6989697177_a65244e176_b

Ahmet Özer – Kürt Sorunu’ndaki Statükocu Bakış ve İktidarın Kurduğu Düzen

ahmet özer as

 

 

 

 

Kürt Sorunu bir zihniyet sorunudur

Türkiye’de Kürt sorunu esas olarak bir eşitlik sorunudur. Temeli de ülkedeki Türk çoğunluğun Kürtlerle eşit yurtdaşlık statüsünde bir arada yaşamayı kabul etmemesine dayanır. Bu zihniyetin istediği eşitlik; “herkes Türk olsun” eşitliğidir. Bundan öteye bir eşitlik bu kesimler tarafından sadece bölünme olarak tahayyül edildi ve tedavüle konuldu. Bu zihniyet, kimi siyasi partilerin propagandasıyla daha da azdırıldı; on yıllar boyunca tornasından geçtiği “Milli Eğitim” politikasıyla daha da kemikleşti.

AKP iktidarı başta olmak üzere, seçilmiş iktidarların bu sorunu hep bir asayiş ve güvenlik sorunu olarak görmesinin ardında çoğunlukçu zihniyet vardır. İktidar, çoğunluğu oy deposu olarak gördüğünden, yaşanan sorunu çözmek yerine seçim hesaplarıyla pragmatik davranarak bu kesimlere adeta teslim oldu. Bu durum çoğu zaman, bir önceki başbakan başta olmak üzere, bir çok yöneticinin diline milliyetçi söylem olarak yansıdı. Bu söylem toplumu daha da gerdi, böldü, birbirine karşı keskinleştirdi. AKP iktidarı oy uğruna değiştirmekle mükellef olduğu statükonun bir parçası oldu, hatta kendi statukosunu oluşturdu. Dolayısıyla, devlet iyice demokratik olmaktan uzaklaştı; otoriter- muhafazakar bir cumhuriyete dönüştü.

Sorunun çözümü, öncelikle yeni bir zihniyet inşasından geçiyor. Bu psikolojik alt yapı oluşturulmadan, üstüne inşa edilecek somut bir adımın kalıcı olması çok zor. Nitekim son günlerde yaşanan gelişmeler yukarıda söylenenleri teyid eder niteliktedir. Niyet, empati, barış dili, bölünme paranoyasından uzaklaşma çözümün psikolojik altyapısının oluşmasının anahtarlarıdır. Sonrasında somut adımlarla eşit, adil, özgür ve kalıcı çözüm inşa edilebilir. Demokratik bir cumhuriyet için kimler nasıl eşit olacak? Bu sorunun cevabı net ve basit: Müslümanlarla Müslüman olmayanlar, Kürtlerle Türkler, Alevilerle Sünniler, kadınlarla erkekler ve zenginlerle yoksullar eşit olacak, eşit muamele görecek. Peki “mevcut iktidarın zihni yapısı ve içinden geldiği kodlar buna elverir mi?”; asıl cevaplanması gereken soru bu.

Kısır döngü kırılmalı, eşitlik sağlanmalı

AKP iktidarının zihni yapısı bu eşitlikleri sözde söylese bile özde kabul edecek ve sindirecek nitelikte görünmüyor. Örneğin hala Sünni Hanefi mezhep anlayışıyla Aleviliği yorumlayan, ona ibadetini nasıl yapması gerektiğini bildiren bir anlayış Aleviyi Sünniyle ibadetleri ve inançları açısından eşit görebilir mi? Yıllardır Türk İslam sentezinden beslenen bir zihniyet, Kürdü Türkle eşit hukuki bir statüye kavuşturabilir; Gayrımüslimi Müslümanla ya da kadını erkekle eşit görüp kılabilir; saltanat düzeni içinde yoksulu zenginle bir tuatabilir mi? Can alıcı sorular bunlardır.

Göründüğü kadarıyla AKP iktidarı, bu sürede, değiştirmek vaadiyle geldiği iktidarı değiştirmek bir yana, devlete yerleşince kendisi değişerek ona benzemeye başladı. Şimdi AKP artık devletin partisi. Polisi, jandarmayı kendi güvenlik gücüne çevirdi. Devletteki bürokrasiyi tamamen partizan bir biçiminde yeniden örgütledi. Kürt sorunu, Alevi sorunu gibi sorunların adını koydu, ama çözmek için bir şey yapmadı, sürüncemede bıraktı.

