img-20210415-wa0005

Aydın Cıngı – Zavallı Ülkem

Aydın CINGI
Araştırmacı
acingisdv@gmail.com

Türkiye bir yerlere doğru sürükleniyor. Neden ve nereye? Bunu tam olarak bilen yok; hatta ülkeyi, boynuna geçirdiği kementle sürükleye sürükleye götüren kişi/kişiler bile tam bilmiyor. O nedenle, olan bitenin rasyonel bir açıklaması yok. Yine de şu son dönemde başımıza gelenleri bir gözden geçirelim.

Kafasına vurulup sağılan ve güdülen toplum

Ülkenin ekonomik potansiyeli yüksek; ama ya üretim yaptırılmadığı için kol ve beyin enerjimiz paraya/refaha dönüşmüyor ya da eldeki para ve mevcut olanaklar, iktidarın tercihleri doğrultusunda çarçur ediliyor. Buharlaşan 128 milyar dolarla emek dostu/insan dostu bir iktidar neler yapabilirdi; biliyor musunuz? En azından hiç birimiz içinde bulunduğumuz acıları çekmezdik. Yandaşa dağıtacak komisyon almak için yaptırılan ve garanti edilen fahiş tutarlarını her gün cebimizden beşer-onar ödediğimiz havaalanı, şehir hastanesi, köprü, tünel, vb beton ürünleri vatandaşı yolma amacıyla inşa edilmese nasıl rahat ederdik; biliyor musunuz? Hesap soramıyoruz; çünkü yasak. İş yaptıkları müteahhitlerin vergi borçlarını affedip sudan bahanelerle yurttaşa ceza keserek rezaletin finansmanını tümüyle bize yıkıyorlar. Toplumca alçaltılıyoruz; kafamıza vurula vurula sağılıyoruz. Sıfırlama konusunda talimli kişiler toplumun maddi ve manevi varlığını sıfırlıyor.

Pandemi başlayana değin yalnızca malımızı alıyorlardı; şimdi canımızı da alıyorlar. Kendileri kalabalığa bizzat karışmadan, lebalep dolu kongreler düzenliyor ve 81 ile virüs saçıyor. Üzerinden komisyon alınacak aşı da olmayınca, bizler ölüyoruz. Emeğimizden biriktirmiş olduğumuz paraları bile şu salgın döneminde bize vermiyorlar; aç kalmamak için kalabalıkta işe gidip virüsü birbirimize bulaştırıyoruz. Üstelik yine sayılarla oynuyorlar; yalanlarla oyalanıyoruz.

Her sabah “acaba bugün nasıl bir sorun yaratacaklar?” diye uyanıyoruz. Haksız da çıkmıyoruz. Sorunlardan bazıları kronikleştiğinden onları -o günün haberleri için- en azından cepte biliyoruz. Kanal İstanbul bulardan biri. Hesap-kitap, maliyet-getiri, demografik dengesizleşme, ÇED raporu, deprem, Marmara’ya zarar falan filan kar etmiyor. İş kafaya konmuş, inada binmiş; ille de yapılacak. Tabii paraları ve vakitleri yeterse. ABD öyle istiyor, Katar’a söz verilmiş, arsalar alınmış, villa maketleri yapılmış. Boğaziçi Üniversitesi de kronikleşmeye yüz tutan sorunlardan biri. Kimsenin istemediği ve yetkinliği çok kuşkulu bir AKP’li şahıs, rektör olarak atanıyor. Aylardır öğretim üyeleri rektörlük binasına sırtını dönmüş, adamı protesto ediyor; öğrenciler yerlerde sürükleniyor. Öte yandan öğrenciye veya itiraz edene “terörist” iftirası ve polis dayağı da her gün ekranlarda gördüğümüz görüntülerden. Bugün Taksim’de gençler/kadınlar yerlerde sürükleniyor, yarın doğanın tahribine karşı çıkan İkizdereliler…

