafından kıyıya çekilmesi planlanır. Ancak okyanusta işler beklenildiği gibi gitmez ve salı çeken ipler bir bir kopar. 150 kişinin bindiği saldan, 13. günde sadece 15 kişi kurtarılabilir. Yolcuların kimi fırtınaya, kimi açlığa, kimi huzursuzluğa, kimi umutsuzluğa yenik düşer. Gericault, yolculuğun 13. gününe varan pek çok anı resmedebilirdi. Ama o geminin kayalıklara oturması, Argus adlı geminin salın yanında belirmesi ya da kazazedelerin gemiye binme anları gibi olay örgüsünde bulunan herhangi bir an yerine, Argus’un ufukta belirdiği anı tercih ediyor. O an, umudun eyleme geçiren itici gücünü o başıboşlukta temsil etmesi bakımından çarpıcı. Asırlar önce veyahut bugün insan ne zaman ki belirsizliklerle kuşatılsa o eyleme gücünü hatırlaması seçiminde önemlidir.

“Korkmanın üzerinde durur Umut, ne onun gibi pasiftir, ne bir Hiçliğe kapanmış.”

Kazazedeler umut ettiklerini bilir ancak ulaşıp ulaşamayacaklarını bilmez haldedirler. Aynı şekilde, milyarlarca yıl evvel, insanın Afrika’dan dünyanın en ücra köşelerine başlayan yolculuğu da bilinmezlerle doluydu. Umut insanları genişletir. Olanın içindeki potansiyeli görme imkanı sunar. Böylece dünyaya yardımı olacak şeyi bizzat dünyada arama yolculuğunu başlatır. İnsanın hikayesi buna dair gördüğü düşlerin toplamından ibarettir. İçindeki kötüye razı gelmeyen sese kulak verdiğinde, şimdiye kadar başına gelenden daha iyi bir yaşama dair düşlerle dolu olduğunu görür. Her insanî yönelim, ister yanlış olsun ister doğru, bu temele dayanır, der Umudu dert edinmiş düşünür Ernst Bloch. Öyle ki, “Sahtekarlığın bile, etkili olabilmek için, yaltaklanıp tahrif ederek uyandırdığı umuda dayanmak zorunda olması da bundandır.” Bu temeli kâh kamusal kâh öznel manzaralarıyla ortaya çıkarabilmek ve içindeki yanlışı arındırabilmek için nesnel eğilimleri ve öznel yönelimleri birlikte ele almak gerekir. Bu şunun için gereklidir; aldatıcı umudu ifşa etmek ve sahici umudu kuvvetlendirmek… İnsanı güçten düşüren umudu ayıkladığımızda, somut umuda korkuyu en güçlü biçimde alt edebilecek alan tanımış oluruz.

Küresel popülizm çağında aldatıcı umuda dikkat kesilmek daha da önemlidir. Post-gerçek politikalar öteki düşmanlığını, en hafif ifadeyle, derinden, sarsıcı ve ezici güç olarak beslerken, bir yandan da fantastik vaatlerle taraftarlarını alanda tutmaya çalışır. Modern toplumun temellendiği değerlerin aşındırılması sonucu dipsiz krizler kuyusunda yalnız kalan insanın bu vaatlere tutunması, günü kurtaran bir iyimserliktir. Eleştirellikten uzak, bilime cephe almış her türlü popülist söylemin ‘çıkar’ kaygısıyla yarattığı uyumun geçiciliğini karşılar iyimserlik.

Oysa içinde bulunduğumuz çok kutuplu, otoriteryen ve her türlü duruma uyum sağlayan akışkan zamanda geçer akçe haline gelen utanmazlığın yol açtığı bir dizi yıkıma karşı ancak umut bir direnç hattı oluşturabilir. Çünkü “Umut, iyimserlikle aynı şey değildir. Bir şeyin daha iyiye gideceğine olan inanç değil, fakat sonucu nasıl olursa olsun, bir şeyin anlamlı olacağına dair kararlılıktır.”[1]

Hatırlamak

Eski toplumun çöküş zamanlarında iktidar olanlar kendileriyle birlikte her şeyi aşağı çekmek isterler. Yeni yaşamı bitap düşürerek kendi can çekişmesini aslî kılmaya çalışırlar. Varoluşsal krizini topluma mâl etmesi kalabalıklar arasında izinin sürülmeyeceğine duyduğu inançtan kaynaklanır. Ve yeterince aramızda dolaştıktan sonra kendisini tekrardan kürsüye çıkaracak alkışların peşine düşer.

