A lone man refusing to do the Nazi salute, 1936

Mehmet Şakir Örs – Güncel Görev, Otoriterliğe Karşı Demokrasiyi Örgütlemek

şakir örs Toplumsal ve siyasal alanda “otoriterleşme”, anlamıyla – içeriğiyle klasik ama aynı zamanda güncel bir tanım… Bu nedenle de oldukça önemli… 65/66. sayısını bu temaya ayıran Sosyal Demokrat Dergi’nin, doğru bir zamanda doğru bir iş yaptığını düşünüyorum.

Son dönemde ülkemizde yaşanan siyasal gelişmeler, dünyada yaşananlardan kopuk değildir. Ayrıca bu konunun tarihsel bir altyapısı da vardır. Ülkemizdeki güncel siyasal gelişmeleri doğru anlayabilmek ve çözümleyebilmek için öncelikle bu konudaki tarihsel süreci ve dünyada yaşanan gelişmeleri irdelemek gerekir.

Otoriterleşme; otoriterleşme eğilimi

“Otoriterleşme”, son dönemde çokça konuşulan ve yazılan bir kavram. Bu tanım, siyasal yaşamda gittikçe daha çok önem kazanıyor. Dünya, otoriterleşmenin yükselmesine tanık oluyor. Elbette otoriterlik, toplumun en geniş kesimlerinin düşünce, ifade, inanç ve davranış özgürlüğüne dayanan çağdaş – özgürlükçü demokrasi ile çelişiyor, çatışıyor.

Ancak kabul etmek gerekir ki yönetimde tek adamlığı, katı kuralları, dayatmaları, sınırlamaları ifade eden bu yaklaşım, giderek etki alanını genişletiyor. Birçok ülkede, tek adamlığı, otoriterliği içeren tartışmalar gündeme oturuyor.

Tabii ülkemizdeki siyasal gelişmeleri ve ‘başkanlık dayatması’ ile birlikte fiilen hayata geçirilmeye başlanan tek adamlık uygulamalarını da, bu bağlamda görmek ve değerlendirmek gerekiyor.
İkinci dünya savaşı döneminde Nazi Almanya’sında Hitler örneğinde kendini belirgin olarak gösteren bu eğilim, bir bakıma 21. yüzyılda yeniden hortluyor. Bugünlerde yeniden Hitler, Franco dönemlerinden ve uygulamalarından söz edilmesi, elbette boşuna ve tesadüfü değil.

ABD’de halen süren başkanlık seçim kampanyasında Cumhuriyetçi Parti’den aday olan Donald Trump’ın seçim kampanyasında ortaya koyduğu çizgi de, otoriter yönetim anlayışının yeni ve somut bir örneğini oluşturuyor. Bu nedenle, Trump’ın başkan olma olasılığı, birçok çevrede tedirginlik yaratıyor.

ABD’de ve Avrupa’da yükselen yabancı ve göçmen düşmanlığı, bu anlayışı daha da körüklüyor ve yaygınlaştırıyor; bir anlamda, otoriterleşmeyi adeta popülerleştiriyor. Bu eğilimin tuttuğunu ve iş yaptığını gören kimi siyasetçiler de, kolayca bu yöne savruluyorlar. Kitleleri etkileyip yönlendiriyorlar. Fransa’da Marine Le Pen yönetimindeki Ulusal Cephe’nin ve Almanya’da aşırı sağcı-ırkçı Alternatif Parti’nin (AfD) son dönemdeki seçim başarılarını da bu bağlamda düşünmek gerekiyor.

İlliberal (otoriter) demokrasi/ otoriterliğe karşı özgürlük ve demokrasi

Çağdaş demokrasi kavramı, adil ve özgür seçimlerle birlikte, aynı zamanda hukukun üstünlüğüne ve kuvvetler ayrılığına dayanır. Özgürlükleri önemser ve güvence altına alır. Hukuk devleti temeldir. İlliberal (otoriter) demokrasi anlayışı ise, sandığı kutsamakla birlikte, özgürlüklerin çok uzağındadır. Kimileri de bu yönetim anlayışını, demokrasi ile karışık diktatörlük anlamına gelecek biçimde ‘demokratur’ olarak adlandırırlar.

Terörün, şiddetin, kamplaşmanın, kutuplaşmanın arttığı ülkelerde ve dönemlerde, insanlar kendilerini korumak ve güvence altına almak adına, bu tür otoriter eğilimlere, güçlü liderlere yönelirler. Kimi siyasetçiler de, insanların bu zaaflarından yararlanarak özellikle bu eğilimleri körüklerler. Seçmenden ve sandıktan güç alarak bu anlayışı yerleştirirler. Çoğunlukla sandığı referans olarak gösterirler.
Siyasal alanda yaşanan gelişmeler, ABD’de Cumhuriyetçi Parti örneğinde olduğu gibi, klasik sağ politikaları – partileri otoriterleştirirken; aynı zamanda kendi karşıtını da yaratıyor. Hayatın diyalektiği siyasete damgasını vuruyor. Yükselen otoriterleşme eğilimlerinin karşısında, aynı zamanda sol özgürlükçü seçenekler de güç kazanıyor. Yine ABD’de Demokrat Parti’de sosyalist Sanders’in adaylığını ve etkin kampanyasını, İngiliz İşçi Partisi’nde sol kanat politikacısı Corbyn’in liderliğe gelişini, bu bağlamda değerlendirmek gerekiyor.