Bir de her gün yeni bir yasak var! Üstelik bu yasaklar hukuksuz; hazretler sözlü emir veriyor ve bu emir uygulansın istiyor. Yazılı belge yok; çünkü söz konusu emir anayasaya aykırı. Bunların örnekleri, kapanma süresince alkollü içki satma yasağı veya hukuksuz uygulama ve yasaklara karşı çıkana reva görülenleri sözlü veya görüntülü olarak belgeleme yasağı. Açıklaması: İktidar, ramazan ayında içki içen insan kalmasını ve kolluk kuvvetleri aracılığıyla yaptığı aşırılıkların ve işlediği suçların ortaya çıkarılmasını istemiyor. Bütün çabaları, her türlü hukuksuzluğu yapıp bunun kamuoyuna yansımasını ve geleceğe iletilmesini engellemeye dönük. Özetle, “Ben sizi geberteyim, ama sesiniz çıkmasın!” Sonra? Sonrası muhalefetin Danıştay’a başvurması ama ya red kararı ya da iktidarın bildiğini okuması.

“Gündem sapmasın” diye diye…

Ekonomik kriz yurttaşın boğazını sıkıyor ve bu kriz kuşkusuz ki iktidara oy yitirten başat öğe. Muhalefet de haklı olarak bu konudan sapmadan onu deşmek ve halka temel sorunlarını her an anımsatmak niyetinde. Dolayısıyla siyasetin gündemi ekonomi olsun istiyor ve iktidarın yön değiştirtme manevralarına prim verip halkın esas gündemi dışındaki konulara dalmak istemiyor. Ne var ki bu çaba, özellikle iki alan söz konusu olduğunda önceliğini yitirmek zorunda; çünkü bu alanlarda toplum ve siyasal yapı, iktidar eliyle geriye dönüşsüz biçimde değiştiriliyor. Bunlardan birincisi, iktidarın otoriter tek adam rejiminden totaliter yapıya dönüşme girişimleri.

Carl Friedrich ve Zbigniew Brzezinski gibi siyaset düşünürlerinin de üzerinde birleştikleri bir tanıma göre “totalitarizm” şu unsurları içerir: Ütopik bir gelecek tanımı (sözgelimi, siyasal İslam idealinde buluşmuş dindar kuşaklar); tek kişi önderliğindeki egemen kitle partisi (Erdoğan – AKP); fiziksel ve psişik nitelikli terör uygulaması (polis dehşeti, özel yetkili mahkemeler, keyfi ve uzun tutukluluklar, muhaliflere karşı tehditler, vb); iletişim ve medya tekeli (telefon dinlemeler, çoğunluğu yandaşlaşmış kanal ve gazeteler, işinden atılan yazarlar, oto/sansür pençesinde susmaya yönelen ve gittikçe küçülen muhalif medya); çok gelişkin bir silahlı güç (yeni polis devleti göstergeleri); sistemin ve ekonominin bürokratik koordinasyonla merkezden yönetimi (özerk kurumların yok edilmesi vb).

 Yukarıda saydığım öğelerin hepsi ülkemizde var. Ayrıca, bu türden rejimlerde düşünce ve ifade özgürlüğü bulunmaz ve yönetim aleyhine görüş öne sürülemez. Lider tek güç kaynağıdır, her şeyi o bilir, her şeye o karar verir yani hukuk odur. Liderin hoşuna gidenin yolu açılır; onu eleştiren hiçliğe mahkum edilir. Lider ve partisi, toplumsal varlığın ve ülke gerçeğinin bütününü kavradığı savındadır. Toplum kutuplaştırılıp bir kesim yurttaş “ötekileştirilir.” Yurttaşlar, “bizden olanlar/bizden olmayanlar” biçiminde ikiye bölünür ve “bizden olanlar”ın sürekli çoğunlukta kalmasını sağlayacak popülist söylem kullanılır: “Gençlerimiz dindar olmasınlar da tinerci mi olsunlar?” türünden, anlamsız ve hüzün verici deyişler gibi…

TBMM’den geçen muhalefetin talebine uygun kararın ertesi gün geçersiz kılınarak yeniden otoriter liderin istediği yönde benimsenmesi, emekli amirallerin bir bildirisi üzerine “darbe” yaygarasının koparılması yukarıdaki tabloyu tamamlıyor. Yalnız totaliter rejim ile bugünkü Türkiye’nin yönetimini ayıran bir fark var. O da, totaliter rejimlerde muhalefetin bulunmaması ve özgür seçimlerin yapılmaması. Şu anda iktidar zaten kısmen yok ettiği o ayrımı da tamamen yok etme çabasında. Aslında ülkede yıllardır hilesiz hurdasız bir seçim yapılamadığı malum. Tek adam rejimini getiren referandum bile yasaya uymayan biçimde yapıldı; atı alan mühürsüz oylarla Üsküdar’ı geçti.