Kamu kaynaklarının hoyratça kullanımına son verilmeli

Gelir dağılımındaki eşitsizliği gidermek yerine kamu kaynaklarını ganimet gibi yağmalamaya başladı. İktidara yapışanlar, “kalkınma bahanesiyle” çevreyi tahrip etti. 17-25 Aralık’ta dört bakanın çocukları gözaltına alındı; bunlardan hesap sorması gereken Başbakan kendi evindeki milyon avroları nasıl sıfırlarım telaşına düştü. Başbakan, bakanlar, hukuk sistemi yolsuzlukların üstüne gitmek yerine onları ortaya çıkaranların üstüne gitti. Sanki Cemaat uzaydan gelmiş gibi, bütün suçlar bu “kökü dışarda olan düşmana” yüklenmeye başladı. Oysa Cemaat’ı iktidar ortağı haline getiren, birlikte iş tutan AKP iktidarının kendisiydi.

Olan bitene rağmen AKP nasıl seçim kazandı?

2014 yılı içinde iki seçimde de AKP’ye oy verenlerin önemli bir kısmı bu yolsuzlukları görüyor, inanıyor; ancak yolsuzluklar onların oy verme davranışını belirlemede öncelikli olmuyor. AKP’ye oy veren muhafazakar kesim için kendi hayat tarzları, sermaye kesimleri için ekonomik istikrar, yoksul kesimler için devletin kesesinden ödenen sosyal yardımlar, kimi Kürtler için ise çözüm süreci esas belirleyiciydi. Nitekim AKP giderse yerine gelecek alternatiften emin olamıyorlar. AKP’nin iktidarını sürdürebilmesinde bu alternatifsizlik epey işlev görüyor. Bu ortamda Erdoğan; katılımın düşük, ana muhalefetin adayının zayıf olduğu bir ortamda %52 oy oaranıyla (özünde toplam seçmenin sadece %38 oyuyla) cumhurbaşkanı seçildi.

Cumhurbaşkanı; toparlayıcı, birleştirici bir rol oynamak yerine partisinin başkanı gibi davranıyor; parti başkanı iken kullandığı öfkeli ve kibirli dilini değiştirmiyor. Tasarrufu teşvik etmek yerine halkın vergileriyle yeni saray inşa ediliyor, bir uçak varken daha lüksü alınıyor. Polisi ve MİT’i, salt kendini ve etrafını korumak için seferber etmesi kamuoyunun adalet duygularını zedeliyor.

Halkın büyük kesimi bu gidişattan hoşlanmıyor. Gayrımemnun yurttaşların sayısı günden güne artıyor. Bu nedenle iktidarın en güçlü gibi göründüğü an, aslında en güçsüz olduğu andır. Çünkü artık AKP, sırtını devlete dayamış millete/halka rağmen politika yapıyor; yönetiyor. Bu, daha uzun zaman böyle devam edemez/etmemeli.

Sonuç ve öneriler

Bir kere Kürt sorunu bağlamında en acil çözmemiz gereken başlık, vatandaşlık meselesidir. 1982 darbe anayasası, vatandaş olan herkesi Türk diye niteliyor. “Türk kelimesi aslında etnik değil, Kürdü de kapsayan bir üst kimliği ifade eder” iddiası ise hem temelsiz hem de inandırıcı değil. Çünkü söylemlere, uygulamalara, mevzuata ve mahkeme kararlarına baktığımızda Türk kavramının açıkça bir ırkı tarif ettiğini ve diğer etnik gruplara dayatıldığını görüyoruz. Burada gereken, Mustafa Kemal Atatük’ün 1921 Anayasası’nda kullandığı “Türkiye halkı” veya “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı”dır. Kimlik insanın şerefidir ve herkesin kendini istediği kimlikte ifade etmesi demokrasilerin gereğidir. Bütün bunlar ortada dururken bir kimliği diğerlerinin arasından çekip hepsine hakim kılmaya çalışmak, ulus devletin bütün farklılıkları teke indirgime dönemine aittir ki; bu dönem de artık geride kalmıştır/kalmalıdır.

İkinci önemli ve sorunlu başlık din ve vicdan özgürlüğüdür. Din konusu mevcut anayasada laiklikle bağlantı içinde ele alınmasına rağmen, uygulamada gerçek bir laiklik yoktur. Özellikle bir mezhebin, Sünni mezhebinin diğerlerine dayatıldığı bir düzen yaşıyoruz. Örneğin Sünni İslam kimliği, Alevi vatandaşlara adeta dayatılmaktadır. Kaldı ki bütün bu uygulamaların, Alevilerin vergileriyle de oluşturulmuş olup sadece Sünni İslam’a hizmet veren ve anayasal bir kurum haline getirilen Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından yapıldığı herkesin malumudur. Bu durum doğru olmadığı gibi demokratik de değildir. O halde Diyanet İşleri ya kaldırılmalı ya da laikliğin özüne uygun biçimde yeniden düzenlenmelidir. Bu arada başta Aleviler olmak üzere ülkede yaşayan inanç grupları, ibadetlerini nerede, nasıl yapmak istiyorlarsa öyle yapmalıdırlar. Bu konuda devletin bir dayatması, yönlendirmesi ve belirlemesi olmamalıdır.

