hand-puts-pink-envelope-into-vote-box

O. Suat ÖZÇELEBİ – Umudun İnşası için “Bu Seçim O Seçim Değil” Diyebilmek…

O. Suat ÖZÇELEBİ
Siyasal İletişim Danışmanı
SİTA Politik Danışmanlık
Genel Müdürü
sozcelebi@sita.com.tr

Yürünecek yolu bekle

Yükü götürene yükle

Tükrüğünü ağzında sakla

Tu diyecek zaman değil

Hamdi Gardaş

Seçime bir aydan az kaldı. Türkiye tarihinin en büyük kırılma noktalarından biri, yine 14 Mayıs günü gerçekleşecek. Tek Parti rejimine son verilen 14 Mayıs 1950 kadar önemli bir tarihle karşı karşıyayız. Ancak bu tarihin ne kadar kritik olduğu ve sonuçları konusunda hala soru işaretleri taşıyan ciddi bir kitle var. Demokrasimizin geleceği açısından özellikle ittifaklar açısından yaşananlar çok büyük bir risk oluşturuyor. Silkinip, kalan zaman içinde bu gidişata dur demezsek, demokrasimizi geri dönülemez bir biçimde kaybedebiliriz.

Resim gittikçe netleşiyor: Ya bu kritik demokrasi eşiğini fark edecek, seçim sonrasının tüm Türkiye için hayati olduğunu kavrayacak ve ona göre davranacağız ya da sıradan bir seçim gibi kim kazandı, kaç milletvekili çıkardık, siyasal konumumu perçinledim mi, geleceğe yatırım yaptım mı dertleri arasında kalacak, ödeyeceğimiz büyük bedeli fark edemeden kampanyalar içinde kaybolacağız.

Bu seçimin temelde demokrasimiz için özel ve kritik bir seçim olduğu gerçeğiyle yüzleşmeyi başaranlar, Cumhuriyetimizin yeni yüzyılında umudun inşası için gönül rahatlığıyla yola çıkabilirler. Üstelik bu seçimde inşa edecekleri umut için parola da çok uzun zamandır belli: Bu seçim o seçim değil…

Artık hepimiz için doğru sorular belli. Kim, kimler, hangi parti seçildi, seçilecek değil soru? Bu seçim bu soruların sorulabileceği bir seçim değil. Çünkü, bu seçim o seçim değil. Bu seçim, bütün siyasal beklenti, çıkar, hesap ve her ne düşünceniz, kaygınız varsa onları ikinci sıraya iten, tüm tartışmaları öteleyen bir seçim. Hatta muhalefetin seçimi kazanamaması durumunda demokrasimizin geri dönülemez bir yola çıkabileceğini her boyutuyla hissetmemiz gereken bir seçim.

Hepimiz ne ile karşı karşıya olduğumuzu, Cumhurbaşkanı adayları netleştikten ve partiler milletvekili listelerini Yüksek Seçim Kurulu’na verdikten sonra çok daha daha iyi anladık. “Düşün peşime partileri”yle seçime girmeye çalışan siyasetçi kitlesi, sürüklendiğimiz bu kritik eşiği fırsata, pazarlık masasına dönüştürmeye çalıştı. Kendini anahtar konumunda görenler, muhalefetin ancak “birleşe birleşe kazanacağı bu seçimi” adeta ayrıştıra ayrıştıra kaybettirmek için uğraş vermeye, kendi varlıklarını akıl dışı gerekçelerle meşrulaştırmaya çalıştılar.

Yüksek Seçim Kurulu’na verilen milletvekili aday listelerinde ortak liste dışında kalan partilerin, özellikle Emek ve Özgürlük İttifakında yer alan Türkiye İşçi Partisi, son dönemde bir “dip dalga” yakaladığı inancıyla tek başına hareket eden Memleket Partisi ve lideri Muharrem İnce, muhalefetin oylarında bölünme riski ortaya çıkardı. Gelinen noktadan görünen manzara, bu partilerin oy tabanlarında bu seçimin gerçekte ne seçimi olduğu konusunda uyanışa dayalı bir erime yaşanmazsa, birisi milletvekilliğinde daha az milletvekili çıkarılması, diğeri de Cumhurbaşkanlığı seçimini ikinci tura sürüklenmesidir[1].