Şimdi Haluk Gergerlioğlu’nun TBMM’den yaka paça çıkarılıp cezaevine konulması ve ülkenin üçüncü partisi olan HDP’nin fiilen politika yapmaktan alıkonulması ve de ana muhalefet lideri ve diğer bir dizi üst düzey ana muhalefet yöneticisi hakkında düzenlenen fezlekeler artık muhalefetin de ortadan kaldırılarak tam anlamıyla bir “totaliter” rejime yönelme eğilimlerini yansıtıyor. Nitekim AKP Sözcüsü Ömer Çelik, bir basın toplantısında kendisine yöneltilen muhalefetin itirazına ilişkin bir soruya, “boş verin muhalefeti, biz muhalefete bakmıyoruz” diyebiliyor. Ülke bu noktalara savrulurken, “aman ekonomik gündemden sapmayalım” çabası içinde gündemin salt “mutfakta yangın”, “tüyü bitmemiş yetim” klişelerine kıstırılması son derecede anlamsızlaşıyor. Konu artık var olma veya yok olma -yani iktidarın sevdiği deyimle “beka”- sorununa dönüşüyor. Bu türden aşamalara gelindiğinde artık gündem buraya odaklanmalıdır. 

Gündemi ekonomiden alıkoyma potansiyeli taşıyan alanların ikincisi de, iktidarın “din devleti” kurma ve toplumu hukuksal düzenlemeler aracılığıyla tarikatların egemen olduğu bir Ortadoğu ülkesine dönüştürme eğilimidir. Örneğin İstanbul Sözleşmesi’nden tek adamın bir gece yarısı kararıyla çıkıldığında kadınların mobilize edilmesi ve muhalefetin bütünüyle direnmesi gerekliydi. Bu, kabul edilmemesi gereken bir geri dönüş, bir irtica hamlesidir. AB Komisyonu Başkanı von der Leyen’i, Kaddafi veya Saddam dahi ayakta bırakıp altın kaplama koltuğuna kurulmaz; böyle olduğunda da bunu en azından muhalefet sorun yapıp iktidar adına AB’den özür dilerdi. Ayasofya’nın -bir yandan hukuksal sorumluluktan kaçarak- camiye döndürülmesi ve hutbede Atatürk’e hakaret edilmesi, “aman toplum bizi din karşıtı sanmasın” diye geçiştirilecek bir sorun değildi. Halka, nasıl yoksullaştırıldığı anlatılırken, kimi Mercedes’li yobazların sıkça yaptıkları “fakirlik övgüsü”nün içerdiği mide bulandırıcı riya da halkın dikkatine sunulmalıdır.

“Seçime değin bir terslik olmasın” diye diye…

İktidar kamuoyu yoklamalarına baktıkça seçimden korkuyor ve seçimi, kuşkusuz ki, kendisi için en uygun olan anda yapacak. Araştırmalara göre, iktidar oylarının düşüşü sürüyor. Öte yandan o kadar çok usulsüzlük, yolsuzluk, hukuksuzluk yaptılar; halka o kadar yalan söyleyip o kadar çok insana kötülük yaptılar ki, iktidardan ayrılınca kendilerine hesap sorulmasından çekiniyorlar. Esasen bu boş bir kuruntu da değil; tabii ki  bazı hesaplar verilecek. O yüzden iktidarı bırakmamak için ellerinden ne geliyorsa, ne kadar melanet varsa yapacaklar.

