196296

Söyleşi: Mehmet Durakoğlu

Arkadaşımız Ece ÖZTAN’ın İstanbul Barosu Başkanı Mehmet DURAKOĞLU ile yaptığı söyleşi

Ülkemizde kronik bir adalet sorunu var. Adalet sorunu, eşitlik ve özgürlük sorunu ile doğrudan bağlantılı. Bu anlamda yalnızca yargısal alanda değil, her türlü toplumsal işbirliği ve mutabakatın zeminini ortadan kaldıran bir adalet krizinden bahsediyoruz. Sosyal, kurumsal,politik, hukuksal tüm yönleri ile adalet ihtiyacını tartışmak istiyoruz. Bu nedenle bu sayımızın dosya konusunu “adaletin her hali” olarak belirledik. Adaletsizlik yalnızca siyasal hayatı değil, toplumsal ilişkilerimizin her alanını derinden sarsıyor. Bireysel dünyalarımızı, ruh hallerimizi, yapabilirliklerimizi ve potansiyelimizi de kemiriyor. Bu adalet krizini siz deneyimli bir hukukçu olarak nasıl tanımlıyorsunuz?

Ben uzunca bir süredir “yargı krizinden” söz ediyorum. Adaleti sağlamasını beklediğimiz yargıda uzunca bir süredir kriz yaşıyoruz. Tarihimizin “özel dönemlerine” özgü bu gerçeklik, şimdilerde yeniden uç verdi.

Yaşadıklarımın bana öğrettiği bir şey var: Biz toplum olarak adalete ilişkin bir bilinç taşımıyoruz. Hukuk bilincimiz yetersiz… Toplumun adalet talebi yok bu ülkede… Toplum siyasal iktidara talip olan partilerden adalet talep etmiyor. Bertolt Brecht “ekmek gibi su gibi gereklidir” diyor adalet için… Bizim toplumumuzun ekmek ister gibi, su ister gibi, aş ister gibi, iş ister gibi talep etmesi gerekiyor adaleti… Toplum önderlerinin bu bilinci kazandırmalarının ne denli önemli olduğunu acı deneyimlerle yaşayıp yaşatıyoruz.

İnsanca yaşamın abecesi sayılan adalet duygusunun kişilerin iç dünyasındaki varlığı yetmez. Adalet, toplumsal yönetimin kılavuzu olmak zorundadır. Terazinin denkleştirilmesi çabalarından vazgeçerek, taşıdığımız ağırlığı bir kefeye yüklediğimizde, konjonktürel olarak sağladığımız “başarı”, bumerang gibi dönecektir. Yargı bağımsızlığı bu anlamda yaşamsal bir öneme sahiptir. Yargı bağımsızlığı onurlu yaşamak demektir. Hukuk güvenliğidir yargı bağımsızlığı… Alnı ak, başı dik olan insanın alnı ak, başı dik dolaşabilmesi demektir. Sabah saat 06.00’da kapı çalındığında gelenin sütçü olduğundan emin olmaktır yargı bağımsızlığı… Üstelik bu sorun, salt yargıcın, savcının, avukatın değil, belki de adliyeye hiç yolu düşmemiş olan kişilerin de sorunudur. Ancak adalet talep eden ve bu bağlamda yargısının bağımsızlığını ekmek, su gibi arayan toplumlar, hukuku buldukları için insanca yaşamayı hak eden ülkelerin halkı olabiliyorlar.

Tamam biliyoruz; Montesqeo’dan bu yana siyasal iktidarlar kendilerini hukukla sınırlamak istemiyorlar. Oysa bir bilseler ki, kendileri için asıl güvence hukukun kendisidir. Adalet bizim için bir “ideal”dir. Reel politik ideal ile çelişebilir. Biz ise adaleti reel politiğe feda edemeyiz. Bütün mücadele özü itibariyle, reel politik davranışları ile ideal arasındaki farkı kapatmaya yönelik mücadeledir.

Adaletsizlikler karşısında demokrasi adına “mücadele” dışında başka bir tılsımlı çözüm yok. Mücadele edeceğiz.       

Yargısal düzeyde görünür olmasına rağmen, politik, toplumsal düzeyde ağır sonuçları olan sarsıcı süreçler var. Osman Kavala, Selahattin Demirtaş davaları örneğin. Bu davaları, bu derin adalet krizi içerisinde nasıl görüyorsunuz?

Yargı krizlerinin en belirgin özelliklerinin başında, insan hakları mücadelesinin yapılmasındaki zorluk geliyor. Terazinin kefesine adaletin ağırlığını yüklemek yerine, erk sahibi olmanın verdiği gücün yüklenmesindeki temel amaç, hak temelli mücadeleleri zorlaştırıyor. Adaletin “herkes için” olması gerekirken, ayrımcılık suretiyle “bazılarının” elinden bu ideali almak, güç sahipliğinin göstergesi olabiliyor. Bu uğurda anayasa hükümleri veya altına imza attığınız uluslararası sözleşmeler görmezden gelinebiliyor.