Geldiğimiz kritik eşik…

İşte seçime bu kadar az bir zaman kaldığını görerek, seçimdeki “tehlikeyi/riskleri” değil, kendi çıkarlarını önceleyen parti ya da liderleri bir tartışma konusu yapmaktan uzak durmak gerekiyor. Asıl önemli nokta, onlara teveccüh gösteren seçmenleri anlamak, bu ilginin sebeplerini çözmek, aslında Millet İttifakı ve adayı Kemal Kılıçdaroğlu’nun niçin seçilmesi, tercih edilmesi gerektiğini anlatırken, bu tercihin “demokrasiyi” korumak, otokrasiye direnmekle eşdeğer olduğu da vurgulanmalıdır.

Bu çabanın dışında herhangi bir sebep ya da gerekçe ile bu liderleri ya da partilerini, ağır biçimde eleştirmek, yaratacağı herhangi bir polemiği ya da tartışmayı muhatap almak, asıl hedefleri olan gündem olmak, kendi tabanını genişletmek dışında hiçbir şeye hizmet etmeyecektir. Tam tersine ağır eleştiriler seçmen tabanını kemikleştirebilir, orada savunma ve sahip çıkma duygusunu güçlendirebilir. Özellikle genç kitleyi militanlaştırarak bu lider ve partilerin kampanyalarının kitleselleşmesine yol açmamak için her ne olursa olsun, tüm kışkırtmalara da direnmek zorunlu görünüyor.

Bu kitleyle yapılması gereken temel strateji, onlara kendi mecralarında ulaşmak, karşılaşmaktır. İdeolojik bir aidiyet ya da kemikleşmiş bir tabandan çok talep ve beklentileri olan, bunların karşılanmasına yönelik mesaj ve propagandanın “eğlenceli” diline, samimiyetine İstek ve beklentilerini başta sosyal medya olmak üzere, başta TİKTOK, Instagram ve diğer mecraları etkin biçimde vakit kaybetmeksizin kullanmak zorunludur.

Seçimde Millet İttifakı’nın Cumhurbaşkanı adayı Kemal Kılıçdaroğlu’nun asıl rakibinin Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan olduğu, stratejik önceliğin ona verilmesi gerektiği de unutulmamalıdır. Bütün enerji, hedeflemeler ona yönelmelidir. Hedef kitlelerini net biçimde tanımlayan, bu kitlelere doğru mesajlarla ulaşan, kampanya sürecinde oluşan mesaj bombardımanından sıyrılabilen, vaatlerini ve kendini doğru “sosyal medya” ve konvansiyonel mecralarda anlatan seçimi kazanacaktır.

Özellikle gençler, oyunu ilk kez kullanacak olan, öğrenci, kentli, köylü, işçi esnaf, erkek, kadın tüm gruplar iyi analiz edilerek “Bu Seçim O Seçim Değil” gerçeği, geldiğimiz kritik eşik tüm yönleriyle anlatılmak zorundadır. Pozitif bir kampanya gençler üzerinde de daha etkilidir.

Özellikle gençlerin, kadınların mevcut iktidar döneminde ülkenin geleceğine ilişkin sarsılan umutları, gittikçe belirginleşen gelecek kaygıları, derinleşen ekonomik krizle daha da açığa çıkmıştır. İşte bu yalın gerçeklik içinde 14 Mayıs’ta muhalefet kaybederse, muhalefetin en güçlü adayı Kemal Kılıçdaroğlu kaybederse, kendilerini nasıl bir Türkiye’nin beklediği, bu seçmenlere gösterilmelidir. Tehdit diliyle değil, başlarına ne geleceği ve bunu önlemek için ne yapabilecekleri, Millet İttifakı ve adayı Kılıçdaroğlu’nun nasıl bir vizyonu, vaatleri olduğu, kırmadan, dökmeden ortaya konmalıdır.

