Izmir, Turkey - September 9, 2018. September 9 Independence day of Izmir. Crowded people in the square of Gundogdu and Turkish flags in crowded people.

Aydın CINGI – Malum Medya “Demokrasi Kazandı” Deyip Geçti; Ama Aslında “Demokratlar Kazandı”

Aydın CINGI
Araştırmacı
acingisdv@gmail.com

Ben birkaç gündür sanki daha rahat nefes alıyorum. Arada şarkı falan da mırıldandığım oluyor. Kahvenin tadı da daha bir hoş oldu. Biliyorum; önümüzde kat edilecek çok uzun yollar var. Ancak savaşım azmimiz pekişti ve önemli mevziler kazandık.

Henüz serin kanlı analizlere dalamadık. Böyle günleri yıllardır bekleyenlerin çoğu seçim şokunu aşıp düşüncelerini ekranlara aktaramadı. Benim de kafam şu anda çok özgün görüşler üretecek kadar net değil. Ancak, yine de şu olan biteni aklım yettiğince bir toparlayıp sunayım ve arkadan geleceğini umduğum analiz furyasını başlatayım istedim.

Yerel seçimlerin genel seçimler veya başkanlık seçimleriyle eş anlamlı olmadığı bir gerçektir. Seçmen, mevcut iktidara yönelik memnuniyetsizliğini yerel seçimlerde daha kolay dile getirir. Dolayısıyla yerel seçimi, genel seçimle bir tutmadan ama seçmenin yönelimine ilişkin çok önemli ve belirleyici göstergeler içerdiğini bilerek ele almalıyız.

Yerel seçim sonuçları, nasıl oldu da, en iyimser CHP’lilerin umutlarını dahi aşacak ölçülere varabildi? İlk bakışta saptanabilecek nedenleri, önce AKP daha sonra da CHP açısından gözden geçirelim.

AKP niye çöktü; CHP niye bu ölçüde başarılı oldu?

Opportünist iktidarın, her seçim öncesi seçmenin ağzına çaldığı bir parmak balı dahi bulamayacak durumda olması; özetle ekonomik koşullar ve bu koşulların birinci derecede kurbanları olan “emekliler” ve “yoksullar” AKP hezimetinin hazırlayıcılarıdır. AKP, bu kez, yarattığı yoksulluğu yönetmekte aciz kaldı. Bu durumun yarattığı mahcubiyet duygusu kampanyalarına da yansıdı. Adaylar ve örgüt, çarşı pazarda insanların arasına giremedi; kalabalıklara karışamadı.

Cumhurbaşkanının çakarlı arabalar konvoyu, seçmenlerin kafasına atılan sözde armağanlar, partinin üst kademesinden yayılan genel kibir ve nadanlık havası, görüp sezebilen duyarlı ve yoksul seçmeni incitti. “Oy yoksa hizmet de yok” yolundaki tehditler, en başarılı icraatlardan biri olan “kent lokantaları” gerçeğinin küçümsenmesi seçmenlerin bir bölümünü irkiltti. Belki de bu nedenlerle bir kesim AKP seçmeni bazı bölgelerde sandığa gitmedi.

Genel seçimde yalan ve kumpas prim yapmıştı. Örneğin CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nu PKK’lılarla el çırpıp şarkı söylerken gösteren montaj kasete inanan çok seçmen olmuştu. AKP yine kendi ürettiği alternatif gerçeklik içinde yaşadı ama bu kez pusu ve aşırı söylem tutmadı. Rüşvet parası saymaktan en son söz etmesi gerekecek kişiler dahi, CHP’lilerin 2019 yılında il merkezlerini satın almak üzere saydıkları paraları gösteren videoya atıfla, sanki bugün oluyormuş gibi, balyalarla “kara para” ve deste deste “avro”dan söz etti. Çirkin hile bu kez tutmadı. Bir yandan İsrail ile ticareti sürdürürken “biz kazanırsak Gazze de sevinecek” demenin tutarsızlığını kendileri de kısa sürede farkedip konuyu kapattılar. Bir de şu var: Ülkenin kurucusu olan partiyi sürekli terörle özdeş tutmanın absürd olduğunu anlayamadılar. Milyonlarca yurttaşın oy verdiği bir partiyle görüşmeyi, “DEMlenme” diye basit bir kelime oyunu ile “vatan hainliği” ile eş tutarak her iki partinin seçmenlerini de yaraladılar.