İnsan hakları mücadelesinin en temel özelliği, ayrım gözetilmeksizin her ihlalin üzerine gitmektir. Bu mücadelenin tek kılavuzu da, hukukun kendisidir.

Bu bağlamdan bakınca Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş için ikincil tümcelerle, sorun irdelemenin gereği kalmıyor. AİHM’nin verdiği kararlara “uymak zorunda” olan bir anayasal devletin başka bir seçeneği yoktur ki, ikincil tümceler kurulabilsin. Hukuku ideolojik yaklaşımlarla eğip bükmemeliyiz.

Bir diğer kronik adalet krizi de “Bu Suça Ortak Olmayacağız” Bildirisi’ne imza atan Barış Akademisyenlerinin maruz kaldığı adaletsizliklerle ilgili. OHAL Komisyonu seneler sonra red kararı verdi. Bir yandan da AİHM süreci işlemeye başladı. Barış Akademisyenleri davalarına ilişkin olarak geçen süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Adalet Akademisyenleri için de aynı bakış açısı sergilenebilir. Bu bağlamdaki süreç, AİHM’nden dönecektir, buna içtenlikle inanıyorum. Ama sorunuzdaki şu OHAL İnceleme Komisyonu’na değinmek gerek… KHK hükümlüleri için getirilen ve giderek yaygınlaştırılan bu komisyonun kurulmasında Venedik Komisyonu’nun ve AİHM’nin de stratejik hataları olduğu inancındayım.

Anayasanın açık hükmüne göre, idarenin her türlü eylem ve işlemlerinin yargı denetimine bağlı olmasına karşın, salt bu bağlamdaki işlemlerini yargı denetiminden kaçırmak için kurulmuştur bu komisyon… Hukuk terminolojisindeki diliyle, yurttaşların “adalete erişimi” engellenmiştir. Çok sınırlı sayıdaki başvurunun kabul edilmiş olması, kabul edilenlerin bile göreve dönemedikleri, bunca yıl sonra idari dava süreçlerinin kesinleşmediği, AİHM sürecinin çok kişi için başlayamadığı düşünülürse, kurumun amacı da anlaşılacaktır.

Hukuksuzluk kendi kurumsallıklarını oluşturuyor. Hukuk tarihi ise bu kurumsallıkların hiç birisinin geleceğe taşınamadığını anlatıyor.

Bir iktidar değişikliği durumunda, adaleti tesis etmek, özellikle yargı ve bürokraside adaleti tesis edecek mekanizma ve siyasi kararlılığı ortaya koyanları nasıl süreçler bekleyecek? Nasıl yeniden adalete güvenmemiz mümkün olacak? Nasıl onaracağız tüm bu yaraları?

Onarım sürecinin kolay olmayacağını biliyorum. Yaşadığımız süreçte kaybettiğimiz değerlerin yeniden kazanılmasında zaman faktörüne gereksinimimiz olacağının da farkındayım. Ama deneyimlerim beni yanıltmıyorsa, bir iktidar değişikliğinde kısa süreçte, ciddi bir mesafe alınacaktır.

Bu ülke, onarım süreçlerini yakın geçmişinde birkaç kez yaşadı. İdeal sayılabilecek onarım süreçleri geçirmese, genellikle tepkisel düzenlemelerle yetinse de “sınırlı başarılar” bile bir ölçüde sorunu çözebilmişti. Bu noktada pek çok parametre devreye girecektir.

1970’li yıllarda; Milliyetçi Cephe Hükümetleri döneminde o dönemin “komünizm propagandası” sayılan TCK 141. Maddesinden açılan dava sayısı, daha sonra gelen CHP azınlık hükümeti dönemindekinin 10 katından fazlaydı. Oysa o davaları açan savcıların isimleri ve sayısında hiçbir değişiklik yoktu.

Geçmişin verdiği bir başka ders de “güven” kavramıdır. Değişimin doğuracağı yeni atmosfer, güven yaratırsa, yazılı değişiklikler gerekmeden de bir mesafe alınabilir.

Şimdi karşı karşıya olduğumuz sorun köktenci çözümler için bize ders veriyor gibi… Tepkisel olmaktan uzaklaşan, jüristokrasi tuzağına düşmeden ve vesayetten uzak çözümlere olan zorunluluğumuz bizi “objektif yaklaşımlara” yönlendirmelidir. Bu dönemde en çok arayacağımız kavram “liyakat” olmalıdır. Çünkü kaybettiğimiz en önemli değer bu oldu.

Bir kehanet değildir, hukuksuzluğun geleceğe taşınamayacağını iddia etmek… Taşıyamazlar.