Bu seçimin Türkiye’de cennetin kapılarını aralamaktan çok ve öncelikle cehennemin kapılarını bir daha açılmamak üzere kapatmanın anahtarı olabileceği gösterilmelidir. Başta demokrasimiz, temel hak ve özgürlükler, hukuk devleti, yargı bağımsızlığı, ekonomik kriz, yoksulluk, eğitim, sağlık, Türkiye’nin dış dünyadaki algısı gibi tüm hayati konularda iktidarın yerinde kalmasının ağır maliyeti kendini arafta, kararsız hisseden kitleye anlatılmalıdır.

İkinci tur riski

Muhalefetin seçimi KAZANMA UMUDUNUN, “her halukarda ikinci turda Cumhurbaşkanı kaybediyor” hesaplarının, birinci turda ortaya çıkabilecek Meclis çoğunluğunun kimin tarafında şekilleneceği gerçeğini ihmal etmemesi gerekiyor. İkinci tur için geçecek 15 günlük süreçte hangi “oyunların” veya hesapların yürürlüğe sokulacağı, seçim güvenliği kaygılarının toplumu sandıktan ne kadar uzak tutabileceği gibi onlarca problem odağı mevcut.

İkinci turda, birinci turu birinci sırada kazanmış ve oy farkına, Meclis çoğunluğuna bağlı olarak yürüttüğü propaganda ile istikrar mı, belirsizlik mi, kaos mu sorularıyla seçmeni karşı karşıya bırakacak, tamamen psikolojik üstünlüğe odaklanmış popülist bir Cumhurbaşkanı Erdoğan ile baş başa kalınabilir. Ki dünyada iki turlu seçimlerle ilgili son yapılan araştırmalarda ilk turu birinci bitirmenin, elbette adaylar arasındaki ideolojik ayrımların keskinliği, ülkelere ve seçimin türüne göre farklılık gösterse de daha avantajlı olduğu yönünde sonuçlar da bulunuyor[2].

Cumhurbaşkanlığı seçimi ikinci tura kalırsa, “istikrar sevdalısı” halkımızın, milletvekili seçimlerinde sadece kimin birinci parti olduğuna değil, TBMM’de kimin çoğunluğu sağladığına da bakacağını göz ardı etmeyin. Böyle bir durumda, ikinci turda oyunu parlamentoda birinci olan partiden yana kullanabileceğini düşünmek de yanlış olmayacaktır.

Artık muhalefet kendi içinde “didişmeyi” birbirini eleştirmeyi tümüyle bırakmalı ve herkes, hep birlikte, dayanışma içinde seçimi birinci turda kazanmaya, gerçek rakibi Cumhur İttifakı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a odaklanmalıdır.

Ortak listenin önemi büyük

Artık “ortak listeler” üzerinden yürütülecek her tartışma hiçbir komplekse kapılmadan kim nerede kazanıyorsa listelerde o partiye, adaylara yer açmak gerekir. Kritik olan hangi parti nerede kazanıyor, adayları nerede en çok oyu alıyorsa listeleri buna göre düzenlemektir.

Ancak bu konuda da kafa karışıklığı yaşanıyor. Yeni kurulan, partisini kökleştirmek, seçmen desteğini göstermek, gücünü kanıtlamak için kendi logosuyla seçime girmek isteyen partiler var. Kendi milletvekili listelerini hazırlıyorlar. Hedefleri arasında % 3 oyla siyasi partilere hazine desteği barajını aşmak olanlar da var. Ancak kendini ispat arayışı, bu seçim için gerçekçi ve doğru değil.

Ortak liste olmadan, yüksek oy alan büyük partileri gözeten D’hondt sistemi nedeniyle bu hesabın sandığa yansıması çok güç. Ancak daha büyük risk ise küçük partilerin milletvekili çıkaramasalar bile kendi listeleriyle girdikleri her ilde, kendi İttifaklarından düşürecekleri oy nedeniyle, dahil oldukları ittifakın ciddi sayıda milletvekilini çıkarmasını engelleyebilecek olmasıdır.