CHP’ye gelince; genel başkan değişikliği ve yeni, gençleşmiş kadrolar ona çok iyi geldi. Mayıs 2023 seçimlerinden sonra bu partiden umudunu kesen seçmenler yeniden hareketlendi. Yönetim kadrosunun emekliler ve yoksullar yanında yer alması, durumunu güçlendirdi. Parti bir tür “catch all” hatta “big tent” diye anılan, esnek ideolojili ve uçlar hariç herkese açık bir “demokrat“ partiye dönüştü. Nitekim Özgür Özel CHP’nin “sosyal demokratların, milliyetçi demokratların, muhafazakar demokratların” partisi olduğunu vurgulayıp durdu. Bu seçimde  CHP, tüm ağırlığıyla abanan “devlet”e karşı daima kazanan “millet” ile iç içe ve beraber oldu.

İstanbul seçimi bu sürecin ağırlıklı ögesi idi ve aslında ülkenin başka kentlerini de etkiledi. Burada iki aday arasındaki siklet farkı, Kurum’un gafları vb bir yana, çok belirgin oldu. Kılıçdaroğlu ile Erdoğan arasındaki bürokrat ile politikacı lider farkını, bu kez AKP’liler Kurum ile İmamoğlu rekabetinde kendi aleyhlerinde yaşadılar. Bir teknokrat olan Kurum, gerçek bir lider olan İmamoğlu karşısında tutunamadı.

Abartılı söz, söyleyenin inanılırlığına zarar getirir. Zaten sırtında betonlaşma, yeşili yok eden çevre raporları, İliç vb gibi negatf bir yük taşıyan Kurum’un, “bir çivi dahi çakmadı” gibi abartılı karalamaları, “yarı zamanlı başkan” veya “İngiliz elçisiyle balık yemeği” vb türden tekrarları, İmamoğlu’nun seçmenle bütünleşen söylemi karşısında etki yapmaktan büsbütün uzak kaldı.

En önemlisi de, AKP Genel Başkanı ve aynı zamanda tarafsızlığına and içmiş Cumhurbaşkanı’nın tutumu ile tüm bakanların dükkan dükkan dolaşıp Kurum için oy istemesi oldu. Ben şahsen bu bakanlardan bazıları adına utandım. Hem de koskoca Türkiye Cumhuriyeti’ni bu hale düşürdükleri için kızdım. Ne var ki, bir yandan da sevinmedim desem yalan olur. Çünkü bu akılsızca tutumun, hem kendi adaylarını “yardıma muhtaç” göstereceğini hem de, seçmen gözünde, İmamoğlu’nu devletin mağdur ettiği bir kahraman rolüne bürüyeceğini anlamamak, ancak AKP üst yönetimi gibi basireti kuşkulu bir kadronun eseri olabilirdi.

Bazı saptamalar

Seçim, genel olarak pek çok yerde, iki aday arasında geçti. Kendi adaylarının şansı bulunmayan kimi  partilerin seçmenleri, büyük yerleşim birimlerinde yararlı oy mekanizmasını işleterek CHP’yi büyüttüler. Esasen “kent ittifakı” veya “tabanda ittifak” denen süreç buydu. Gerçi CHP büyükşehirlerde, YRP’nin AKP tabanından aldığı oylara gereksinim duymadan da başta geldi; ancak bu, YRP’nin ülkenin 3. partisi veya küçüklerin 1. partisi konumuna ulaştığı gerçeğini gölgelemez. Bu da, yeri gelmişken söyleyelim ki, partilerin “laik-dinci” spektrumunda AKP’nin uç dinciliği YRP’ye terk etme zorunda kalarak bir ölçüde merkeze kaymasına yol açabilir.

