Parliament_at_Sunset

Frank Decker – Devlet ve Demokrasi

frank decker Frank Decker (*1964) Bonn Üniversitesi’nde siyaset bilimi profesörü. En son Kohlhammer Yayınları’ndan “Parteien und Parteiensysteme in Deutschland (Almanya’da Partiler ve Parti Sistemleri)” adlı yapıtı yayımlandı. (Neu Gesellschaft Frankfurter Hefte (NG/FH) dergisinde yayımlanan bu yazı Aydın Cıngı tarafından çevrilmiştir.)

Hukuk devleti ve demokrasi nasıl bir etkileşim içindedir? Demokrasinin gerçekleşmesi ve kalıcı olması için hangi önkoşullar ve çerçeve mevcut olmalıdır? Bu bağlamda “ulus/millet” hangi rolü oynar?
Batı tipi demokrasinin hükümet modelinden bahsedildiğinde söz konusu olan, daima hukuk devleti ya da anayasa devleti veya liberal demokrasidir. Demek ki demokrasi, birbiriyle özdeş olmayan iki meşruiyet ilkesi üzerine kuruludur. Bunlardan, dar anlamda ya da başlangıcındaki asıl anlamıyla demokrasi diye nitelenen birincisi, “halk egemenliği”dir. Buna göre iktidar erki, daima halkın ya da halk çoğunluğunun iradesi doğrultusunda kullanılacaktır. Buna karşılık, “anayasal düzen” de denen “meşruiyet rejimi”, egemenlik kısıtlayıcı bir ilke olup halk tarafından görevlendirilmiş iktidar sahiplerinin erk kullanımının denetlenmesini öngörür. Hukuk devleti, bireyin haklarını devletin olası tecavüzünden korumak için, güvence altına alınmış –ve ne kadar ezici olursa olsun hiçbir çoğunluğun el uzatamayacağı- bir hak alanı tanımlar ve oluşturur.

Tarihsel açıdan bakıldığında hukuk devleti –ya da anayasa devleti-, çağdaş demokrasinin öncülüdür. Temel taşları, insan ve yurttaş haklarının güvence altına alınması ve erkler ayrımıdır. İlk kez 1787 Amerika Anayasası’nda kapsamlı olarak oluşturulmuş bu iki yönlü anayasa yapısı, bir yandan –temel haklar belgesi olarak- bireyin haklarını devlete karşı güvenceye alırken diğer yandan da –örgütlenme çerçevesi olarak- devletin kurumsal yapılanmasını düzenler. Henüz bir demokrasi olmayan ABD’de 18. yüzyılın sonunda böyle bir anayasa meydana getirilebilmiştir. Bu belge daha sonra, çoğunluğun zorbalığına karşı teminat oluşturulmasında, örnek alınmıştır. Bu itibarla, anayasa devleti, ABD’nin kurucu babaları tarafından demokrasiden daha öncelikli olarak değerlendirilmiştir. Anayasa devleti, ancak temelinde yatan özgürlük düşüncesi ancak eşitlik ve adalet ilkeleriyle bütünleştirildikten sonra demokratik biçime bürünmüştür. Bundan sonra da, o zamana değin yalnızca bir azınlığın tekelindeki denetim ve onay haklarının halkın bütününe yaygınlaştırılması gerekmiştir. Bu yöndeki en son önemli adım, kadınların seçme/seçilme hakkı olmuştur.

Yurttaşların tümünün seçme ve seçilme hakkına sahip olması ölçüt olarak alındığında, bugün tam demokratik hukuk devleti sayılan ülkelerin önemli bir kesimi, demokrasinin formel kriterlerini en geç İkinci Dünya Savaşı’nın sonundan itibaren yerine getirmiştir. Bu nedenle, demokrasisiz bir anayasa/yasa devleti artık tasavvur edilemez. Uluslarüstü egemenlik birliği olup “egemen” bir devletin niteliklerinden yoksun bulunan AB, bunun dışında kalan ya da yeni oluşmuş bulunan bir örnek olarak sayılabilir.

