csm_Gerechtigkeit__b0e0706fc0

Elif BULUT – Korku Siyaseti

Elif BULUT
HDP MYK Üyesi
eliff.bulutt@gmail.com

2022 yılı içerisinde yapılmış yerel ve uluslararası bazı araştırmaların sonucu ülkenin içinde bulunduğu sosyal ve politik atmosferi anlatması açısından bize son derece çarpıcı ve endişe doğurucu veriler sunuyor. Araştırmalara göre Türkiye:

-Vatandaşların birbirine güven duymasında 49 ülke arasında 27. sırada;

-Cinsiyet eşitliği konusunda 156 ülke arasında 133. sırada;

-Basın özgürlüğü konusunda 180 ülke arasında 149. sırada;

-Eğitim eşitliği konusunda 41 ülke arasında 41. sırada;

-Refah endeksinde 167 ülke arasında 99. sırada;

Ayrıca ülke nüfusunun yaklaşık %50’si yargının bağımsızlığına güvenmiyor

Türkiye, bu sonuçlarla dünyada en çok otoriterleşen ilk 10 ülke arasında yer alıyor; üstelik birbirine güveni olmayan, kadın özgürlüğünü hiçe sayan, büyük bir ekonomik kriz içinde olan, basın özgürlüğü bulunmayan, yargıya güven duyulmayan bir ülke. Böyle bir ülkede bir tek parti ve onun liderinin, ele geçirdikleri gücün denetlenme mekanizmalarının da iyi işletilmemesiyle, eninde sonunda otoriterleşmesi çok ta şaşırtıcı olmasa gerek!

Cumhuriyet’in ilk yüz yıllık tarihini bitirip ikinci yüzyıla girmeye hazırlandığı bugünlerde demokrasi ve hukuk devleti inşa etmek yerine tekçi bir yönetim anlayışını yerleştirmeye kalkışmak, kuşkusuz otoriterleşmenin önünü açan en önemli etkenlerden biridir.

Korkunun iktidarı

Bir kitapta eski zamanlarda fillerin nasıl ehlileştirildiğine dair bir yazı okumuştum. Önce fillerin suya ulaşmak için geçtiği yollara tuzaklar kuruluyor sonra tuzağa düşen fillere siyah giyimli insanlar çivili sopalarla işkence edip aç ve susuz bırakarak ölüme terk ediyorlar. Bir süre sonra dirençleri kırılmış ve yaşamla ölüm arasında gidip gelen fillere aynı insanlar bu sefer beyaz giyinerek yardım etmeye geliyor, yaralarını tedavi edip su ve yiyecek veriyorlar. Böylece filler, daha önce kendilerine işkence etmiş ama sonra kurtarmış olan insanlara minnetle teslim olup onların boyunduruğu altına giriyorlar. Ölüm ve açlık korkusu kaçınılmaz bir itaati getiriyor. Tarih boyunca “korkutma ve sonrasında koruma” yöntemi halkın üzerinde hep bir egemenlik kurma biçimi olarak kullanılmıştır. Aslında korkuyu da yaratan çözümün ne olduğunu da söyleyen çoğu zaman aynı kişiler olmuştur.

İnsanlar zamanla korkularından kurtulmak için iktidar ürettiler sonra da bu iktidarlara bağımlı hale geldiler; iktidarlarının devamı için de yeni korkular ürettiler. Korkuyu hem devletler hem de dinler varlıklarını sürdürmek için bir araç olarak kullanmışlardır. Siyasal korku iktidarıyla Tanrı korkusu birbiriyle tanışıp işbirliği içinde hareket ederken her zaman işlevli bir düşmana ihtiyaç duydular; yoksa bile bir düşman buldular. Kimi zaman birlikte hareket edip kimi zaman da savaştılar. Çıkan savaşlarda halklar öldü ve egemen anlayışlar sefalarını sürebilsinler diye sefalet içinde yaşamak zorunda bırakıldılar. Ancak korku siyasetinin de kendine dair korkusu vardır. Bu yüzden toplumda aynı olmayı dayatır; çünkü farklılıklardan korkulur, düzenleri bozulup kaos çıkarsa otoriteleri sarsılır ve iktidarları elden gidebilir.