DEM Parti yine ülkenin doğusunda ve güneydoğusunda başarılı oldu ve AKP’nin “dakika bir, gol bir” dedirtecek pususuyla ve ikinci gelen adayın adeta “kayyım” olarak atanması derdiyle uğraşmaya başladı. Van’da kurulan pusuya karşı onu, diğer demokrat partiler bu kez yalnız bırakmamalılar; zaten bırakmıyorlar.

İYİ Parti yönetimi CHP’ye karşı “kaybet-kaybet” stratejisi benimsedi ve kendisi gerçekten kaybetti. Az da olsa oy alan İYİ Parti, Zafer Partisi ve TİP dışında “altılı masa”nın eski müdavimleri, Kılıçdaroğlu’nun himmeti sayesinde TBMM’de bu dönem temsil edilmekle birlikte, birer tabela partisi konumuna düştü.

Bir başka saptama da, seçimin AKP aleyhine gelişmesinin bir numaralı nedeni olan yoksulluğun ülkenin görece iri yerleşim birimlerinde daha çok hissedildiği gerçeğine dönüktür. Nitekim buralarda muhalefet adayları ortalamanın üzerinde sonuç aldı. Yakın çevre ve aile dayanışmasının geçerli olduğu, hayat pahalılığının daha az hissedildiği kırsal bölgelerdeki küçük yerleşim birimlerinde ise, iktidar ittifakı ülke ortalamasının üzerine çıktı.

Bu seçimin, CHP’nin %25’lik tavanı delip ülkenin birinci partisi konumuna sahne olduğu görülüyor. Ona yöneltilen oylar, kısmen DEM seçmenlerinden ve İYİ Parti seçmenlerinden “yararlı oy” ve hatta geçmiş seçimlerde AKP ve MHP’ye oy vermiş olanlardan da “ceza oyu” olarak gelmiş olabilir. Bunların hatırı sayılır bir bölümü, eğer CHP’li belediyelerden iyi performans görürse, bu partide kalabilecektir. Önemli olan, %38’e yaklaşan bir oy oranının bir “tek” partiye, sadece ve tek başına CHP’ye yönelmiş olmasıdır. Oysa ikinci parti konumundaki AKP’nin oylarının içinde, ittifak gereği, salt AKP’li seçmenlerin değil MHP’nin sadık seçmenlerinin de oyları vardır. Bir başka deyişle AKP’de iki partinin oyları bir aradadır. Dolayısıyla AKP’li adayların topladığı %35-36 oranındaki oyun hepsini AKP’ye yazmak hatalıdır. Yarın bu ittifak çatlarsa, bunların MHP’li olan yüzdesi AKP’den eksilecektir. Bu nedenle, AKP oylarının Mayıs seçiminde ulaştığı %35’lik oy oranının da altına gerilediği öne sürülebilir.

Perspektifler

Seçim sonuçlarına ilişkin yorumlara baktıkça ortada “seçmen” adlı bir kişi olduğuna, onun da şu veya bu yönde bir “mesaj” verdiğine inanasım geliyor. O mesaj ise, yorumcunun kendi görüşleri doğrultusunda esnetilip farklılaşıyor. Mesaj bir yanda dursun; biz bundan sonra neler olabileceğine ilişkin spekülasyonlara girişelim.

Öncelikle saptanması gereken husus, tek adam rejiminin ciddi bir darbe almış olmasıdır. Bunun Erdoğan’ın davranışlarını ne ölçüde etkileyeceği psikoloji alanının konusudur. İlk şoku yumuşatmak için olağan fütursuzluğunu bir ölçüde terk etmiş görünebilir; ancak her siyasal İslamcının içinde “aslına rücu etmeyi” bekleyen bir politikacı bulunduğu gerçeği göz önünde tutulmalıdır.

