WEBSITE_DEC_Year-End-Policy-Notes_Sportswashing_HRF

Serkan KAHYAOĞLU – Kirli Otorite Bizi Sevmedi Biz de Onu

Serkan KAHYAOĞLU
Klinik Psikolog
serkan.kahyaoglu@porta.com.tr

Doğduğumuz andan itibaren güvenli bir otorite figürüyle bağ kurma, onun koruyuculuğu ve rehberliğinde ilerlemeye ihtiyaç duyarız. Ancak ne yazık ki birçok insanın yaşamındaki otorite figürleri bakım verme sorumluluğunu alabilecek olgunluk ve beceriyi edinememiş olabiliyor. Buna bağlı olarak da ilgisiz, ihmalkar ya da baskıcı sahte kirli otorite figürlerine dönüşüyorlar. Sadece çocuk bakımında değil yaşamın her anında otorite kisvesi altındaki kişi ya da mekanizmalar/örgütler; yetersiz, sorumluluk almaktan kaçan, olgunlaşamayan ve kendilerine bir şekilde otorite oldukları zannedilerek verilen güç ve imtiyazlarını sadece kendi kaygılarını, hazlarını gidermek için kullanan yaramaz, bencil “kirli, sahte, çıkarcı otoritelere” dönebiliyorlar.

Kısaca siz çocuklarını sevip koruması, büyütmesi gereken ebeveynler görmeyi beklerken yetişkin görünümlü büyümemiş mızmız bireyler görüyorsunuz. Ya da kuralları uygulayacak ve düzeni sağlayacak yöneticiler beklerken kuralları ve düzeni kendi çıkarları için kullanan devlet/şirket/parti yöneticileriyle karşılaşıveriyorsunuz. Haberde güvenilir otorite diye düşündüğünüz mecralar birdenbire gerçek ötesi (post truth) manipülasyonlarıyla size bir başka kirlenmiş otorite örneği sunup sizi kandırıveriyorlar. Kirli otorite, bazen dolaylı bazen doğrudan bir şiddet kullanarak, bize kendisi için kendi gerçeğini dayatıyor, empoze ediyor. Özetle, otorite diye güvendikleriniz sizi kullanan, korkutan, sindirmeye çalışan otoriterler oluveriyor. Tüm bunlar insanlara ve dünyaya güven duygumuzu öngörü yapabilme becerilerimizi incitiyor. Çünkü kirli/sahte otorite diye adlandırdığım otoriter tutum; insanın özgür bir birey olarak soru sorma, düşünme, isteme, itiraz etme, uyum sağlama, dayanışma kapasitesini yani “kendisi gibi olma” sorumluluk ve becerisini elinden alır. Aslında bakarsanız insan, yaşamının ve tarihin her döneminde kirli otoritenin dayattığı güçle mücadele etmek zorunda kalmıştır. Neden mi? Ruhumuzun bir yanı korkup sinerken diğer bir yanı hınzır, özgür bir çocuk merak ve arzusunu temsil eden yaşama sevinci ve insan onurudur. Bu mücadelenin birkaç örneğini otoriterliğin ruhumuza ettiklerini göstermesi açısından sunmak isterim. 

Otoritenin yumruğuyla uyanmak

Ankara’nın bir gecekondu semtinde soğuk bir aralık sabahında okul için hazırlanan 17 yaşındaki genç dedesinin anneannesinin yüzüne attığı yumruk sonrası araya girer ve dedesini iter. Yaşlı kadın bir köşede korkmuş, sinmiş küçük bir kız çocuğu gibi ağlarken genç ısrarla “neden vurdun ona, sen ne biçim bir adamsın” diye bağırmaktadır. Dede küfürler eşliğinde şiddetinin açıklamasını yapar: “…. yaptığımın kadını benden habersiz neden tencere tavacılara senet imzalarsın. Nasıl ödeyeceğim ben şimdi bunu?!!!”

Birkaç satırda fiziksel, duygusal, sözel, sosyal, ekonomik şiddeti görmek mümkün. Üstelik ne yazık ki kuşaklar boyu içerik değişse de deseni değişmeyen bir süreç kuşaktan kuşağa geçerek devam ediyor. Dedenin kontrol etme hakkını, yetkisini “erkek, para kazanan, evin reisi” olmaktan aldığını düşünebiliriz. Bu anti-demokratik ve gayet kontrol odaklı hiyerarşik güç statüsü kendine atfettiği yetki ve güçle “otoriterlik” sergilemektedir. Anneannenin belki daha düzgün, rahat yemek yapmak için ve kim bilir küçük bir umutla bu düşüncesi için takdir alabileceğine ilişkin düşüncesi ne kadar başkalarına -kirli otoriteye- odaklı değil mi? Öyle ki, cezalandırıldığı davranışı bile kirli otoriteye yaranmak için yaptığı bir eylemin sonucu.

