Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı

class=
Elif BULUT
DEM Parti MYK Üyesi
eliff.bulutt@gmail.com

Ekim 2024’te Bahçeli’nin Meclis’te yaptığı çıkışa belki de atılacak en iyi başlıklardan biri “Türkiye tarihinde enteresan gelişmeler oluyor” olabilirdi. Hiç kimsenin beklemediği bir anda, beklemediği bir şekilde Dem Parti ve Kürt hareketine karşı -en hafif tabirle- en hararetli muhalefeti yapan kişilerden biri olan Devlet Bahçeli, uzun bir süre, anlaşılmaya çalışılan bir çıkış yaptı. 1 Ekim 2024’te TBMM’nin açılışında DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan’ın elini sıkması Türkiye siyaseti açısından beklenmedik son derece sarsıcı bir girişime dönüştü. Sonrası da zaten çorap söküğü gibi gelmeye başladı.

O günlerden bugünlere koskoca bir 16 ay geçti. Sürekli tartışılan ana gündem konularının başında gelen ve adının bile tam anlamıyla uzun süre konamadığı, süreç denilmeye bile aylar sonra başlanılabilen, başlangıcı gibi gidişatı da farklı olan bir dönem yaşıyoruz. Dünyadaki birçok savaş ve çatışma süreçlerinin çözüm aşamalarına baktığımızda; önce diyalog zeminin hazırlandığı sonra görüşmelerin başladığı, müzakereler sürdürülürken bu sırada ateşkesin yapıldığı aşamalarla ilerlndiği gçrülür. Ttaraflardan biri silahlı bir örgütse, onun feshedilmesi genellikle en sonda gerçekleşir. Müzakere sürecinde yasal düzenlemeler, öncesi sonrası görüşülür; ortak bir payda da iyi ya da kötü anlaşılır ve yol alınır. Ancak doğası gereği çoğu zaman taraflar birbirlerine gerçek anlamda güvenmezler, her an koşulların değişebileceğini ve her şeyin bir anda tepetaklak olabileceğini bilirler. Masada bazı anlaşmalar yapılırken sahada sıcak çatışmaların sürdüğü anlara bile tanıklık edilmiştir.

Ancak Türkiye’deki gelişmeler ise tamamen farklı oldu. Sıralamaya tersten başlandı. Önce en son söylenecekler iktidar ortağı milliyetçiliğin öncü güçlerinden Devlet Bahçeli tarafından en başta söylendi. En son yapılması beklenen şey ilk önce yapıldı. Örgütün kurucu lideri Abdullah Öcalan, 27 Şubat 2025’te, Barış ve Demokratik Toplum çağrısıyla örgütü kendisini feshetmeye çağırdı. Önce örgüt yaptığı kongre ile kendini feshetti, sonra silah bıraktı, ardından Türkiye sahasından çekildi ve devamının geleceğini ama bunun sağlanmasının demokratik bazı adımların atılmasına bağlı olduğunu söyledi. Karşı tarafta iktidar kanadında ise halen bir ileri iki geri gidip gelindiği için de çok büyük bir ilerleme henüz kaydedilemedi.

Süreç, ilk zamanlar şaşkınlıkla karşılandı, sonra yerini meraka bıraktı, sonra da endişeler ağır basmaya başladı. Halklar açısından daha önceki deneyim hafızalarda tazeliğini koruyordu. Orada yaşanan hayal kırıklığı halen unutulmamış, bedeli çok ağır ödenmiş/ödetilmişti. Kürt halkı ve Sol Sosyalist kesimler için tutuklama, gözaltı, ağır baskı dönemi bir kez daha başlamıştı. AKP 7 Haziran seçimlerinde istediğini alamayınca ülkeyi zorla 1 Kasım seçimlerine götürmüş, “400 vekil verin bu iş bitsin” demiştir ama istenen olmamıştı. Sanmışlardı ki başlattıkları süreç onların iktidarını iyice pekiştirecek, en çok da Kürt halkı oylarını AKP’ye verecek; ama öyle olmadı, tam tersine HDP beklenenin çok üstünde bir oy alarak barajı geçti. Hem Kürtlerin, hem sol/sosyalist kesimlerin, hem de sosyal demokratların desteğiyle çok büyük bir çıkış yaptı ve bir anlamda AKP’yi tek başına iktidar olmaktan alıkoydu. O günden bugüne de AKP tek başına iktidar olamıyor; yanına mutlaka MHP gibi bir ortak gerekiyor.

