2

Rasim ŞİŞMAN – Vasatın Edebiyatı: Kendi Aynasından Bir Murat Kurum Portresi

Rasim ŞİŞMAN
SODEV Başkanı
rasimsisman@hotmail.com

Kanadalı yazar Alain Deneault, bir söyleşisinde vasatlığın iktidarı tartışmalarının merkezine uzmanlığı yerleştir ve şöyle der: “Uzman vasattır. Yetersiz olduğundan değil, fakat düşüncesini onu istihdam edenlerin çıkarları uyarınca formatladığından. Uzman, kendilerini meşrulaştırmak için ona ücret ödeyenlerin ihtiyaç duydukları pratik ya da teorik verileri sağlar.”

Bu ifadeleri gördüğümde aklıma istemsizce (!) AKP’nin İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkan Adayı olarak gösterdiği Murat Kurum geldi. Şüphesiz ki bunda, İstanbul’un bir an önce çözüme kavuşturulması gereken sorunu Büyük Marmara Depremi karşısındaki riskli yapı stoku ve kentsel dönüşüm krizinin çözümünün anahtarını elinde bulunduran “uzman” Murat Kurum söyleminin de etkisi var.

Öyleyse Murat Kurum’un kim olduğuna, geçmiş dönemde yürüttüğü çalışmalara ve açıklamalarına daha yakından ve objektif olarak bakmak faydalı olacaktır. Böylece, kendisinin “Vasatlığın iktidarının yerelleştirilmesindeki bir aktör mü; yoksa gerçekten özgün ve teknokrat bir aday seçeneği mi?”  olduğunu saptamak için nesnel bir portre çizebilmek olanaklı hale gelecektir.

Öncelikle Murat Kurum’un, 22 yıllık AKP iktidarının her fırsatta marjinalleştirerek ötekileştirdiği “diğer yüzde elliyi” can havliyle ve tabiri caizse “tüm tuşlara basarak”, “kapsamaya” çalıştığını görüyoruz. Örneğin, adayı olduğu AKP’nin, bir gecede çıktığı İstanbul Sözleşmesi’nin tartışmaları hala sürerken ve TBMM’de “Kadına Yönelik Şiddetin Araştırılması” için muhalefet tarafından verilen tüm teklifler yine adayı olduğu parti ve ittifak ortağının oylarıyla reddedilirken, seçimde yürüteceği çalışmaları için “Bu hareket, kadın hareketi olacak.” diyebilmektedir. Bu açıklamayı yaptığı kürsüde ise sembolik de olsa iki “bayan” dahi kadrajda yer bulamıyor. Oysa sembolik olarak kadınların da olduğu bir fotoğraf verebilir; kendi mahallesinden oy kaybetmemek adına da gerekirse bu kadınları sansürleyebilirdi. Yalnızca bu örnek üzerinden bile Sayın Kurum’un “kapsayıcılık” meselesine epey çalışması gerektiği ortaya çıkıyor.

Bu noktada, sözde uzmanlık alanı dışındaki konularda belli ki sınıfta kalacak Murat Kurum’un, “kentsel dönüşüm uzmanı” kimliğiyle yaratılmak istenen “teknokrat” imajının arka planına odaklanmak belki de okuyanlar için daha az acı verici olacaktır.

Murat Kurum önce, 30 Ekim 2020’de İzmir’de gerçekleşen ve resmi açıklamalara göre 117 yurttaşımızı kaybettiğimiz depremde “Bakan” kimliği ile yaptığı “Türkiye’ye sesleniyorum, riskli binalarda oturmayalım.” şeklindeki dâhiyane tavsiyesiyle hafızalara kazınmıştı. 2019 yılında imar affına imza atan bir bakan olarak tarihe geçtikten sonraki yıl yaşanan bu depremde yıkık ya da ağır hasarlı binaların 42’sinin ‘imar affı’ almış olduğunu da, yıkılmış veya ağır hasar almış konutlar için verdiği “müjdelerin” henüz yerine getirilmediğini de biz hatırlatalım.

Henüz İzmir’de gerçekleşen depremin yaraları tam olarak sarılamamışken geçtiğimiz yıl 6 Şubat’ta, Murat Kurum’un imza attığı imar affı başta olmak üzere ülkedeki en sistematik ihmaller sonucunda; depremlere direnemeyen kentlerimizi, köylerimizi, insanlarımızı, hayvanlarımızı, gençlerimizi, çocuklarımızı, yaşlılarımızı kaybettik. Kelimenin tam anlamıyla kaybettik. Ancak açıklanan resmi kayıplarla Murat Kurum’un açıkladığı kayıp sayıları birbirini tutmuyor.