“Bu seçim o seçim değil” sloganı milletvekili seçimleri için de büyük bir gerçeklik taşıyor.Belli illerde çok güçlü olmadıkça, küçük partilerin bir ilden ya da büyük şehirlerden milletvekili çıkarmaları imkansıza yakın. İttifak içinde olmak yeni seçim yasasıyla birlikte sadece % 7 oy barajını geçmenize yardım ediyor, ancak aldığınız artık oy eski yasadaki gibi ittifakın o ildeki en çok oy alan partisine eklenmiyor. Bu durumda milletvekili çıkaramadığınız sürece aldığınız her oy ittifakınızın çıkarabileceği milletvekillerine mal olabilir. Yaklaşık 100 bin oyla 1 milletvekili çıkarabildiğiniz bir seçim bölgesinde eğer bir parti 99 bin oy alırsa, bu oylar “ziyan” olacaktır. Sadece ziyan olmakla kalmayacak, hem içinde bulunduğunuz İttifakın daha az milletvekili çıkarmasına, rakip partinin daha fazla milletvekili çıkarmasına yol açacak, parlamentoda çoğunluğun sağlanmasına engel olunabilecektir.

Her demokratın anlaması gereken ve almaması gereken bir risk söz konusu: Gerçekten “bu seçim o seçim değil”… Kendini ispat, kendi logosuyla seçime girmek elbette her partinin hakkı, istediği kişileri, ünlü isimleri aday göstermek de… Ancak parlamentoda çoğunluk sağlayamazsa sonuçlarının ne kadar ağır olacağı iyi hesaplanmalıdır. Çünkü sonucu sadece “Güçlendirilmiş Parlamenter Sistem”e geçememek, Anayasal değişiklikleri yapamamak, ülkeyi değiştirebilecek vaatlerinizi gerçekleştirememek, söz verdiğiniz yasaları çıkaramamak olmayacak. Ülkeyi yönetememek, halkın, toplumsal muhalefetin beklentilerini karşılayamadan yakın bir tarihte yeniden seçime gitmek zorunda kalmak gibi sonuçları da olabilir.

Ortak liste, yeni bir uygulama, seçmen bunu daha önce deneyimlemedi. Ve özellikle listenin yoğunlaştığı partinin tabanında, örgütünde, seçmeninde başka partilerden aday gösterilen isimler soru işaretleri yaratabilir. İttifak partilerinin kimi adayları, ideolojik olarak, kişisel geçmişi nedeniyle listede bulunduğu sıra açısından da antipatik, hakketmediği yeri işgal ediyor biçimimde değerlendirilebilir. Hatta bu listeye kendi milletvekili sıralarında yer açan partinin tüm  motivasyonunu da kırabilecek isimlere yer verilebilir. CHP seçmeni, örgütü şimdi bunu yaşıyor: partilerin kendilerine tahsis edilen sıralardan tepki duyulacak isimleri aday göstermelerini, bazı adayları hiç içlerine sindirememeleri mümkün. Her ne olursa olsun, kimisi kan kusup kızılcık şerbeti içtim diyerek, kimisi bağrına taş basarak bu süreci yönetmek, eteğinde varsa taşları 15 Mayıs’ta dökmek üzere ertelemesi gerekiyor. Başka yolu yok. Bu seçim o seçim değil, diyerek yüreğin değil, öncelikle aklın götürdüğü yere doğru gidilecek bir seçim bu.

Türkiye bir kader seçimiyle karşı karşıya. İlk kez bu kadar aşırı sağ bir blok iktidar adayı olarak seçimlere giriyor. Bu blok, Türkiye’de demokrasinin bekasını tehdit edecek düzeyde, buna karşı dayanışma içinde kenetlenmiş bir muhalefet ve demokrasi bloğu var. Bu seçim büyük bir özveriyle demokrasi bloğuna kazandırma seçimi, umudu korumak ve demokratik bir geleceği yeniden inşa etmek için…


[1] “Bu seçim o seçim değil” derken… , O. Suat Özçelebi, Politik Yol, Mart 2023 (www.politikyol.com)

[2] Does the Early Bird always Get the Worm?, Adrian Lucardi, Juan Pablo Micozzi, Augustin Vallejo, Electoral Studies, Volume 81, Şubat 2023