Adeta ’travmalar çağının’ kucağında çırpınıp durmaktayız. Doğal afetlerin getirisi olan sarsıntıları bir tarafa koyacak olursak, insan eliyle insanlığın gark edildiği travmalar Ukrayna savaşıyla başlayıp 7 Ekim Hamas saldırısı ve Netanyahu’nun çıldırmışlığıyla devam ediyor. İnsanlık, dramlarına doyamamış vaziyette yeni travmalar üretmeye devam ediyor.
Mantığından gayrı tüm insani melekelerini yitirmiş Trump, Netanyahu, Putin vb. tiranların, bu türün en bilindik ve en eski tipi olarak tarih sahnesinde yer alışlarını izlemekteyiz. Bunlar, Aristoteles’in deyişiyle ‘’bir ülkeyi yalnızca kendi özel hanesiymiş ve onun efendisiymiş gibi” algılamakla kalmayıp, neredeyse tüm insanlığı ve yeryüzünü böyle algılayan söylem ve davranışlarla insanlığın varoluş bağlarına saldırmaktadırlar.
Son olarak dün akşam, İsrail’in Gazze çizgisini ele geçirdiği üzerine haber bültenlerini dinlerken, hafızam beni tekrar 7 Ekim 2023 sabahına ve bu konudaki çağrışımlarımla ilgili yazıya götürdü. Aşağıdaki satırlar o çağrışımlara ve o ilk günlere aittir.
HAMAS SALDIRISI VE SONRASI
‘’7 Ekim 2023 sabahından itibaren Gazze’de yaşananlar insanlık adına dehşet verici niteliktedir.
Yahudi soykırımı üzerine okuduğum kitaplar, bazı biyografiler, görsel yapıtlar ve klasikleşmiş eserlerin görüntüleri, bu defa Filistin halkının yaşadıklarıyla ete ve kemiğe bürünmüş şekilde televizyon ekranında belirmekte.
Zihin akışımda Verdinin ‘Va Pansiero’ tınılarına, Spielberg’in “Schindler Lists” filmi eşlik ediyor. Sarı saçlı, kırmızı paltolu küçük sevimli bir kız çocuğunun, Nazilerin önlerine katarak sürdükleri Yahudi halkı arasında şaşkın koşuşturması ve aynı kız çocuğunun, infaz edilmiş Yahudi bedenleri arasında kırmızı mantosuyla bir Alman cemsesinde hareketsiz yatan cansız görüntüsü bu!
Son derece usta bir sinematografiyle dokümanterden alınan genel görüntü içinde kız çocuğu renkli yansıtılmaktaydı.
***
Ben ve benim kuşağım ikinci dünya savaşını yaşamadı. O dönemde Yahudi ırkına yapılanlar, Nazilerin tutumları, işkenceler, infazlar, yollara düşmüş sürgün insanlar, ‘kristal gece’ görselleri ve hikayeleri, bitmek bilmeyen insan avı, gaz odalarının ve soykırım mezarlarının dehşetli gerçekleri hep insanın var oluşunu koruma ve saygı duyma gerekliğinin söylemleriyle bize ulaşmıştır.
O sabah Hamasın gerçekleştirdiği şiddet eylemi, ilk 24 saatlik şok aşamasında, Hamas’a yönelik eleştirilerde odaklanmış, bunun etkileri üzerine İsrail’in olası tepkileri siyasi, hukuki ve askeri çevrelerce durmaksızın tartışılmıştı. Kanaat önderlerinin çok büyük bir kısmının tüm konuşulanların içinde muhatap oldukları ya da üzerinde kafa yordukları en merkezi soru, Hamas’ın İsrail’in son derece güçlü güvenlik sistemlerini nasıl aşabildiği konusuydu.
Kişisel olarak bu soru, zihnimden elbette geçen ama ‘’beşerdir şaşar’’ yanıtıyla noktaladığım bir konu oldu. Kendi adıma en çok Netanyahu’nun ekrandaki şok, öfke ve mevcut zafiyeti yok sayan söyleminde yüzündeki ifadesine odaklanmıştım. Benim zihnimdeki soru, ‘’Bu güncel narsissistik kırılma, arkaik olarak ne kadar geriye gider ve hangi düzeyde kümülatif travmaların, bastırılmış öfkesini dışa vurur?’’ konusuydu.
Verdi ve ’Va Pansiero’ tınılarını bu sorularla anımsadım. Kırmızı paltolu küçük kızın görüntüsüyle birlikte Filistin halkının başından hiç gidemeyecek olan çilesini de içim burkularak düşündüğüm andır, bu.
Son birkaç haftadır, vatansız bırakılmanın ve soykırımın acılarını ince bir duyarlılık ve espri gücüyle sanatın her dalında ifade etmiş aydın Yahudi sanatçıların “insanlığı iyi nesnelerle özdeşleşmeye davet” çağrısı her iki tarafta da sivil ve savunmasız halkın üzerine inen roket sesleriyle boğulmuş durumda.
Netanyahu hükûmeti kendi sağduyulu vatandaşlarının yıllar boyu süregelen bu çağrılarına kulaklarını tıkamış vaziyette. İsrail iktidarı şiddetin asırlar boyu zihninin derinliklerinde dondurulmuş olarak saklanan yıkıcı etkisini kendi kişiliğinde içselleştirmekte ısrarlı görünüyor. Tam da Marx’ın söylediği gibi kendi tarihlerini kendileri yapmayı hedeflerken kendi seçtikleri koşullara değil doğrudan karşı karşıya kaldıkları belirli ve geçmişten gelen ve bünyelerine nüfuz eden koşullar içinde yaparak, ölmüş kuşakların geleneğini bütün ağırlıklarıyla beyinlerine nakşederek, kendilerini değiştirme ve yenileme ülküsünün hastalıklı bağımlılığıyla Filistin halkına ve Gazze’ye saldırıyorlar.