Bunlardan birisi, yurt dışında bir askeri serüvene girişip halkın “ulusalcı” duygularını gıdıklayarak geçici biçimde oylarını yükselterek seçime gitmek olabilir. Ancak dünya konjonktürünün bu türden bir manevraya ne ölçüde elverişli duruma gelebileceği de sorgulanmalıdır. Avrupa, Türkiye ile bir yazgı birliği düşünmüyor; hatta bu ülkeyi artık insan hakları, hukukun üstünlüğü, ifade özgürlüğü gibi demokrasi değerleri bağlamında da umursamıyor. Onlar için önemli olan, o taraflara buradan göçmen gönderilmemesi ve Doğu Akdeniz’de sorun çıkartılmaması vb. Muhalefet şimdilik, AB’yi bir olasılıkla bu alanlarda duyarlı kılacak barışçı bir iktidar seçeneği de sunamıyor. ABD ise, kendi işine bakıyor ve işlerini, hükmüne tabi bir Erdoğan rejimiyle yürütebildiği ölçüde yürütüyor.

Öte yandan muhalefetin, seçim/sandık diye diye kendini zaman zaman bir tür pasifizme ittiği saptanıyor. Kazanılacağına çok güvendiği seçime değin bir “kaza” olmasın diye, iktidarın toplumu ve rejimi göz göre göre farklılaştırmasına ancak “yarım ağız” ses çıkarıyor. Bütün bunlara, iktidar oyları düşüşünü sürdürmekteyken sırf sandık gelsin diye göz yumuluyor. Ancak her şey umulduğu gibi gitmeyebilir. Seçmenin, olduğu iddia edilip yıllardır bir türlü ortaya çıkamayan “feraseti” bu kez de ortaya çıkamayabilir.

Ayrıca Millet İttifakı denen birliktelik, daha genişleyip bir “demokrasi cephesi”ne dönüşmedikçe iktidar için umut vardır. Bunun için AKP’nin elinde yeterince sivil darbe olanağı ve deneyimi var. Ayrıca anayasa falan takmıyorlar. Seçim yasasını, seçim sistemini istedikleri yönde değiştirirler. Toplumsal muhalefet % 70’ler düzeyine varmadıkça ve böyle bir muhalefet iklimi yurt çapında esip seçmenin bütününü gözle görülür biçimde etkilemedikçe hiçbir şeye güvenemeyiz. Biz yurtseverler çok çalışmalı ve dikkatli olmalıyız. Unutulmamalıyız ki, bir dönem daha AKP iktidarı, Cumhuriyeti ve toplumun “demokrat” kesimini kökünden kazıyacaktır. 

Türkiye bir yerlere doğru sürükleniyor. Neden ve nereye? Bunu tam olarak bilen yok; hatta ülkeyi, boynuna geçirdiği kementle sürükleye sürükleye götüren kişi/kişiler bile tam bilmiyor. O nedenle, olan bitenin rasyonel bir açıklaması yok. Yine de şu son dönemde başımıza gelenleri bir gözden geçirelim.

Kafasına vurulup sağılan ve güdülen toplum

Ülkenin ekonomik potansiyeli yüksek; ama ya üretim yaptırılmadığı için kol ve beyin enerjimiz paraya/refaha dönüşmüyor ya da eldeki para ve mevcut olanaklar, iktidarın tercihleri doğrultusunda çarçur ediliyor. Buharlaşan 128 milyar dolarla emek dostu/insan dostu bir iktidar neler yapabilirdi; biliyor musunuz? En azından hiç birimiz içinde bulunduğumuz acıları çekmezdik. Yandaşa dağıtacak komisyon almak için yaptırılan ve garanti edilen fahiş tutarlarını her gün cebimizden beşer-onar ödediğimiz havaalanı, şehir hastanesi, köprü, tünel, vb beton ürünleri vatandaşı yolma amacıyla inşa edilmese nasıl rahat ederdik; biliyor musunuz? Hesap soramıyoruz; çünkü yasak. İş yaptıkları müteahhitlerin vergi borçlarını affedip sudan bahanelerle yurttaşa ceza keserek rezaletin finansmanını tümüyle bize yıkıyorlar. Toplumca alçaltılıyoruz; kafamıza vurula vurula sağılıyoruz. Sıfırlama konusunda talimli kişiler toplumun maddi ve manevi varlığını sıfırlıyor.