Çöküşten bir umut yaratabilmek için insanı dara düşürenlerin, darda kalanların elinden alamadıkları tek şey seçim özgürlüğüdür. Günün sonunda bir şeylerin anlamlı olabileceğine dair özgür bir seçim gerçekleştirebilmemiz için hatırlamamız gerekir; bize savaştaki bir figüran ya da kafesteki başrol oyuncusu olma dışında seçenek sunmayanları. Ardından müzakere edilemez değerleri tozlu raflarından indirmemiz, önceliklerimiz konusunda ve evrensel düzeyde neyin daha önemli olduğu gibi soruları netliğe kavuşturmamız gerekir. Aksi halde ‘popülizm ve reelpolitiğin dalkavukları olma’ riskini göze almış oluruz.

O zaman ilk seçimimiz umut ve umutsuzluk arasındadır. Nihayetinde umut sonunda ortaya çıkacak olana yöneliktir. İki boyuttan söz edebiliriz burada; harekete geçme ve sonuç. Biri olmadan ötekisi zaten olmayacağı için sirkeleşen günü seyreltmekle işe başlayabiliriz. Umut bize politika oluşturmada yenilikçi çözümler önerebilir. Adaletin, özgürlüğün, eşitliğin, insan haklarının prompterden akan kelimeler olmadığını hatırlatır ve kamusal atalete deva olabilir.

Yürümek

Hatırlayan insan yola düşer. Basit bir yürüyüşün koskoca ulusu savaşmadan nasıl özgürleştirdiğine tanıktır. Basit bir yürüyüşün muktedirlerin maskesini nasıl düşürdüğüne tanıktır. O artık başka türlü yaşam tahayyülünü önce talep eden sonra da onda ısrar eden politik öznedir. Yürüyüşün özündeki tekrar ve yeknesaklığın muazzam gücünü bilir. Bu gizil güç ise zamanla işgalciyi çaresiz bırakan bir iddiaya dönüşür.

Yürüyen her adımıyla yeni bir sınırı aşar. Ancak bunun için umudu içinde taşıyan yürüyüşün farklı siyasal ve toplumsal grupların desteğine ihtiyacı vardır. Temel değerlerden yoksun bir toplumda hoşnutsuzların aynı yola çıktığı görülür. Nihayetinde adaletsizliğin, yolsuzluğun, vasatlığın kıskacında bir ülkede yürümek bütün bunlara sembolik de olsa bir dur demek anlamını taşır.

Yakın tarihimizde ana muhalefet partisi lideri Kemal Kılıçdaroğlu’nun gerçekleştirdiği Adalet Yürüyüşü, bu sembolizmin ilk durağı olarak düşünülebilir. Bir kurtarıcı olarak değil, yolcu olarak attığı ilk adımda kendi tikelliğini aşma gayreti, bugün kurulan masada da hissediliyor. O günden bugüne katmerleşen kriz karşısında ortaklığı ve kamusallığı yeniden tanımlamak, birlikte yaşamanın imkanlarını belirlemek güç bir görev. Ve fakat sadece takım elbiselilere bırakılamayacak kadar güç bir görevin toplumun belli bir kısmına hitap eden masaya ya da masalara da bırakılması abesle iştigal etmek olur ki buna kimsenin gücü olduğunu sanmıyorum.

Medusa’nın Salı tablosunda, beyaz bez parçasını sallayan kişi bir Zencidir. Sanatçının Fransız sömürgeciliğine karşı bir tavrı olarak yorumlanır bu tercihi. Yaşamda ısrarını sahiplerine bırakmayacak kadar tutkusu ilk bakışta göze çarpar. Herkesten coşkulu sallar bez parçasını. Demokratik siyasetin can ve ruh bulması için o ısrarla, o tutkuyla, o coşkuyla başlarsak her yeni güne seçimi anlamlı kılabiliriz. Umut olağan yaşamlarımıza dönme talebini dolaşıma sokar. Böylelikle homurdanan insandan muhabbet eden insana geçiş yapabiliriz. Nasıl bir ülkede yaşıyoruz? Yaşamak istiyoruz? Bizi bir arada tutan değerler ne? Biz sordukça mecburiyetlerin bağı gevşer. Ne kurtaran vardır ne kurtarılan. Görevler ve sorumluluklar vardır. Ancak bunun farkında olan biri Zencinin ataklığına sahip olabilir. Asılır yaşama.

Umut ilkeli bir amaç uğruna çalışmaktan gelir. Cumhuriyetin ikinci yüzyılında umut ilk seçimimiz olursa, sandık sembolik ikinci durağımız olacaktır.


[1] Çek şair, oyun yazarı ve devlet adamı Vaclav Havel (1936-2011)