Korku sadece siyasal iktidarla üretilmez, aynı zamanda sosyal hayatta da korku iklimiyle iktidar üretilir. Çocukluğumuzdan itibaren bölünme, dağılma, birlik ve beraberliğin bozulması korkusuyla büyütülürüz. İnançta Tanrı’dan; ailede babadan, kocadan; okulda müdürden; toplumda geleneklerden; işyerinde patronlardan korkmamız öğretilir. Bu tür toplumsal yapı içinde yetiştirilince devlet otoritesine boyun eğmek de pek zor olmaz elbette.  O yüzden sağ iktidarlar toplumun muhafazakar katmanlarının değişmemesi için geleneklere sıkı sıkıya sarılır ve bağlı kalırlar. 

Çatışma ortamı

Türkiye de, son 20 yılda gittikçe alenileşen ve dozu artan otoriter politikaların esiri olmuş durumda. Ülkede iktidar devamlılığının halkın risk ve belirsizlik imalarıyla korkutularak sağlanmaya çalışıldığı bir dönemde yaşıyoruz. Muhalefet etmek için gerekli tüm olanak ve koşulları ortadan kaldırma çabası her geçen gün daha da baskıcı yöntemler kullanılmasına yol açıyor. Sağ popülizmin temel siyasi araçlarından biri haline gelen kutuplaşma mutsuzluk üreten, toplumsal gerilimi sürekli en yüksek düzeyde tutan ve yeri geldiğinde kullanılan bir diğer işlevli bir yönetim şekli oldu. Tüm bu açılardan bakılınca, korkunun baskı aracı olarak bir yönetme biçimi gibi kullanılmasının çok işlevli olduğunu görüyoruz. AKP-MHP iktidarı, 2015’ten beri kesintisiz olarak bu yöntemi kullanmakta. Her sıkışıldığında ülke çatışmalı bir ortama sokuluyor, bundan sonuç aldıkça da devam ediliyor.

2013-2015 arasında ülkede geçici bir barış ortamı sağlanmış, Gezi süreci yaşanmış ve bir şeylerin değişebileceğine dair inanç artmıştı. Bu atmosferde 7 Haziran seçimlerine gidildi ve HDP’nin %10’luk barajı geçmesiyle, AKP tek başına oturduğu iktidar koltuğundan inmiş oldu. Sonra da bir daha tek başına iktidar olamadı. Ancak yanına MHP gibi kullanışlı bir ortak alarak çatışmalı ortamlar oluşturulup güvenlik kaygısı yaratıldı. Yapılan 1 Kasım seçimleriyle bir nevi savaş koalisyonu kurarak iktidar olabildi.

Bugün yeniden bir seçim dönemine giriyoruz yeniden savaş çığırtkanlığı yükseltiliyor. Kimileri vatan için destekliyoruz diyor; oysa savaş koşullarını oluşturacak tehlikenin sınır ötesinden değil de sınır içindeki güvenlik açıklarından geldiğini, bunların stratejik işlevli savaş nedenleri olabilmesi için hazırlanan, tanıdık planlar olduğunu yeterince deneyimlemiş ve birçok canı kaybetmiş bir ülke olarak çoktan anlamış olmamız gerekiyordu. Sol/Sosyalist muhalifler ve kadınlar savaşa karşı ses çıkarırken AKP’nin filleri ehlileştirmek için kullanılan yöntem gibi kendi yarattığı ve sonra kendi çözmeye çalıştığı bu soruna yine büyük çoğunluk teslim olmuş oldu.

Cumhuriyet’in demokratikleşmesi

Türkiye siyasetinde otoriterlik yüzyıllar boyunca kurulan her devletin temelinde yer almış, tüm toplumsal yapının iliğine kadar işlemiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasıyla kurulan Türkiye Cumhuriyeti de bu korku siyaseti üzerine inşa edildi. Birlik ve beraberliğinin dağılması, toprak kaybı, parçalanma, çok uluslu, çok dinli olma gibi durumların Osmanlı’yı yıkıma götürdüğü düşüncesiyle farklı halklar ve inançlarla ortak yeni bir sistem kurmak yerine, tek ulus ve tek din esas alınarak yeni bir devlet kuruldu. Üzerinden koca bir yüzyıl geçmesine rağmen çoğulcu bir demokratik anlayışa kavuşamamanın ya da kavuşturulmamanın sancıları halen yaşanmaktadır.

