Maden Yüksek Mühendisi
İstanbul Okan Üniversitesi Öğretim Üyesi
ali.kahriman@okan.edu.tr
Tarih, siyasal partileri yalnızca seçim sonuçlarıyla değil, kriz dönemlerinde ortaya koydukları muhasebe ve yenilenme kapasitesiyle de değerlendirir. Bazı dönemler vardır ki yaşanan tartışmalar liderlik yarışlarının, örgütsel çekişmelerin veya hukuki süreçlerin çok ötesine geçer; bir partinin kendisini, toplumla kurduğu ilişkiyi ve geleceğe dair iddiasını yeniden sorgulamasına dönüşür.
Bugün Cumhuriyet Halk Partisi’nin içinde yaşanan gelişmeler de böylesi bir tarihsel dönemece işaret etmektedir.
Son dönemde kamuoyunun gündemini meşgul eden kurultay tartışmaları, hukuki değerlendirmeler ve parti içi görüş ayrılıkları ilk bakışta bir yönetim sorunu gibi görünse de, gerçekte Türkiye’nin en köklü siyasal kurumlarından birinin değişen dünyayı ve değişen Türkiye’yi nasıl okuyacağı sorusunu gündeme taşımaktadır.
Asıl mesele, kimin yöneteceğinden çok, nasıl bir siyasal anlayışın geleceği şekillendireceğidir.
Çünkü Türkiye yalnızca siyasal bir değişim yaşamamaktadır. Dünya da köklü bir dönüşüm sürecinden geçmektedir. Yapay zekâ teknolojileri üretim ilişkilerini yeniden tanımlamakta, enerji güvenliği ulusal güvenliğin ayrılmaz bir parçası haline gelmekte, kritik mineraller ve ileri teknoloji yeni jeopolitik rekabet alanları oluşturmaktadır. İklim değişikliği, göç hareketleri, gelir dağılımındaki bozulmalar ve dijital dönüşüm, ülkeleri yeni arayışlara yöneltmektedir.
Böylesi bir çağda siyaset kurumunun görevi yalnızca eleştirmek ya da iktidar mücadelesi vermek değildir. Esas görev, topluma yeni bir gelecek perspektifi sunabilmektir.
Bugün Türkiye’nin güçlü bir iktidara ihtiyaç duyduğu kadar, güçlü, üretken, güven veren ve çözüm üretebilen bir muhalefete de ihtiyacı vardır. Demokratik sistemlerin kalitesi, yalnızca iktidarın gücüyle değil, muhalefetin niteliğiyle de ölçülür. Bu nedenle CHP’nin yaşayacağı dönüşüm yalnızca parti açısından değil, Türkiye’nin demokratik geleceği açısından da önem taşımaktadır.
Ancak burada temel bir gerçeği görmek gerekir.
Parti içindeki farklı görüşler, farklı siyasal damarlar ve farklı gelecek tasavvurları bir sorun değil; doğru yönetildiğinde önemli bir zenginlik kaynağıdır. Kurumsal hafıza ile değişim talebi, deneyim ile dinamizm, gelenek ile yenilik arasında kurulacak denge, yalnızca CHP’nin değil bütün demokratik kurumların temel ihtiyacıdır.
Demokratik olgunluk, farklılıkları ortadan kaldırmak değil; onları ortak hedefler doğrultusunda yönetebilme becerisidir.
Tam da bu nedenle CHP’nin önündeki temel görev, iç rekabeti kurumsal uzlaşmaya dönüştürebilmektir.
Bugün dünya deneyimleri göstermektedir ki büyük siyasal hareketler, iç mücadeleleri kazandıkları için değil; topluma yeni bir hikâye anlatabildikleri için başarılı olmuşlardır. Avrupa sosyal demokrasisinin yaşadığı gerilemenin temel nedenlerinden biri de budur. Birçok sosyal demokrat parti, değişen ekonomik ve toplumsal yapıyı zamanında okuyamamış, üretim ve kalkınma perspektifinden uzaklaşarak yalnızca mevcut kazanımları koruma refleksiyle hareket etmiştir.
Oysa 21. yüzyılın sosyal demokrasisi yalnızca bölüşüm politikalarıyla tanımlanamaz.
Önce üretmek, sonra adil paylaşmak gerekir.
Bu nedenle yeni sosyal demokrat yaklaşımın merkezinde üretim ekonomisi, teknoloji, eğitim, enerji güvenliği, stratejik sanayi politikaları ve yüksek katma değerli kalkınma anlayışı yer almak zorundadır.
Türkiye’nin genç nüfusu, girişimcilik kapasitesi, jeostratejik konumu ve sanayi altyapısı önemli fırsatlar sunmaktadır. Ancak bu potansiyelin hayata geçirilebilmesi için siyasal tartışmaların günlük polemiklerin ötesine taşınması gerekmektedir.