Pandemi başlayana değin yalnızca malımızı alıyorlardı; şimdi canımızı da alıyorlar. Kendileri kalabalığa bizzat karışmadan, lebalep dolu kongreler düzenliyor ve 81 ile virüs saçıyor. Üzerinden komisyon alınacak aşı da olmayınca, bizler ölüyoruz. Emeğimizden biriktirmiş olduğumuz paraları bile şu salgın döneminde bize vermiyorlar; aç kalmamak için kalabalıkta işe gidip virüsü birbirimize bulaştırıyoruz. Üstelik yine sayılarla oynuyorlar; yalanlarla oyalanıyoruz.

Her sabah “acaba bugün nasıl bir sorun yaratacaklar?” diye uyanıyoruz. Haksız da çıkmıyoruz. Sorunlardan bazıları kronikleştiğinden onları -o günün haberleri için- en azından cepte biliyoruz. Kanal İstanbul bulardan biri. Hesap-kitap, maliyet-getiri, demografik dengesizleşme, ÇED raporu, deprem, Marmara’ya zarar falan filan kar etmiyor. İş kafaya konmuş, inada binmiş; ille de yapılacak. Tabii paraları ve vakitleri yeterse. ABD öyle istiyor, Katar’a söz verilmiş, arsalar alınmış, villa maketleri yapılmış. Boğaziçi Üniversitesi de kronikleşmeye yüz tutan sorunlardan biri. Kimsenin istemediği ve yetkinliği çok kuşkulu bir AKP’li şahıs, rektör olarak atanıyor. Aylardır öğretim üyeleri rektörlük binasına sırtını dönmüş, adamı protesto ediyor; öğrenciler yerlerde sürükleniyor. Öte yandan öğrenciye veya itiraz edene “terörist” iftirası ve polis dayağı da her gün ekranlarda gördüğümüz görüntülerden. Bugün Taksim’de gençler/kadınlar yerlerde sürükleniyor, yarın doğanın tahribine karşı çıkan İkizdereliler…

Bir de her gün yeni bir yasak var! Üstelik bu yasaklar hukuksuz; hazretler sözlü emir veriyor ve bu emir uygulansın istiyor. Yazılı belge yok; çünkü söz konusu emir anayasaya aykırı. Bunların örnekleri, kapanma süresince alkollü içki satma yasağı veya hukuksuz uygulama ve yasaklara karşı çıkana reva görülenleri sözlü veya görüntülü olarak belgeleme yasağı. Açıklaması: İktidar, ramazan ayında içki içen insan kalmasını ve kolluk kuvvetleri aracılığıyla yaptığı aşırılıkların ve işlediği suçların ortaya çıkarılmasını istemiyor. Bütün çabaları, her türlü hukuksuzluğu yapıp bunun kamuoyuna yansımasını ve geleceğe iletilmesini engellemeye dönük. Özetle, “Ben sizi geberteyim, ama sesiniz çıkmasın!” Sonra? Sonrası muhalefetin Danıştay’a başvurması ama ya red kararı ya da iktidarın bildiğini okuması.

“Gündem sapmasın” diye diye…

Ekonomik kriz yurttaşın boğazını sıkıyor ve bu kriz kuşkusuz ki iktidara oy yitirten başat öğe. Muhalefet de haklı olarak bu konudan sapmadan onu deşmek ve halka temel sorunlarını her an anımsatmak niyetinde. Dolayısıyla siyasetin gündemi ekonomi olsun istiyor ve iktidarın yön değiştirtme manevralarına prim verip halkın esas gündemi dışındaki konulara dalmak istemiyor. Ne var ki bu çaba, özellikle iki alan söz konusu olduğunda önceliğini yitirmek zorunda; çünkü bu alanlarda toplum ve siyasal yapı, iktidar eliyle geriye dönüşsüz biçimde değiştiriliyor. Bunlardan birincisi, iktidarın otoriter tek adam rejiminden totaliter yapıya dönüşme girişimleri.

Carl Friedrich ve Zbigniew Brzezinski gibi siyaset düşünürlerinin de üzerinde birleştikleri bir tanıma göre “totalitarizm” şu unsurları içerir: Ütopik bir gelecek tanımı (sözgelimi, siyasal İslam idealinde buluşmuş dindar kuşaklar); tek kişi önderliğindeki egemen kitle partisi (Erdoğan – AKP); fiziksel ve psişik nitelikli terör uygulaması (polis dehşeti, özel yetkili mahkemeler, keyfi ve uzun tutukluluklar, muhaliflere karşı tehditler, vb); iletişim ve medya tekeli (telefon dinlemeler, çoğunluğu yandaşlaşmış kanal ve gazeteler, işinden atılan yazarlar, oto/sansür pençesinde susmaya yönelen ve gittikçe küçülen muhalif medya); çok gelişkin bir silahlı güç (yeni polis devleti göstergeleri); sistemin ve ekonominin bürokratik koordinasyonla merkezden yönetimi (özerk kurumların yok edilmesi vb).