Evden sonra okulda kirli otorite

Şimdilerde ne kadar geçerli bilmiyorum ama benim ilkokul yıllarımda “tembeller ve çalışkanlar kümesi” diye sınıflarda öğretmenler ayrımcılık yapardı. Öğretmen, örtük olarak -yine bir kirli otorite gücü kullanarak- “bakın ben iyiyim, çalışkan öğrencilerim var, onlar başarıyor ama tembellerin kendi sorunu” diyerek bir tür oyunla kendini kurtarırdı. Hatta birçok yetersiz öğretmenin tıpkı yetersiz yöneticiler gibi -otoriterliklerine bahane bulmak- için “tembel, aptal öğrencilerin çalışanların hep kendisine denk geldiğini bu yüzden de onları sürekli kontrol edip, cezalandırmak zorunda kaldığını” duyarız. Otoriterliğin en önemli özelliklerinden biri mutlak iyi-kötü ayrımları yapmasıdır. Ona karşı, ona rağmen, onunla uğraşan, maruz kaldığı kötüler ve ona biat eden, onunla olan, koşulsuz şartsız onun yanında olan iyiler vardır.

Güçler hiyerarşisi

Her otorite güç ve/veya kaynakları kullanır. Kullanım şekline göre kapsayıcı, bilge, destekleyen koruyan bir uzmana, yöneticiye, üst bakışa (süpervizöre) ya da beceriksiz, çıkarcı, ayrımcı zalim bir otoritere dönüşebilir. Otoriterlerin bir diğer özelliği başka bir zalime bağımlı olmasıdır. Bu şekilde otoriterler aşağıdakilerini ezerek yukardakilere biat ederek bir güç hiyerarşisi sırlamasında yerlerini alır. İdealize edilen ise en yukardakidir. Yukarıdaki örnekte evde karısını döven dede iş yerinde yöneticilerine karşı yaşamda, ekonomik statüsüne göre, büyük ailedeki sırasına bağlı olarak otoriteye kayıtsız -şartsız boyun eyer.

Gücün kullanımı, adalet duygumuzu ve yaşamı değerlendirmemizi doğrudan etkiler. Claude Steiner, “Gücün Öteki Yüzü” kitabında güçle ilgili yanlış inanışları sıralamıştır[1]: Buna göre bazı insanlar, “eşit güce sahip olduklarına” inanırlar. Oysa yaşımız, bulunduğumuz coğrafya, konum, değer yargıları ve daha farklı birçok etken insanların eşit güce sahip olmasını engeller. Bu noktada büyük otoritenin, devletin, devletler üstü gücün ama ondan önce ve yaygın olarak her bir bireyin eşitlikçi tutumun yararını bilen bir etik anlayış geliştirmesi değerlidir. Yoksa en basitinden çocukların büyümesi mümkün olmaz.  Steiner’e göre insanların güçle ilgili ikinci yanlış inanışları “insanlar temelde güçsüzdür” inanışıdır. Oysa insan da tüm canlılar gücü yaşamda kalma arzusuyla doğar ve yaşar. Bu arzu psikolojide yaşam, nefes, sevgi ve aşkın sembolü olan “psişe” kavramıyla adlandırılır. Psişe kavramı, yaşam, nefes ve özellikle aşk-sevgi oldukça insanın güç üretebileceğine işaret eder.  Öyleyse insanın güçsüzlüğü güç üretim kaynaklarına mesafesiyle doğru orantılıdır. Sanırım tam da bu nedenle otoriter yöneticiler, ebeveynler aşk ve sevgiden ya çok az bahsederler ya da aşkın, sevginin farklı türlerini yasak etmeye çalışırlar. Son olarak Steiner “insanların kaderleri ve yaşantıları üzerinde mutlak güce sahip oldukları” gibi bir yanlış inanışa sahip olduklarını belirtir. Bu inanç kişiyi her şeye kadir olduğuna, dünyadaki en değerli varlık olduğuna ve diğer canlıları, dünyayı, doğayı göz ardı etmesine yol açabilir. Otoriterlerin en çok beslendikleri yanılsamalardan biri de budur. Kirli ve sahte otorite bu nedenle, dayanışan, örgütlenen, gerçekle yüzleşip eşitlikçi bir dağılımı birlikte üretmeyi isteyen insanları sevmez.

Otoriter neden,
nasıl otoriter olur?