Tabii komşumuz Yunanistan’da SYRIZA’nın, İspanya’da PODEMOS’un seçim başarıları da, bu gelişmenin yakın ve somut örnekleri olarak gösterilebilir.
Peki, dünyada böylesi gelişmeler yaşanırken, bizim ülkemizde neler oluyor? ‘Başkanlık dayatması’ ile çağdaş ve özgürlükçü bir demokrasiye mi yürüyoruz, yoksa ‘illiberal – otoriter bir demokrasiye’ mi?

Türkiye’de neler oluyor? Nereden nereye?

Ülkemizde 14 yıldır iktidarda bulunan siyasal anlayış, artık gerçek yüzünü fütursuzca gösteriyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin 93 yıllık gelenekleri, değerleri örseleniyor. Ülkemizde köklü bir geçmişi olan parlamenter demokrasi, erki ellerinde bulunduranların ifadeleriyle askıya alınıyor, buzdolabına kaldırılıyor.

Ülke yönetiminde tek tipçilik ve tek adam uygulamaları egemen kılınıyor. Özgürlükçü parlamenter demokrasinin temeli olan kuvvetler ayrılığı ilkesi yok ediliyor. Hukuk sistemine müdahale had safhaya ulaşıyor. Yargının bağımsızlığı ortadan kaldırılıyor ve yürütmenin müdahalelerine açık hale getiriliyor. Adalet, hak ve hukuk anlayışı zedeleniyor.

Tabii bu gelişmeler ekonomi alanından da bağımsız ve kopuk değil. Ekonomide de sermaye el değiştiriyor. Ülkeye egemen olan siyasal İslamcı anlayış, devletin olanaklarını da kendi amaçları için kullanarak, egemenliğini güçlendiriyor ve etki alanını genişletiyor. Bu arada, yıllardır gerici ve çağdışı anlayışların egemenliğine terk edilen eğitim alanında ortaya çıkan gerçekler, insanları ürkütüyor. Bilimsellikten, akılcılıktan, çağdaşlıktan koparılan eğitimde, şimdi olumsuzluklar ardı ardına patlıyor. Kısacası, geleceğimiz karartılıyor.

Oysa Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), yıllar önce “demokrasi havarisi” kesilerek iktidara gelmişti. Sözde özgürlükleri güçlendirip demokrasiyi genişleteceklerdi. Kendilerince ülkedeki vesayet düzenine son vereceklerdi. Bu hedef doğrultusunda kendilerine ittifaklar da buldular. Ulusla arası güçlerden de destek aldılar.

Sermayenin bazı kesimleri, kimi liberaller, “yetmez ama evet”çi aydınlar bu aldatmacalara kandılar. Yayınlarıyla, yazdıklarıyla destek oldular. Bunların asıl niyetlerini sezip ortaya koyanların uyarılarını da görmezden, duymazdan geldiler. Sonuçta bugünkü duruma gelindi. Sözde vesayet düzenini değiştirecek olanların kendileri vasi oldular, vesayet düzeni haline geldiler.

İşin ilginç tarafı, siyasal İslamcı anlayışa verdikleri destekler nedeniyle ülkenin geldiği bugünkü durumda sorumlulukları olanların hiç özeleştiri yapmaması. Oysa en iyi öğretici hayatın kendisidir. Yaşanan siyasal ve toplumsal süreç, bir bakıma ‘turnusol’ işlevi görüyor. Herkesin doğrusunu – eğrisini ortaya koyuyor.

Demokrasiyi örgütlemek

İçinde bulunduğumuz bugünkü siyasal ortamda, “başkanlık dayatması”yla kendini açığa vuran tek adamlık ve otoriterleşme anlayışı, ülkemiz için büyük bir tehlikedir. Dolayısıyla ülkemizdeki bugünkü temel çelişki de, otoriterleşmeye destek verenlerle karşı çıkanlar arasındadır.

Antidemokratik bu dayatmanın püskürtülmesinin yolu, demokrasinin en geniş ve en etkin biçimde örgütlenmesinden geçmektedir. Otoriterleşmeye, tek adamlığa karşı olan tüm kesimlerle iş ve güç birliği yapılabilir. Çağdaş ve gerçek demokrasiden yana olan tüm çevreler, bir “demokrasi cephesi” anlayışı içinde güçlerini birleştirebilirler.

Otoriterleşmeye, ancak özgürlükleri ve demokrasiyi odağına alan etkin bir mücadele ve örgütlenme eylemliliğiyle karşı durulabilir. Kitlesel ve toplumsal kampanyalarla bu hat güçlendirilebilir. Böylesi bir siyasal – toplumsal stratejiyi hayata geçirmenin, başta ana muhalefet partisi Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) olmak üzere, muhalefet güçlerinin temel ve güncel görevi olduğunu düşünüyoruz.

Mehmet Şakir ÖRS
Gazeteci-Yazar
mehmetsakirors@hotmail.com