Son on yılda ülkede demokrasi namına ne varsa elimizden alınmak için çok büyük çabalar harcanıyor. İktidar; hukuk, ilkeler, adalet, anayasa, demokrasi adına bir kırıntı bile bırakmamak için karşı bir savaş açmış durumda. Hiçbir şeyin değişmeyeceğine dair bir inanç yerleştirmeye çalışıyor. Umudu olmayan bir toplum kendinde değişim gücü bulamaz ve harekete geçemez; bunu çok iyi biliyorlar. Kendilerine karşı olabilecek tüm güçleri hedef haline getiriyorlar. Bu kadar antidemokratik uygulamaların olduğu bir yerde ve bu kadar güvenilmez politikaların yer aldığı karanlık süreçlerle dolu olan bir ortamda iktidara elbette güvenmek zor olacaktır. Ancak elimizdeki siyasi gerçeklik de, bir sürecin tarafının mecburen mevcut iktidar olması gerekliliğidir. İktidarla başlayan çalışmalar mümkün olan en geniş cephede de sürdürülmeye çalışılıyor. Karşı tarafı tanıyor ve neler yapabileceğini biliyor olmak, aslında avantajlı bir durum. Olabilecek her türlü şeyi kestirebilir olmanıza rağmen, hem iç politikada hem dış politikada yaşanan gelişmelerin hepsi sürecin her aşamasını çok zorlaştırıyor. Bu işin kolay olacağını zaten kimse beklemiyordu; beklememelidir de.

İktidar kanadı tarafından bu dönemde demokratikleşmede çok fazla bir adım atılmamış olması, kaygıları canlı tutan en önemli şey. Halen hukuksuz cezalar verilmeye devam ediliyor, cezaevinde hukuksuz tutulanlar bırakılmıyor. Selahattin Demirtaş gibileri hakkında AİHM’nin verdiği kararlar olmasına rağmen uygulanmıyor, ceza süreleri dolmuş kişilerin uyduruk sebeplerle tahliyelerinin engellenmesine devam ediliyor. Hasta tutsakları adeta ölüme terk ediyorlar, kayyımların atanması sürdürüldü ve sonrasında gasp edilen belediyeler –başkanların tahliye edilmiş olmasınaq rağman- iade edilmedi. Kent Uzlaşısı üzerinden hem DEM Partili hem Cumhuriyet Halk Partili belediyelere operasyonlar düzenlendi. O yetmedi CHP’ye yönelik birçok siyasi operasyonlara gidildi. Başta Ekrem İmamoğlu olmak üzere birçok belediye başkanı, yöneticiler ve belediye çalışanları tutuklandı. Tüm bunları yaparken de toplumda bir karşıtlık örmeyi ihmal etmediler. Hak ihlalleri birbiriyle yarıştırıldı, halklar arasında oluşan köprü yıkılmaya çalışıldı.

Ülkede demokratikleşememe ve otoriterleşme sorunu maalesef süreklilik kazandı. Sürekli iç veya dış askeri operasyonların olduğu bir yerde ne baskılar azalır, ne ekonomik refah yükselir, ne de demokrasi yerleşir. Hepsinin çıkışı da, çözümü de, birbiriyle bağlantılı konulardır. Kürt sorunu Türkiye’nin demokrasi sorunuyla bazen doğru bazen ters orantılı bir şekilde ilerledi ve bugünlere kadar geldi. Şimdi elimizde bu sorunun çözüme doğru gitmesinin her kesimin ortak sorumluluğunda olduğu bir süreç var. Bu sefer Meclis’te temsil edilen hemen hemen tüm partilerin sürecin içinde olması, bize bir önceki döneme göre daha kapsayıcı çözüm fırsatı sunuyor.