Öte yandan, aslında özgür, açık ve genel seçimler düzenleyen ama aynı zamanda anayasa ve hukukun temel ilkeleriyle çatışan; insan ve yurttaş haklarını veya erkler ayrımını hiçe sayan sistemler vardır. Bu türden bozukluklar; yürütmenin, yasama ve yargıya oranla çok fazla güçlü olduğu ya da –sıklıkla, yönetimin meşruiyetini doğrudan demokrasiyle ilişkilendirdiği hallerde görüldüğü üzere- hukukun hiçe sayıldığı durumlarda ortaya çıkar. Bu türden olup anayasa/hukuk açısından yetersiz ve “seçim demokrasisi” denen rejimler, her şeyden önce Batı dünyası dışında yaygındır. Esasen demokratik olmayan sistemlere çoğunlukla buralarda rastlanır. Batı ülkelerindeki anayasa ve hukuk devletleri, demokrasinin adım adım gelişmesine temel olan uzun bir geçmişe ve geleneğe sahipken; yeni demokrasiler anayasa ve hukuk devleti ilkelerini adeta geriden gelerek içselleştirmek zorundadır. Bu, onların zihin yapılarını ve ders çıkarma yetilerini, formel demokratik kurumları oluşturma sürecinde olduğundan daha çok zorlar.

Tocqueville, henüz 19.yüzyılın 30’lu yıllarında yazdığı, “Amerika’da Demokrasi” adlı çığır açıcı yapıtında, -“ahlak” ya da “gelenek” diye adlandırdığı davranış biçimi ve düşünce kalıplarının demokratik ilişkilerin doğup gelişmesinde nasıl bir anlam kazandığını açıklıyordu. Bu bağlantılar, toplum bilincine ancak 20.yüzyılın ortalarından itibaren nüfuz edebildi.

O dönemin gözlemcileri, “Westminster modeli” demokrasinin, sömürgeci egemenliğinden kurtulan Afrika veya Asya ülkelerinde niye aynen uygulanamadığına şaşırıyorlardı. Modernleşme kuramının “ilerlemeci/terakkiperver” iyimserliğinden esinlenen ve demokratik yapılanmaların farklı bünyelere aktarılabilirliğini kabul eden bu inanç, aradan bu kadar zaman geçtikten sonra biraz safça görünüyor. O dönemden bu yana pek çok demokratikleşme dalgası meydana gelmiş ve bir egemenlik ve hükümet etme biçimi olarak demokrasi, dünya çapında gelişme kaydetmiştir. Bununla birlikte demokratik sistemler, otokratik sistemlere göre sayıca yine de azınlıktadır.

Demokrasinin kültürel tabanından söz edildiğinde, yerleşik demokratik hukuk devletleri olarak “Batı” demokrasilerini kastediyoruz. Burada “Batı”, Ortodoks dünyası dışındaki Hıristiyan uygarlığının etki ve egemenlik alanı anlamında kullanılıyor. İşte bu uygarlık, 18.yüzyılın “aydınlanma çağı”nı besleyen zemini oluşturup hukuk devletinin temellerine çerçeve hazırladı ve onun demokratikleşmesine yol açtı. Batı modeli; göçler, sömürgecilik ve toplumsal kabul yoluyla Batı dışındaki bölgelere yayıldı, Buralarda ya tamamen kültürel bir hegemonyaya uğradı ya da yerel kültürlerle başarılı bir bileşim oluşturdu. Ancak; Almanya, İtalya, İspanya ve diğer başka Avrupa ülkelerinin henüz yakın bir tarihteki otoriter geçmişleri ile Latin Amerika siyasal sistemlerinin çok bilinen istikrarsızlığı, demokrasinin yerleştirilmesi ve sürdürülmesi için yalnızca bir Batı-Hıristiyan temelinin yetmediğini, buna ek olarak başka etkenlerin de gerekli olduğunu gösteriyor.

Bu çerçevede; üst düzey bir ekonomik gelişmişlik, çoğulcu bir piyasa ekonomisinin varlığı, seçkinlerin demokrasiye yatkınlık ölçüsü ve asgari düzeyde ama işleyen bir devlet mekanizması önemli faktörlerdir. İşleyen bir devlet mekanizması, kavramsal açıdan zorunlu olarak, diğer faktörlerden öncelikli olan demokratikleşmenin veya demokratik devlet biçiminin önünde gelir. İşleyen devlet ölçütü, devletin içte ve dışta barışı güvence altına alabilecek ve de şiddet tekelini elinde tutabilecek durumda bulunmasıdır. Bu, bir yandan egemenliğin yabancı bir güç tarafından ele geçirilmemesi; diğer yandan da devlet içinden hükümetin yönlendirici işlevini tartışma konusu yapacak ve onu toplumu denetlemekten alıkoyacak güçlerin bulunmaması varsayımına dayanmaktadır.