Hakkını yemeyelim. Aynı Murat Kurum, tüm yaşananlara rağmen kendisine gelen eleştirilere verdiği “Bizim dönemimizde imar affı çıkmadı, imar barışı çıktı” cevabıyla yetki alanı içerisindeki yaşamsal konulardaki “esas hassasiyetlerini” hesap verebilen ve “şeffaf” bir biçimde gözler önüne sermektedir. Aynı hassasiyet ve şeffaflığı, “Çılgın Proje” Kanal İstanbul’a karşı yapılan tüm teknik ve bilimsel itirazlara verdiği “ama milletimize ister misiniz diye sorduk” cevabında da görebiliyoruz.

Murat Kurum, iyi yönetişimin temel ilkelerinden olan hesap verebilirlik ve şeffaflığı teorik olarak anlamış görünse de, tıpkı kapsayıcılık konusunda olduğu gibi, bu ilkeler üzerinde de çokça çalışmalı gibi duruyor. Ayrıca her iki ilkenin gerçekten gözetilmesi halinde; yetkililerin, eylemlerinden sorumlu tutulacağını da hatırlatmayı bir borç bilirim. İlerde bir gün “affını istese” dahi.

Gelelim bir diğer konuya. Murat Kurum’un bugüne kadar yaptığı açıklamalardan, kendisinin İstanbul bilgisinin çok sınırlı olduğunu gördük. Bu noktadan hareketle, talip olduğu belediyenin iki kere seçilmiş başkanının seçim vaatlerinden biri olarak hayata geçirdiği İstanbul Planlama Ajansı’nın yaptığı araştırma gösteriyor ki İstanbul’da ortalama kira bedeli, asgari ücretin 1,5 katına çıktı. Hem bu gerçek hem de İstanbul’un deprem risklerine karşı tek çıkışının adil, kapsayıcı ve katılımcı bir kentsel dönüşümle yeniden inşası olması konusu birleşince, “Türkiye’ye sesleniyorum, riskli binalarda oturmayalım.” sözlerine karşı; nasıl, hangi parayla ve nerede oturalım sorularını sormamak işten bile değil.

Ne yazık ki kendisi hem İstanbul’dan hem de İstanbul’daki derin yoksulluktan bihaber. Her türlü düzenleme ve torba yasayla kentsel dönüşümdeki neredeyse tek ve mutlak yetkili olduğu tarihlerde, İstanbul’da verilen kira yardımlarının bırakın insan onuruna yakışır barınma koşullarını sağlamasını, hanelerin günlük ulaşım masraflarına ancak denk geldiğini nasıl izah etmek gerekir kendisine? Veyahut izah etmesi gereken bizler miyiz?

Elbette biz yurttaşların, kamusal faydanın talepçisi ve hatırlatıcısı olma sorumluluğu var. Ancak yerel seçim gündeminde en önemli sorumluluğumuz kentlerimize, aynı kenti paylaştığımız hemşehrilerimize, insanlarımıza, yaşamlarımıza karşı olan sorumluluğumuz. Haklarımızdan doğan sorumluluğumuz.

Burada size, Hitler’in Silahlanma Bakanı olarak görev yapan Albert Speer’i hatırlatmak isterim.  Kendisi savaş boyunca, yarattıkları cehenneme giden yolların taşlarını mükemmele yakın bir biçimde döşemişti. Hitler’in tüm hayallerini kusursuz bir biçimde ve sorgulamadan gerçekleştirmiş bir “uzman” yani!  Ta ki, savaşı kaybettiğini anlayan Hitler’in “Madem bu kadar güçlü değiliz o halde Alman halkı yaşamayı hak etmiyor.” diyerek kendisinden ülkedeki tüm tesisleri yok etmesini istediği ana kadar. Speer, Hitler’in aklını kaybettiğini işte o zaman anlıyor ve emrini yerine getirmiyor.

Peki tarih onu nasıl hatırlıyor?

Peki bizler, vasat Speer’lerin vicdanlarında sıkışıp kalacak mıyız?

Peki bizler, kentlerimizi ve geleceğimizi vasatın iktidarını pekiştirmesi için mi inşa edeceğiz?