Bu komisyonun üyeleri son 50 yıllık tarihin en acı verici deneyimlerini her kesimden ayrı ayrı dinlediler. Oradan çıkan sonuçları çözüm önerisi olabilecek bir yasa tasarısı olarak hazırlayıp Meclisin ilgili mekanizmalarına sunacaklar. İşte o zaman asıl tartışmalar başlayacak. Çözüm süreçlerinde eğer barış toplumsallaşamazsa ilerleyen yıllarda maalesef yeniden bir çatışma dönemi başlayabiliyor.  Bu yüzden toplumu ikna edebilecek bir sonuç çıkması çok önemli olacak. Her tarafı tam anlamıyla ikna edecek bir sonuç çıkmasının zor olduğunun farkındayız. Ancak asgari müşterekte buluşulacak bir sonuç çıkması mümkün.  Bu kadar darbe almış bir sistemde yol almak gerçekten çok zorlayıcı oluyor. En çok güven sorunu, samimiyet sınavı gibi konularda süreç başladığı günden beri tartışmalar sürüyor. Sürekli en çok söylenen şeylerden biri şu: İktidar DEM Parti’yi yine kandıracak; DEM Parti AKP ile anlaşacak; Erdoğan’ı yeniden cumhurbaşkanı seçtirecek.  Oysa HDP/DEM Parti, geçmişi boyunca ne iktidara ne de Erdoğan’a oy verdi. Hatta tam tersine, Erdoğan’ın karşısındaki güçlü adayları destekledi. Hatta o yetmedi yerel seçimlerde birçok il ve ilçede AKP karşısında aday çıkarmayarak CHP’nin bazı belediyeleri almasını sağladı ya da tüm kesimleri ortak bir noktada birleştirebilmek için “Kent uzlaşısı”yla çıkan adayları destekledi. Dolaysıyla, tarafsız bir gözle bakınca bu basit bir gerçeği görmek mümkün; ancak baştan beri sürekli bir manipülasyonla mevcut durumu akamete uğratma çabası çok büyük. Bunu, kimileri bile isteye yapıyor kimileri de yaptıklarının aynı kapıya çıkacağının farkında olmadan yapıyor.

Süreç hızlı başlayınca hızlı yol alınacağı sanıldı. Herkes sabırsızlıkla neler olacağını, bu işin nereye varacağını bir an önce görmek istedi. Sürecin yavaş ilerlemesi, hak ihlallerinin devam etmesi, istenen yasal düzenlemelerin geciktirilmesi, aşamaların yavaşlatılması elbette sürece olan inancı azalttı. Özellikle Ocak ayında Suriye’de, Şam Hükümeti’nin -anlaşmalara uymayarak- SDG’nin kontrol ettiği alanlara yönelik müdahale başlatması ve ABD’nin İsrail’in ve Türkiye’nin bu müdahaleye yol vermesi Kürt halkı üzerinde büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Türkiye baştan beri silah bırakılma olayının SDG’yi de bağladığını iddia ediyor ve buna uyması için hem iç hem dış güçlere baskılar uyguluyordu. Türkiye, Rojava’nın durumunu çözümün bir parçası gibi ele alıyor; bu durumda da sürecin hızlı ilerlemesi  engellenmiş oluyordu. Ocak ayı sonunda SDG ve Şam Hükümeti bir anlaşmaya vardı. Sorun, her iki taraf ve Türkiye açısından istedikleri gibi çözülmemiş olsa da şimdilik çözüme varılmış görünüyor.

Süreç, yaralar alsa bile, ilerlemesi ülkenin demokratikleşmesini isteyen her siyasi partinin, ilgili her kesimin sorumluluğundadır. Ortak bir arada yaşam, ekonomik sorunların çözülebilmesi, eğitimden sağlığa, kadınların özgür yaşam hakkından ekolojik yıkıma kadar birçok alanda demokratikleşmenin önünde duran devasa sorunlardan biri olan Kürt sorununun çözümü için önümüzde kaçırılmayacak bir fırsat duruyor. Unutmayalım ki, tarih bize bu sorunu çözme fırsatını sürekli vermeyebilir. Var olan durumu, tüm zorluklarına rağmen değiştirmek ve mümkün olabilecek olan en iyi bir şekilde sonuca erdirmek zorundayız. Kimsenin “bu sefer de olmadı umarız bir dahakine” deme lüksü yok. Çünkü en önemlisi de işin ucunda insan hayatı var.