-

Ali TİRALİ – Arap İsyanlarını Anımsarken: Mezhep ve Siyaset

Sekiz sene evvel Paris’te talebeyken, ilki Tunus’ta başlayan Arap isyanlarının sadece Arap dünyasında değil, Batı dünyasında da yarattığı ilgi ve heyecana şahit olmuştum. Yoksul seyyar satıcı Muhammed Buazizi’nin kendini yakmasından itibaren patlak veren olaylar Tunus’u karıştırmış; kitlesel nümayişler Zeynel Abidin bin Ali’yi ülkeden kaçmaya yöneltmiş; Paris’te de kalabalık bir Magribli Arap diasporası mevcut olduğu için ilk birkaç günden itibaren şehrin meydanları da adeta Tunus’a, Safakes’e, Sus’a dönüşmüştü. Başta meydanlarda sadece Tunus’un kırmızı-beyaz hilalli bayrağı vardı, sonra buna Cezayir ve Fas’tan başlayarak diğer Arap ülkelerinin de bayrakları da katıldı. Televizyonlar, gazeteler, internet siteleri müthiş bir heyecan içinde Arap dünyasındaki isyanlardan bahsediyorlardı. Evet, bir noktada bu isyanlar, diasporanın ateşli heyecanlarının ötesine de geçmiş; öncelikle entelektüel muhitlerden başlayarak, ülkedeki Magrib veya Arap alemiyle ilişkisiz insanların da ilgisinin merkezine oturmuştu. Çok uzun zamandır Arapların, hatta Müslümanların Batı kamuoyu nezdinde böylesine olumlu bir yönde ilgiye mazhar olduğunu hatırlamıyordum; bir benzerinin yakın hatta orta vadede vuku bulacağını da zannetmem.

İsyan hareketleri farklı yönlere saptı

Arap isyanlarının kapanış perdesi inerken, belki popülist, siyaseten muğlak ama son tahlilde antidespotik ve liberal-demokratik-parlamenter bir gelecek tahayyülünü temsil ettiği düşünülen kitle hareketleri, yerlerini giderek dini-mezhebi fanatizme, İslamcılığın en saldırgan ve barbar yorumlarına bıraktılar. “Eş-şaab yurid iskat en-nizam!”ın yerini tekbirler aldı. Modern siyasi düşünceyi içselleştirmemiş, siyasi olgunluktan ve dinden azade bir politik tahayyülden yoksun kalabalıkların bu acı akıbeti sürpriz sayılmazdı. 1970’lerde başlayan, Anglo-Amerikan sosyal bilim literatüründe “Islamic revival” yani “İslami canlanma” olarak tanımlanan sosyopolitik olgu, bu nihai manzaranın başlıca müteharrikiydi. Bu sosyopolitik olgu, etki bakımından 16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu’nun militan bir Sünni, Safevi İmparatorluğu’nun militan bir Şii ideoloji benimsediği “confessionalisation” yani “mezhebileşme” devrine denk bir süreci yarattı. Zaten Nasır’lar ve Kasım’lar devrinden sonra yavaş yavaş devekuşu misali ne kuş ne deve olan belirsiz bir bürokratik aygıta dönüşen ulus-devleti iyice tahrip etti. Yani Arap isyanları sonrası Suriye, Yemen, Mısır, Irak ve diğer bölge ülkelerinde oluşan yıkıntılar manzarası sebep değil sonuçtu.

Her ne kadar günümüzde bunun altını çizmek kimi akademik mahfillerde oryantalizm ithamıyla karşılaşsa da bugün itibariyle Ortadoğu’nun büyük kısmında siyasi saflaşmaların temel ekseni, dini-mezhebi farklılıklar haline geldi veya görünür siyasi bölünmeler söz konusu fay hattının üzerine oturdu. Bu, aşağı yukarı 40 senedir devam eden bir sürecin yarattığı bir netice.