 Yukarıda saydığım öğelerin hepsi ülkemizde var. Ayrıca, bu türden rejimlerde düşünce ve ifade özgürlüğü bulunmaz ve yönetim aleyhine görüş öne sürülemez. Lider tek güç kaynağıdır, her şeyi o bilir, her şeye o karar verir yani hukuk odur. Liderin hoşuna gidenin yolu açılır; onu eleştiren hiçliğe mahkum edilir. Lider ve partisi, toplumsal varlığın ve ülke gerçeğinin bütününü kavradığı savındadır. Toplum kutuplaştırılıp bir kesim yurttaş “ötekileştirilir.” Yurttaşlar, “bizden olanlar/bizden olmayanlar” biçiminde ikiye bölünür ve “bizden olanlar”ın sürekli çoğunlukta kalmasını sağlayacak popülist söylem kullanılır: “Gençlerimiz dindar olmasınlar da tinerci mi olsunlar?” türünden, anlamsız ve hüzün verici deyişler gibi…

TBMM’den geçen muhalefetin talebine uygun kararın ertesi gün geçersiz kılınarak yeniden otoriter liderin istediği yönde benimsenmesi, emekli amirallerin bir bildirisi üzerine “darbe” yaygarasının koparılması yukarıdaki tabloyu tamamlıyor. Yalnız totaliter rejim ile bugünkü Türkiye’nin yönetimini ayıran bir fark var. O da, totaliter rejimlerde muhalefetin bulunmaması ve özgür seçimlerin yapılmaması. Şu anda iktidar zaten kısmen yok ettiği o ayrımı da tamamen yok etme çabasında. Aslında ülkede yıllardır hilesiz hurdasız bir seçim yapılamadığı malum. Tek adam rejimini getiren referandum bile yasaya uymayan biçimde yapıldı; atı alan mühürsüz oylarla Üsküdar’ı geçti.

Şimdi Haluk Gergerlioğlu’nun TBMM’den yaka paça çıkarılıp cezaevine konulması ve ülkenin üçüncü partisi olan HDP’nin fiilen politika yapmaktan alıkonulması ve de ana muhalefet lideri ve diğer bir dizi üst düzey ana muhalefet yöneticisi hakkında düzenlenen fezlekeler artık muhalefetin de ortadan kaldırılarak tam anlamıyla bir “totaliter” rejime yönelme eğilimlerini yansıtıyor. Nitekim AKP Sözcüsü Ömer Çelik, bir basın toplantısında kendisine yöneltilen muhalefetin itirazına ilişkin bir soruya, “boş verin muhalefeti, biz muhalefete bakmıyoruz” diyebiliyor. Ülke bu noktalara savrulurken, “aman ekonomik gündemden sapmayalım” çabası içinde gündemin salt “mutfakta yangın”, “tüyü bitmemiş yetim” klişelerine kıstırılması son derecede anlamsızlaşıyor. Konu artık var olma veya yok olma -yani iktidarın sevdiği deyimle “beka”- sorununa dönüşüyor. Bu türden aşamalara gelindiğinde artık gündem buraya odaklanmalıdır. 