Devlet varlığı ve toplumsal bütünlük

Toplum içi uyuşmanın devletin varlığı açısından önemi, açıklanması zor bir konudur. Burada işin içine yeniden “kültür” etmeni girer. Devlet yapıları yeterince baskın değilse ya da çözülme aşamasındaysa, insanlar kendi kimliklerini bir etnik ya da dinsel gruba yönelerek ararlar. Bu da devletin çözülme sürecine ivme kazandırır. Buna karşılık, toplumun etnik-kültürel bakımdan olabildiğince türdeş olması devletleşmeye yarar sağlar. Tarihsel olarak bu bağlantı, yankısını “ulus/millet” kavramında bulur. Devletin oluşması ve millet son çağın modernleşme süreçlerinde içiçedir. Milliyetçilik, bu bağlamda demokratikleşmenin en önemli itici gücüdür; çünkü milletten olmayanı da hükümdarın iradesine tabi kılan “hanedan” ilkesinin aşılmasını talep etmiştir. Ortak bir milli aidiyet bilinci olgunlaştıkça, kendini tebaadan biri değil yurttaş olarak gören insanlar, “mutlakiyet” yönetimini uygun görmez olmuştur.

Demokrasiyle millet arasındaki ilişki, normatif/kuralsal olarak değil ampirik/görgül anlamda zorlayıcıdır. Normatif demokrasi tasavvuru, millet –ya da daha önceki birleştirici ilke- yerine yurttaşlık fikrini koyar. Bu suretle aidiyet, herkesin özgür ve eşit birey olarak buluştuğu bir topluluğu, ortak ve paylaşılan değerlerine ve davranış kodlarına dayandırarak tanımlar.

Ancak bir topluluğa ait olma olgusunu sıkı sıkıya etnik ve kültürel özelliklere bağlayan millet fikri, yurttaşlığa dayalı devlet anlayışının üstünü gerçekten de tümüyle örtmüştür. Bu çerçevede kesin bir ayrışma çizgisi de bulunamamaktadır. Bir taraftan, görüldüğü üzere, demokratik değerler kendi içinde kültürel bir veri olup kökene bağımlıdır; diğer taraftan “ortak bir dil” türünden milli karakteristikler işlevsel açıdan önem kazanmıştır ve bu, demokrasilerde vazgeçilemez bir unsur olan kamu alanının oluşturulmasını mümkün kılar. Milletin, dayanışma üreten bir yurttaş kimliğinin güvencesi olma işlevi, çok uluslu ve çok kültürlü devletler bünyesinde de demokrasinin oluşmayacağı anlamına gelmez. Böyle durumlarda, kurumsal düzenleme ve biçimlenme üzerindeki talep ve zorunluluklar, elbette, çok daha yoğun olarak belirir. Bunlar, devlet bütünlüğünün bozulmasını engellemek amacına dönük olarak, örneğin çoğunluk iradesinin sınırlanmasında, orantı kurallarının veya diğer azınlık haklarını koruyucu ilkelerin saptanmasında ortaya çıkar. Bu alanda İsviçre tereddütsüz başarılı bir örnek olarak sayılabilirken çok uluslu devletlerden Kanada, Belçika ve Büyük Britanya son zamanlarda özellikle bütünlüklerini koruma açısından sorunlar yaşamaktadır.

Adeta bir devlet olan AB’de demokrasi eksikliğine ilişkin tartışmalar ise iki kutup arasında gidip gelmektedir. Avrupa kuşkucuları, her biri kendi geçmişi ve gelenekleri olan 27 –yakında 28- ülkeden oluşan bir yapının, demokrasinin zorunlu koşulu olan bütünlüğü sağlayabileceğinden şüphe duyuyor. Birliğin hangi ülkeleri kapsamasının uygun ya da gerekli olduğu konusundaki belirsizliği de bunun bir göstergesi olarak görüyorlar. Kuşkuculara karşılık iyimserler ise bütünlüğün tam da entegrasyon süreci ile gerçekleşeceğini vurguluyor.

Aslında Avrupa ulus-devletlerinin doğuşu anımsandığında, “kimlik” ve “aidiyet” kavramlarının yapay karakteri ortaya çıkar. Geleneksel olarak sunulan görüşler doğrultusunda devlet kurulmadan önce ulusal bilinç ve bir bütüne ait olma duygusu ortaya çıkmış değildir. Tersine, devletler ulusları meydana getirmiş ve aynı şekilde kendi halklarını yaratmıştır. O halde, Avrupalılık bilincinin “aşağıdan yukarı” olgunlaşması için Avrupa’nın “yukarıdan aşağı” akıllıca inşa edilmesi gerekir. Bu ise –Habermas’ın ifade ettiği gibi- Avrupa elitlerinin, AB hukukunu oluşturan karar süreçlerini artık “demokratik süreçlere” dönüştürmeye gönüllü olmalarına bağlıdır.