Otorite, gücü ve kaynakları kendi uhdesinde tutmak ister; hatta bunu ölümcül bir ihtiyaç gibi hisseder. Peki ama neden? Otoriter insanların en önemli sıkıntısı, paylaşıldıkça kendilerine kalmayacağına inanmalarıdır. Bir diğer önemli nokta kurallara ve liyakata sadık bir düzende kendilerinin başarılı olamayacağından ve aç, güçsüz, yetersiz kalmaktan korkmalarıdır. Bu durum çözülmemiş, yönetilemeyen haset duygusunun bir sonucudur. Haset duygusu psikoterapi odasında olduğu kadar yaşamda da birçok durumu anlamamıza ışık tutar. Terfi aldığınızda, bir başarı elde ettiğinizde içten bir tebrikini alamadığınız yakın arkadaşlarınız olmuştur belki. Birçok insan psikoterapi odasında inkar ettiği hasediyle karşılaştığında nasıl büyük bir yükü gereksizce taşıdığını, kendisine ve başkalarına yaptığı haksızlığı fark eder. Melani Klein, yüzyıldan fazla bir süre önce, haset duygusunu “başkasında olanın bende olmamasına duyulan öfke” olarak çok anlamlı ve işlevsel şekilde tanımlamıştır[2]

Otoriterler büyük bir haset duygusu içinde kıvranırlar iç dünyalarında.  Diğerlerinin en azından birilerinin ondan az, zayıf, fakir ve ona bağımlı olmasını talep ederler. Çünkü sevginin karşılıklı, dayanışmanın ise yokluğu ve varlığı birlikte paylaşmak olduğunu öğrenemedikleri bir kişilik geliştirmişlerdir. Buna bağlı olarak da, kirli otorite başkalarının güçlenmesinden, bilmesinden, uzmanlaşmasında büyük bir endişe duyar. Aşağıdaki fıkrada olduğu gibi, kendisinde yoksa başkasında da olmasın isterler: “İki adam zamanın birinde idama mahkum edilir. Adet olduğu üzere son istekleri sorulur. Birinci adam annesini görmek ister. Kabul edilir ve ikinci adama sorulur. İkinci adam isteğini açıklar: “O, annesini görmesin!!!” Ebeveynleriyle arası bozuk olanların, sevgi/ilgi alışverişini geliştiremeyenlerin otoriter olmalarına şaşmamak gerek.

Otoriterliğin bir diğer kökeni ayrımcılığa uğramış olması ve mutlak kategorilerle düşünmeyi bir yaşam şekli haline getirmesidir. Otoriterler için “makbul vatandaş, hayırlı evlat, doğru insan, namuslu sevgili/kadın, doğru din, cinsel yönelim/tercih, vb…” tanımları vardır. Bunları katı şekilde tek yönlü doğru-yanlış çizgileri içinde tanımlar. Böyle olunca da kaçınılmaz olarak çarpıtılmış, gerçekliği anlamada yetersiz bir değerlendirme sistemine, nur topu gibi kalıp yargılara sahip olur[3].  Bu kalıp yargılar, kendisinden olmayanlara hissedilen duygularla birleşip önyargılara dönüşür. Tüm bunlara bağlı olarak sevgilisini, evladını, yönettiği kişileri, vatanını, milletini, devletini sadece kendi doğrularıyla “kontrol etmem, yönetmem lazım, başka türlüsü kayıp, günah, yanlış olur” inancıyla hareket eder. Tabii ki bu denklemde diğerlerinin düşünceleri, duyguları, istekleri göz ardı edilir, sesleri çıkarsa ezilir, yok edilmeye çalışılır.

Özetle otoriter, alamadığı sevgi ve ilginin açlığını her an hisseder. Uğradığı ayrımcılıkları gücü eline geçirmenin ve ayrımcı davranmasının meşruiyeti olarak görür. Dayanışma ve paylaşmayı bilmediği ve deneyimlemediği için mutlak gücü elinde tutup kontrol etmeyi kendinde hak görür.

Otoriter iklim

Kirli otorite, gücünü kullanırken zaman zaman bizi “güzellikle” kandırmaya çalışır. “Bakın siz de böyle mutlu olacaksınız, sizin iyiliğiniz için, canım sigara/içki sağlığa zararlı, ailenin kutsallığının korunması herkes için iyidir, bu vatan için çalışıyoruz hepimiz, dış mihraklar yapıyor hep bunları, el alem ne der, sana güveniyorum ama etrafa güvenmiyorum” sözleri devlet yöneticilerinden, toplumdan, aile bireylerinden sık duyduğumuz sözlerdir.  Bunlar işe yaramadığında ekonomik, sosyal ve son olarak fiziksel güç kullanarak otoriter tutum bizi yönetmeye çalışır. Bunun sonucunda ise bazen bu olumsuz/yıkıcı güce karşı güçle bazen de boyun eğerek karşılık verilir. Her iki durumda da otoriterin tezine tepki ya da pasif uyum söz konusu olduğu için, oyunu kuran ve paradigmayı oluşturan kirli otorite olur.