Mezhep politikası egemenliğindeki ülkeler

Irak, Yemen, Bahreyn; siyasal dengelerine tam da öyle bir manzaranın hakim olduğu üç Ortadoğu ülkesi. Irak’ta Şii çoğunluk, ülke Haşimi hanedanı altında bir krallık olarak bağımsızlığını kazandığı dönemden itibaren, kısa fasılalar dışında, daima baskı görmüş ve ikinci sınıf yurttaş sayılmıştır. Hele Saddam Hüseyin devri bu ayrımcılığın zirvesidir. 2003’teki Amerikan işgalinden itibaren Şii çoğunluk ülkedeki en zinde ve siyaseten güçlü unsur olmuş ve yeniden inşa döneminde ciddi bir rol oynamıştır. Irak siyasetiyle ilgili bir yanılgı, bu ülkedeki Şii hareketliliğini tamamen İran güdümünde ve söz konusu ülkenin jeopolitik stratejisinin bir uzantısı olarak görmektir. İran’ın ta Sasaniler devrinden beri bugünkü Irak topraklarında köklü bir siyasi nüfuzu vardır, özellikle 1979 sonrası da Irak’taki “inkılabi” Şii hareketi İran’dan etkilenmiştir; ancak Irak Şii toplumu, esasen kendi sosyal dinamikleri doğrultusunda hareket eden bir cemaattir. Bir ay önce Basra’da yaşanan ve rüşvet ve yoksulluğa karşı protesto gösterileriyle başlayıp hükümet binalarına hücum edilmesiyle gerçek bir ayaklanma halini alan toplumsal hareketliliğin nihai olarak İran konsolosluğunu hedef alması, konsolosluğun ateşe verilmesi, -söz konusu şehrin neredeyse tamamının Şiilerden oluştuğu da akılda bulundurulursa- “İran sempatizanlığı eşittir Şiilik” denkleminin bu toplumları açıklamakta ne kadar yetersiz olduğunu daha iyi gösterir.

Yemen ise, 1990’da, o döneme kadar Nasırcı bir Arap milliyetçisi çizgiye yakın Kuzey Yemen ile Arap dünyasındaki tek Marksist rejim olan Güney Yemen’in birleşmesiyle bugünkü halini aldı. Ülkedeki bu bölgesel bölünme mezhebi fay hatlarına da az-çok oturuyordu. Kuzey Yemen’de Şiiliğin Zeydi fırkası egemenken, Güney toprakları Sünniydi. Birleşmeden itibaren Yemen’de bölgesel-mezhebi gerilim eksik olmadı. 1994 yılında kuzeyliler ve güneyliler arasında bir iç savaş cereyan etti. Daha sonra ülkenin kuzeyi Şii Husi gerillalarının, güneyi ise – kimi sapa bölgelerden başlayarak– El Kaide ve benzeri selefi terör örgütlerinin eline geçti. 2011-12’deki isyanla Ali Abdullah Salih’in otoriter yönetimi düştü, Müslüman Kardeşlerin Yemen kolu olan El-Islah kısmi bir nüfuz kazandı, daha sonra Husi gerillaları başkent Sanaa’yı da ele geçirdi. El Kaide’nin yanında IŞİD de Yemen’de faaliyete geçti. Zaten 1990’daki birleşmeyi hiçbir vakit benimsememiş olan Güneyliler Aden’i ele geçirerek orada ayrılıkçı bir siyasi erk yarattılar. Suudi Arabistan ise, Yemen’de bir Şii hakimiyetinin kurulmasından çekinerek ülkeyi 2015’ten beri bombalıyor ve korkunç insani kayıplara neden oluyor.

Bahreyn ise Yemen ve Irak’tan birçok açıdan farklı bir ülke. Öncelikle bir Körfez monarşisi; yüzölçümü ve nüfus bakımından diğer iki ülkeye göre çok daha küçük ve zengin. Bahreyn’de 200 senedir Sünni el-Halife ailesi mutlak egtemenler olarak ülkeyi idare ediyor, fakat halkın çoğunluğu Şii. 2011’de başkent Manama’da başlayan ayaklanmalarda da bu aidiyetin önemli bir payı oldu. Bahreyn’deki isyan da, tahmin edileceği gibi, Suudi Arabistan’ın müdahalesiyle vahşi şekilde bastırıldı ve ülke tamamen demir yumrukla idare edilmeye başladı.