Üçüncü nokta çağdaş devletin bütün ideolojilere eşit mesafede durması meselesidir. Eğer siz devlet olarak A milliyetçiliğini devletin kutsalı haline getirseniz B milliyetçiliğini karşınıza almış olursunuz; bu da düzeni bozar. Oysa yasaların temel amacı düzeni sağlamaktır. O halde anayasa ve yasalar bir ideolojiye vurgu yapmamalı, hatta ideolojiden hiç sözetmemelidir.

Dördüncü nokta vesayet rejiminin bertaraf edilmesi meselesidir. Vesayet rejimi ancak yasalar değişirse gerçekten değişir. Bunun için iki önemli adım atılmalı. MGK kaldırılmalı, Genelkurmay Milli Savunma Bakanlığına bağlanmalı ve başta iki hukuklu yargı sistemi olmak üzere bütün militer imtiyaz ve ayrıcalıklara son verilmeli, demokrasinin en önemli özelliği olan denetim mekanizması işlemeli ve askeri harcamalar Sayıştay denetimine tabi olmalıdır. Ancak bütün bunlar anayasal güvenceye bağlandığında, vesayet rejiminin sona erdiğinden bahsedilebilir.

Beşinci nokta yerele yetki devri meselesidir. Merkezde birikmiş katı bürokratik statüko değişecek mi değişmeyecek mi? Değişecek deniyorsa o takdirde sistem, ademi merkeziyetçi bir anlayışla yeniden yapılandırılmalı. Bu çerçevede, yerel yönetimlere sorumlulukla beraber yetki ve kaynak aktarımı sağlanmalıdır. Genel güvenlik, dış ilişkiler, merkezi adalet ve mega projeler dışında bütün yetkiler yerel yönetimlerde olacak şekilde yeni bir düzenlemeye gidilmelidir. Ankara artık bütün sorunların tespit edildiği, bütün çözümlerin ürertildiği ve bütün kaynakların toplanıp dağıtıldığı tek yer olmaktan çıkarılmalıdır.

Diğer önemli bir sorun da özellikle Kürt meselesi bağlamında tartışılan ana dil meselesidir. Eğer yerel yönetimler reorganize edilecekse resmi dilin yanısıra anadil eğitimi ve öğretimi de sağlanmalıdır. Dil bir bölünme aracı değil, bilakis bir zenginlik ve bir bütünleşme aracıdır. Dünyadaki benzeri örneklerinden de bunu görüyoruz.

Yedinci mesele rejimin niteliğine ilişkindir. Kuvvetler ayrılığı nasıl uygulanacak; ülke parlementer demokrasi ile mi, yoksa iktidar partisinin ortaya attığı başkanlık sistemi ile mi yönetilecek? Bu konu rejimin niteliğine ilişkin bir sorundur, önemlidir ve bir an önce netliğe kavuşturulmalıdır. Gerçek bir başkanlık sisteminde iki vazgeçilmez vardır; Birisi “fren ve denge sistemi”dir, öbürü de “yatay ve dikey katılım”ın sağlanması meselesidir. Bunların olmadığı yerde, üstelik Başkanın meclis feshedebildiği, KHK çıkarabildiği, atamalarının herhangi bir denetime tabi olmadığı bir sistem, Başkanı bir krala ve bir diktatöre çevirebilir.

Sonuç olarak, demokratik bir devletin ırkı, dini, idolojisi olmaz. Olursa kendi vatandaşlarını kendi eliyle bölmüş, aralarına nifak sokmuş, niza çıkarmaya davet etmiş olur. Devlet “ben Türküm” derse Kürtler ve diğer etnik gruplar kendini bastırılmış hisseder ve kırılır. Devlet “ben Sünniyim” derse Aleviler ve diğer inanç grupları dışlandıklarını düşünür ve devlete bağlılıkları azalır; devlet “ben A ideolojini savunurum” derse B ideolojinde olanları karşısına almış olur. Hangi akıllı devlet bunu yapar, ya da devlet aklı böyle bir akılsızlığı reva görür mü kendine? O halde bundan sonra ona göre bir yol tutturulmalı; başta anayasa olmak üzere, yasalar yapılırken bu gerçekler gözönünde bulundurulmalıdır.

Kürt sorunun çözülerek gerçek bir demokrasiye geçiş ancak böyle sağlanabilir. Bu aynı zamanda otokratik muhafazakar devletten gerçek anlamda demokratik bir cumhuriyete geçişin de teminatı olacaktır.

*Prof.Dr. Ahmet Özer,
Toros Üniversitesi,
ahmet.ozer@toros.edu.tr