Türkiye Cumhuriyeti de, kurulduktan sonra bir “düşman” ihtiyacı siyasetini sürdürdü. Kimi zaman iç güçler, kimi zaman dış mihraklar oldu bu “düşmanlar”. Gelen iktidarın politik beklentisine göre öncelik sırası değiştiyse de genelde Kürtler, Aleviler, Ermeniler, Süryaniler, Rumlar, Yahudiler gibi makbul anlayışa sığmayan öteki inanca sahip halklar, sol/sosyalist kesimler ve tabii kadınlar hep otoritenin hedefinde olup tahakküm altına alınması gerekenler oldu. Hedefte oldukları dönemlerde ağır bedeller ödendi.

Geçmişin hataları kabullenilmezse toplumsal uzlaşı için bir umut besleyemeyiz. Ortak bir şekilde konuşmak, yüzleşmek ve yeni yüzyılı o şekilde yeniden inşa etmek gerekiyor. Yoksa mevcut sistemin açıklarıyla toplumsal yapıyı manipüle etmeyi başaran otoriter, baskıcı iktidarlar gelir despotik yöntemlerle ilerler. Geçmiş dönemlerde uygulanan yanlış politikalar, toplumun çoklu yapısının yok sayıldığı sistematik dışlama, kendi haline bırakılsa bile toplumun iç dinamiğiyle oluşabilecek olan ortak yaşam dokusunu hiçe saymayla ülkenin geleceğini kendi ideolojilerine göre şekillendirmeye çalışan iktidarların kullandıkları yöntemler kaçınılmaz olarak ülkeyi yapısal bir krize soktu. Bugün tam da bu yapısal krizin yarattığı sonuçları yaşadığımız bir dönemdeyiz. Bu yaşadıklarımızı değerlendirirken sadece son 20 yılı değil son yüzyılı tüm açıklığıyla konuşmak gerekiyor.

Ülkenin temel politik sorunları çözülmeden Cumhuriyet tam anlamıyla demokratikleşemez. Toplumsal uzlaşıya dayalı her kesimi içine alan demokratik bir anayasa yapılmadan, yargı bağımsız olmadan, basın özgürlüğü güvence altına alınmadan, toplumsal cinsiyet eşitliği sağlanmadan, Kürt sorunu çözülmeden, özgürlükçü laik bir anlayış esas alınmadan, emek alanından eğitime ve sağlıktan ekolojiye kadar tüm alanlarda adil ortak bir yaşam şekline kavuşmadan ve bunun güvence altına alınması sağlanmadan tam olarak ikinci yüzyıla iyi bir başlangıç yapamayız. Tüm bunların çözümü, ancak sorunu yaşayanlar bizzat muhatap alınarak ve buna uygun gerçekçi çözümler doğrultusunda ortak bir yaşamı inşa etmekle mümkün olacaktır. Kimse başkasının yerine karar vermemeli, toplumun tüm kesimleri ve ötekileştirilenler kendilerini temsil etmelidir. Sorunlar çözüme Aleviler, Kürtler, Ermeniler kısacası tüm halklar, inançlar, kadınlar, gençler, LGBTİ+’ların kendilerine dair özgürce söz kurabilecekleri şekilde, işin öznesiyle beraber götürülmelidir. Yoksa başladığımız yere tekrar tekrar yeniden dönmek zorunda kalacağız.

19. yüzyıla gelindiğinde bilim insanları arasında artık dünyada keşfedilecek hiçbir şeyin kalmadığı bugüne kadar bulunabilecek her şeyin bulunduğuna dair fikir ileri sürenler olmuş. Oysa o günden bu güne değişen yüzbinlerce şey oldu. Bir sonraki yüz yıl içinde de şu anda hiç akla gelmeyecek yüzbinlerce değişiklik kaçınılmaz olacak. Yeniliğe uyum sağlamayan, kendisini güncellemeyen hiçbir şeyin ayakta kalması ya da gücünü koruması mümkün değildir. Bu, içinde yaşadığımız politik sistem için de böyledir. Mevcut sistem tüm sorunların çözümü için yeterlidir yanılgısına düşmemek gerekiyor. Sorunlar halkın yararına değil bir avuç egemenin yararına çözülüyorsa ve milyonlar çözümsüzlüğün altında eziliyorsa içinde bulunduğumuz sistemin hiç mi kabahati yok? Ortak bir yaşam için çözümlerin konuşulacağı ve belki de varlık yokluk seçiminin yapılacağı yeni bir yıl ve devamında nasıl yaşayacağımızı belirleyecek bir yüzyıl bizi bekliyor.

Düşünsenize; ya 19. yüzyılda bilim insanlarının söylediğine inanılıp herkes işi oluruna bıraksaydı dünya ne çok şey kaybetmiş olurdu.