Öte yandan, yıllardır “Reis” yoluna baş koymuşçasına bir tutum takınagelen devlet aygıtında en az bir kesimin, bundan böyle ülkede AKP’den başka bir siyasal gücün de bulunduğu gerçeğini göz ardı etmeyeceği unutulmamalıdır. Üst bürokrasi, yüksek tepelerde esen rüzgarların yönünü erken sezer. Bundan böyle üst kademe bürokraside, ortaya zaman zaman bir tavır değişikliğinin çıkmasına şaşmamak gerekir.

Merkezi hükümet ile yerel yönetimlerin bazı durumlarda çatışması kaçınılmazdır. Bu olasılık, önümüzdeki süreçte daha da yüksek olacaktır. Böyle durumlarda siyaseten kazananın genel olarak “yerel” olması beklenmelidir. Bu da, iyi performans veren CHP’li belediyelerin partilerini de yukarıya taşıyabilecekleri olgusuna işarettir.

Bu arada AKP’nin, devletin zor kullanma gücü dışında, iktidara tutunmak için yapabilecekleri sınırlıdır. Erdoğan’ın “nas” vb türünden dogmatik saplantıları ve bazı insan profillerinde görülen “herşeyin en iyisini ben bilirimci” ısrarı, ülke ekonomisini tam bir çıkmaza sokmuştur. Görüldüğü kadarıyla iktidarın önünde iki yol vardır. Bu yollar arasına, tek adam rejiminin demokratlaşması ve geniş kitlelerin rızasını alarak ve dış dünya ile dostça ilişkiler kurarak konjonktürü lehine çevirmesi olasılığını koymuyoruz. Bu rejimin ve başındaki kişinin, yapıları gereği demokrasiye yönelemeyeceğini biliyoruz.

Bu durumda, ya sıkı para politikası sürdürülecek, talep kısılacak ve halkın alım gücü daha da düşecek, yoksulluk ve işsizlik artacak ve halkın memnuniyetsizliği dolayısıyla erken seçim talebi yükselecektir. Bir diğer seçenek, halkı temelli küstürüp seçime gitmeyi göze alamayan Erdoğan’ın kemer sıkma politikasını terk ederek darphaneyi çalıştırma formülüdür. Bu durumda da, hiperenflasyon tehdidi başgösterecektir. İki ucu pis değneğin hangi tarafından tuıtulacağını, biraz da dünya konjonktürüne bağlı olarak göreceğiz. Ancak bu rejimin, trendi tersine çevirip yeniden yükselişe geçmesi olasılığı zayıftır.

Erdoğan’ın deyişiyle “irtifa kaybetmekte” olan Cumhur İtifakı’nın geleceği de başarısızlık yüzünden tehlikeye girebilir. AKP gibi pragmatik bir kitle partisi ile MHP gibi bir ideoloji partisinin, özellikle paylaşılacak nimetler azaldığında, belirli konularla ilgili olarak çatışmaması olanaksızdır. Bu çatışmaların, bir çatlamaya yol açacak boyutlar edinme olasılığı vardır.

Bugün Türkiye nüfusunun %63 kadarı ve ülkenin üretici güçlerinin ve dinamik kesimlerinin neredeyse tamamı CHP’li yerel yönetimlerin egemen olduğu illerde yaşamaktadır. Cumhur İttifakı toplumsal anlamda azınlığa düşmüştür; kendi açısından bu acı gerçeği içselleştirmeli ve CHP’li yerel yönetimlerle sürekli çekişmeye girmekten kaçınmalıdır. CHP de ülke ekonomisinin, biliminin, kültür ve sanatının ürediği yerlerin egemeni olduğunun bilincine, kibirden uzak durarak ama sorumluluğunu kavrayarak varmalıdır.