Otoriter iklim ruhumuzu, zihnimizi taciz eder. Düşüncelerimizi, değer yargılarımızı kontrol etmeye, manipüle etmeye çalıştığı için bize açıktan-örtük “Siz düşünemezsiniz, sizin yerinize, sizin iyiliğiniz için ben düşünürüm” mesajını verir. Çoğu kez birbiriyle ilgisi olmayan olgular bağlantılıymış gibi sunulur. Örneğin İran’da, kadınlar en doğal haklarını istediğinde yönetim “kadınlar saçlarını açarsa İran zayıflar” derken, ülkemizde LGBTİ+ bireylere yapılan haksızlıklardan bahsedildiğinde  “birileritoplumsal düzenimize, ahlakımıza saldırıyor dış güçler bunu tezgahlıyor” klişesiyle karşılaşırız.  Belirsiz şekilde “birileri, bir zamanlar, dış mihraklar” gibi ifadeler otoriter iklimin argümanlarıdır ve biz faniler bunların kim olduğunu pek bilemeyiz.

Otoriter iklim çocukluktan itibaren oluşan baskılarla, otoriterin istediğini yapmazsan iç huzuru bozan bir suçluluk duygusu yaratır. Biri bizi, bizim içimizden izler, yargılar.  Zalim, suçlayan günahlardan başını kaldıramayan iç değerlendirme sistemimiz “vicdanımızın” ayarlarını yönetmeye başlayınca kendi hapishanemizi ruhumuzda yaratırız. Üstelik kendimizden kaçış yoktur. Gittikçe artan bu durum gerçekliğimizi kaybettiğimiz nefes alamadığımız bir ceza girdabı haline gelir. Bu, ruhsal patolojinin acı, elem dolu yüzüdür.

Tam da bu nedenlerle aklını fikrini, ruhunu özgürce kullanmayı tercih eden hiç kimse kirli, sahtekar, baskıcı, otoriteyi sevmez. Eh otoriterler de böyle insanları sevmez.

Ama ve ne iyi ki “Eşkiya dünyaya hükümdar olmaz”:

İyi haber gerçeklerin er geç ortaya çıkma alışkanlığıdır. Steve Taylor “Çöküş” kitabında insanın egosunun oluşmasının sonuçlarından bahseder. İnsan egosu; doğayla birlikte değil doğaya rağmen ve doğayı kontrol etme derdine düştüğünde ayrımcılık, gücün tekelleşmesi ve yıkıcı güç kullanımı başlar. Kitabında uzun süre insan egosunun yıkıcı sonuçlarını anlatan Taylor, sonuç olarak otoriterliğin de insan egosu tarafından yıkılacağını belirtir. Çünkü insanın, yaşamını sürdürebilmesi için dayanışma, paylaşma, birlikte çözüm üretmeyi seçecek kadar akıllı olduğunu düşünmektedir. Sadece akıl değil evrimin de bunu işaret ettiğini söyler[4].  Buna bağlı olarak iyi haber, insan ruhu ve beyni kendini yenileme ve dönüşüp çözüm üretebilme kapasitesine sahiptir. Bu kapasite, yaşamda kalmaya odaklı olduğu için şiddetin, ayrımcılığın bir birey ve toplum olarak sürdürülebilir olmadığını görür. İnsanlar şiddeti, tehdidi, otoriterliği kullanan insanlara belli bir süre tahammül eder ama er-geç onun sevgilisi, evladı, taraftarı olmaktan vazgeçer. Çünkü sürekli bir huzursuzluk hali kimseye iyi gelmez.

Barış, eşitlikçi ve birlikte üretim her zaman daha kolay ve ucuzdur. Ayrıca barışın insan doğasına şiddetten daha yakın olduğuna inanmak bedenimizi, zihnimizi ve ruhumuzu ferahlatır. Zira özgür, kendin gibi olabilmek kendini yeniden yeniden üreten bir kaynaktır.

Bir seçim yapacaksak bunu barıştan, dayanışmadan yana yapmak sorunlara birçok çözümü getiren imeceyi oluşturacağı için hepimizin ruhuna ve ilişkilerine iyi gelir. 


[1] Steiner, C. (2004) Gücün öteki yüzü syf. 46-53. Nobel Yayınları, İstanbul

[2] Klein, M., Çev: Koçak O., Erten Y., (2002) Haset ve Şükran Bağlam Yayınları, İstanbul

[3] Paker, M., (2012) “Psikolojik açıdan önyargı ve ayrımcılık”, Ceyhan., M.A., Çayır, K., (der), Ayrımcılık: Çok boyutlu yaklaşımlar, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, s. 41-52.

[4] Taylor, S., (2005) Çöküş Maya Kitap, İstanbul