Bugün CHP açısından en kritik soru şudur:
Türkiye’nin önümüzdeki yirmi yılı için nasıl bir kalkınma modeli önerilmektedir?
Sanayinin teknoloji dönüşümü nasıl gerçekleştirilecektir?
Enerji bağımsızlığı hangi araçlarla sağlanacaktır?
Yerel yönetimler hangi görev ve yetkilerle yeniden yapılandırılacaktır?
Genç işsizliği nasıl azaltılacaktır?
Afetlere dayanıklı kentler nasıl kurulacaktır?
Yapay zekâ çağında eğitim sistemi nasıl dönüştürülecektir?
Bu sorulara verilen somut cevaplar, geleceğin siyasal rekabetini belirleyecektir.
Tam da bu noktada CHP için yeni bir kurumsallaşma ve yenilenme programı önem kazanmaktadır.
Parti bünyesinde sürekli çalışan ve farklı kesimleri bir araya getiren bir “Gelecek ve Strateji Platformu” oluşturulabilir. Bu yapı yalnızca siyasetçilerden değil; akademisyenlerden, yerel yönetim temsilcilerinden, iş dünyasından, sendikalardan, gençlik örgütlerinden ve sivil toplum kuruluşlarından oluşmalıdır.
Türkiye’nin temel sorun alanlarına yönelik politika laboratuvarları kurulabilir.
Her yıl kamuoyuna açıklanan “Demokratik Kalkınma Raporları” hazırlanabilir.
Gölge kabine sistemi güçlendirilerek her alanda alternatif kamu politikaları geliştirilebilir.
Yerel yönetimler yalnızca hizmet sunan kurumlar olmaktan çıkarılarak demokratik yönetişim ve kalkınma merkezleri haline getirilebilir.
Ancak bütün bunların ötesinde daha temel bir ihtiyaç bulunmaktadır:
Yeni bir siyasal dil.
Türkiye uzun yıllardır yüksek gerilimli siyasal tartışmalar yaşamaktadır. Bu durum yalnızca iktidar-muhalefet ilişkilerini değil, toplumsal dokuyu da etkilemektedir. Oysa toplumun geniş kesimleri artık daha fazla gerilim değil; daha fazla güven, daha fazla istikrar ve daha fazla umut görmek istemektedir.
Yeni dönemde sosyal demokrat siyasetin dili; öfke yerine umut, çatışma yerine uzlaşma, dışlama yerine kapsayıcılık, slogan yerine proje ve polemik yerine çözüm üretme üzerine kurulmalıdır.
Toplumsal barışın güçlendirilmesi, demokratik standartların yükseltilmesi, hukuk devletinin tahkim edilmesi ve terörün tüm biçimleriyle Türkiye’nin gündeminden çıkarılması konusunda yapıcı ve kapsayıcı bir yaklaşım geliştirilmelidir.
Çünkü güçlü demokrasi yalnızca seçimlerle değil; toplumsal güvenin güçlenmesiyle mümkündür.
Cumhuriyet’in ikinci yüzyılına girerken Türkiye’nin ihtiyacı olan şey, geçmiş kavgaları yeniden üretmek değil; geleceği birlikte inşa edebilmektir.
Bu noktada CHP’nin tarihsel sorumluluğu yalnızca muhalefet yapmak değildir. Aynı zamanda Türkiye’nin demokratik, ekonomik ve toplumsal geleceğine ilişkin güçlü bir vizyon ortaya koyabilmektir.
Belki de bugün yaşanan tartışmaların asıl anlamı burada yatmaktadır.
Mesele yalnızca bir liderlik meselesi değildir.
Mesele, sosyal demokrasinin kendisini yeniden tanımlayıp tanımlayamayacağıdır.
Mesele, kurumsal hafıza ile değişim enerjisinin ortak bir gelecek idealinde buluşup buluşamayacağıdır.
Mesele, Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu demokratik kalkınma perspektifinin üretilebilip üretilemeyeceğidir.
Gerçek siyasal olgunluk bazen bir adım geri çekilip daha büyük hedefe odaklanabilmeyi gerektirir.
Türkiye’nin bugün ihtiyaç duyduğu şey de tam olarak budur:
Kişilerden daha büyük kurumlar, sloganlardan daha güçlü projeler, ayrışmalardan daha kapsayıcı hedefler ve günlük tartışmalardan daha uzun vadeli bir gelecek vizyonu…
Eğer CHP bu tarihsel eşiği bir iç hesaplaşma alanı olmaktan çıkarıp yeni bir demokratik kalkınma ve toplumsal uzlaşma programına dönüştürebilirse, bugün yaşanan süreç gelecekte bir kriz olarak değil, sosyal demokrasinin yeniden kuruluşuna zemin hazırlayan bir dönüşüm dönemi olarak hatırlanacaktır.
Ve belki de Cumhuriyet’in ikinci yüzyılında Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu yeni siyasal hikâye tam da bu ortak akıl zemininde yazılacaktır.