Arap isyanları hayal kırıklığına dönüştü

Altını çizelim: Bu üç ülkenin paylaştıkları ortak özellik üçünün de temel siyasi fay hatlarının mezhep üzerine kurulmuş olmasıdır, Suriye ve Lübnan da bu üç ülkeden pek farklı değildir. Bu şartlarda bu fay hattını kapatabilecek bir ulus kimliği veya toplum sözleşmesi inşa edilebilme ihtimali çok zordur. Ulus-devlet ümidiyle birlikte gerçek bir modernite fikri de ölmüştür. Son yılların mülteci krizi de, sadece söz konusu karışıklıklar olan bölgelerden kaynaklanmasa da, bu ümidin sönmesinin en acı işaretidir. Ortadoğu’yla dünyanın geri kalanı arasındaki makas gittikçe açılmaktadır.

Arap İsyanları’dan geriye kalan duygu müthiş bir hayal kırıklığıdır. Ancak bu hayal kırıklığının nedenleri üzerine düşünce üretmeyi sürekli erteleten bir şiddet ve kriz iklimi olduğu için bu başarısızlık doğru dürüst tartışılamadı. Bir ölçüde Tunus dışında hiçbir Arap ülkesi isyanların tetiklediği değişimler sayesinde daha olumlu, daha özgür, daha güvenli bir geleceğe doğru yürüyemedi. Ortadoğu’nun dünyadaki ağırlığı artarken, bölgenin içe dönük politikası çıkmaza dönüştü. Ümit bağlanan demokratik rejimler kurulamadığı gibi, bölge yeni bir anarşi ve şiddet döngüsü içine girdi. Bu döngüden de henüz bir çıkış ihtimali görünmüyor.

Bu yazı kaleme alınırken hem Türkiye’nin, hem de dünyanın gündemi Cemal Kaşıkçı cinayetiyle çalkalanıyordu. Arap dünyasının ekonomik ve siyasi ağırlık merkezlerinin en önemlilerinden Suudi Arabistan’ın İstanbul başkonsolosluğunda işlenen bu gazeteci cinayeti; şüphesiz Riyad rejiminin politik karakterini göstermektedir. Bu siyasi zihniyet de günlük yorumlarda bir klişe gibi kullanılan muhafazakarlık-reformizm ikileminin ötesinde, henüz hukuk devleti bile olamamış bir yapının siyaset yapma biçimini berrak şekilde göstermektedir. Otoriterliğin her zamankinden güçlü olduğu bir dünyada, temkini elden bırakmadan “şimdilik” kaydı da düşülerek, bir reform veya demokratikleşme ümidi görülmemektedir.

Kaybolan ümit belki de o 2010-2011 döneminde bütün dünyanın dikkat kesildiği sokak gösterilerinin çölde bir seraptan fazlası olmamasından kaynaklanmaktadır. Çoğunluğu kırsal bölgelerden büyük kente yeni gelmiş aşiret, din, mezhep aidiyeti ideolojik aidiyetinden daha kuvvetli ve çağrısına -veya iğvasına- en kolay kapılabildiği ideoloji İslamcılık olan, içinde yetiştiği kültür kodları nedeniyle özgürlük ve eşitliğe yönelik samimi bir heyecan duyamayan kalabalıklar Batı tipi demokrasiler yaratamamışlardır.

Böyle olunca da geçmişi temsil eden yönetimler yıkılıp ortadan kalkarken, yeni bir düzen kurulamamaktadır. Kör-topal bir moderniteden arkaik kimliklere dönülmektedir. Demokrasinin beşiği kabul olunan ülkelerde bile popülist demagoglar el üstünde tutulurken, Ortadoğu’da gerçekten özgürlükçü ve demokratik rejimlerin inşa edilmesi uzun zaman için tatlı bir hayal olarak kalacaktır.

*Ali TİRALİ
SODEV Yönetim Kurulu Üyesi
alitirali@hotmail.com