Gündemi ekonomiden alıkoyma potansiyeli taşıyan alanların ikincisi de, iktidarın “din devleti” kurma ve toplumu hukuksal düzenlemeler aracılığıyla tarikatların egemen olduğu bir Ortadoğu ülkesine dönüştürme eğilimidir. Örneğin İstanbul Sözleşmesi’nden tek adamın bir gece yarısı kararıyla çıkıldığında kadınların mobilize edilmesi ve muhalefetin bütünüyle direnmesi gerekliydi. Bu, kabul edilmemesi gereken bir geri dönüş, bir irtica hamlesidir. AB Komisyonu Başkanı von der Leyen’i, Kaddafi veya Saddam dahi ayakta bırakıp altın kaplama koltuğuna kurulmaz; böyle olduğunda da bunu en azından muhalefet sorun yapıp iktidar adına AB’den özür dilerdi. Ayasofya’nın -bir yandan hukuksal sorumluluktan kaçarak- camiye döndürülmesi ve hutbede Atatürk’e hakaret edilmesi, “aman toplum bizi din karşıtı sanmasın” diye geçiştirilecek bir sorun değildi. Halka, nasıl yoksullaştırıldığı anlatılırken, kimi Mercedes’li yobazların sıkça yaptıkları “fakirlik övgüsü”nün içerdiği mide bulandırıcı riya da halkın dikkatine sunulmalıdır.

“Seçime değin bir terslik olmasın” diye diye…

İktidar kamuoyu yoklamalarına baktıkça seçimden korkuyor ve seçimi, kuşkusuz ki, kendisi için en uygun olan anda yapacak. Araştırmalara göre, iktidar oylarının düşüşü sürüyor. Öte yandan o kadar çok usulsüzlük, yolsuzluk, hukuksuzluk yaptılar; halka o kadar yalan söyleyip o kadar çok insana kötülük yaptılar ki, iktidardan ayrılınca kendilerine hesap sorulmasından çekiniyorlar. Esasen bu boş bir kuruntu da değil; tabii ki  bazı hesaplar verilecek. O yüzden iktidarı bırakmamak için ellerinden ne geliyorsa, ne kadar melanet varsa yapacaklar.

Bunlardan birisi, yurt dışında bir askeri serüvene girişip halkın “ulusalcı” duygularını gıdıklayarak geçici biçimde oylarını yükselterek seçime gitmek olabilir. Ancak dünya konjonktürünün bu türden bir manevraya ne ölçüde elverişli duruma gelebileceği de sorgulanmalıdır. Avrupa, Türkiye ile bir yazgı birliği düşünmüyor; hatta bu ülkeyi artık insan hakları, hukukun üstünlüğü, ifade özgürlüğü gibi demokrasi değerleri bağlamında da umursamıyor. Onlar için önemli olan, o taraflara buradan göçmen gönderilmemesi ve Doğu Akdeniz’de sorun çıkartılmaması vb. Muhalefet şimdilik, AB’yi bir olasılıkla bu alanlarda duyarlı kılacak barışçı bir iktidar seçeneği de sunamıyor. ABD ise, kendi işine bakıyor ve işlerini, hükmüne tabi bir Erdoğan rejimiyle yürütebildiği ölçüde yürütüyor.

Öte yandan muhalefetin, seçim/sandık diye diye kendini zaman zaman bir tür pasifizme ittiği saptanıyor. Kazanılacağına çok güvendiği seçime değin bir “kaza” olmasın diye, iktidarın toplumu ve rejimi göz göre göre farklılaştırmasına ancak “yarım ağız” ses çıkarıyor. Bütün bunlara, iktidar oyları düşüşünü sürdürmekteyken sırf sandık gelsin diye göz yumuluyor. Ancak her şey umulduğu gibi gitmeyebilir. Seçmenin, olduğu iddia edilip yıllardır bir türlü ortaya çıkamayan “feraseti” bu kez de ortaya çıkamayabilir.

Ayrıca Millet İttifakı denen birliktelik, daha genişleyip bir “demokrasi cephesi”ne dönüşmedikçe iktidar için umut vardır. Bunun için AKP’nin elinde yeterince sivil darbe olanağı ve deneyimi var. Ayrıca anayasa falan takmıyorlar. Seçim yasasını, seçim sistemini istedikleri yönde değiştirirler. Toplumsal muhalefet % 70’ler düzeyine varmadıkça ve böyle bir muhalefet iklimi yurt çapında esip seçmenin bütününü gözle görülür biçimde etkilemedikçe hiçbir şeye güvenemeyiz. Biz yurtseverler çok çalışmalı ve dikkatli olmalıyız. Unutulmamalıyız ki, bir dönem daha AKP iktidarı, Cumhuriyeti ve toplumun “demokrat” kesimini kökünden kazıyacaktır.