Marx’ın gerçekçi tespitine göre bu topluluklar hangi iradi dönüşümü gerçekleştirmek isterlerse istesinler, arzu ve beklentilerinin yelken açtığı ama bilinmeyen geleceğin yarattığı korkuyla baş etmek için geçmişin ruhlarından yardım umarlar. O ana kadar duydukları hikayeler, tutumlar, sloganlar ve benzeri başka tutumlar yenilikçilik anlayışı şeklinde sanki farklıymışçasına tarih sahnesinde görünür olur.
Bütün travmatik yaşanmışlıkların öyküsündeki kötücül nesneler içselleştirilerek dış dünyaya tekrar geri dönerler. Bireysel olarak ebeveyn figüründen başlayarak toplumsal alanda kurumların yapılanış biçimine kadar geçmişin kötücül tutumlarına yeniden hayat verilir. Böylece geçmişe, yok edilene ya da kaybedilene ait sevgi ve nefret karmaşasının getirisi, suçluluk duyguları da farkındasızlıkla tamir edilmeye çalışılır. Marx’ın bu yaklaşımı psikanalizin bakış açısıyla hemen hemen örtüşmektedir.
Psikanalizin modelleriyle düşünenler ve çalışanlar bireysel olanla toplumsal olan arasındaki bağın geçirgenliğinin yadsınamaz olduğunun farkındadırlar.
Freud ‘’Psikanalize Giriş Konferansları’’ yapıtının bir bölümünde ‘’ İnsanoğlunun iç dünyasındaki her türden engellemelerin, insan gelişiminin tarih öncesi dönemleri boyunca gerçek dış engellerden doğduğu’’ düşüncesi üzerinde durur.
Winnocot’un “Savaş Amaçları Üzerine” başlıklı çalışmasında, insanın, özü itibariyle düşman olarak gördüklerine benzediği fikrini bir kez kabul etmesi durumunda işlerin daha basit bir hal alacağından söz edilir. Ancak hem tarih boyunca hem de bu süreçte yaşananlar bu durumun söylendiği kadar basit algılanamadığını göstermektedir. Şayet öyle olsaydı İsrail yönetimi, kendi seçilmiş travmalarına bağlı olarak Filistinliler üzerinde yıllardır kurduğu ezici baskıyı ve bugün yaptıklarını gerçekleştiriyor olmazdı.
İsrail ve Filistin toplumlarının, daha doğrusu onlar adına eyleme geçen karar vericilerin körleştiği nokta budur.
EN BÜYÜK GÜÇ KORKU OLDUĞUNDA
7 Ekim kıyametinin koptuğu günlerde ABD başkanı Biden İsrail’i ziyaret ederek bir teselli konuşması yaptı. O konuşmasını, Golda Meir ile senatörlüğü döneminde aralarında geçen bir sohbete atıf yaparak bitirdi. Sohbetin sonunda Meir, Biden’e şöyle demiş: ‘’Hiç korkmayın sayın Senatör, bizim gizli bir silahımız var! Gidecek başka yerimiz yok!’’
Meir’in sözünü ettiği gizli silah, MÖ 6. yüzyıldan itibaren mekânsız yaşamanın, uyum sağlamaya mecbur bırakılmanın ve tarihin belirli dönemlerinde hunharca aşağılanmanın korkusudur.
Bu korku en öldürücü güçtür! Sürüldükleri topraklara geri döndüklerinde yüreklerinde ve zihinlerinin gizli bölmesinde saklı kalan bu travma ve türevleri tekrar var olmak için seçilmiş anılarıdır.
Döndükleri ve yerleştirildikleri topraklarda, çevreleri geçmişin tüm yaşanmışlıklarını harekete geçirecek biçimde sarılmış olarak, kendi toplumsal bedenleri olan bu topraklardan tekrar yoksun bırakılma kaygısının şiddeti, onlara bu imkânı sağlayanlarca ne denli hesaba katılmıştır bilemiyorum.
Hamas, o sabah gerçekleştirdiği eylemle, bu korkunun yaklaşık 20 yıldan bu yana kendi halkının kollektif bilincine İsrail iktidarınca inceden acıtmalar ve engellemelerle yerleştirilen, kötücül tarafını sert biçimde geri bildirimlerle dışa vurdurdu.
Böylece pek çok kereler farklı biçimde kabul görmemiş ve daha sonra Nazi çizmesi altında ezilmiş olan travmatik İsrail toplumunun, seçilmiş bir travma üzerinden aynı süreçleri farklı travma öykülerinin yarasını taşıyan bir toplum kümesine yaşatmak için sinsice yaptığı tahrikler sonuç almıştır.
İsrail kendilerine vadedilen toprakların Filistin’in tamamı olmadığına ilişkin hüsranı ve getirdiği öfkeyi Filistinlileri yok sayarak çıkarır hale geldi.
Giderek dış dünyayı içlerindeki insana ait en ilkel tepkilerle vahşetin gözünden algılar hale gelen bu iki grup, içlerinde en diplerde biriken yok olma dürtüsünü birbirileri üzerinden görüntüleyerek özdeşim sağladılar. Bu ise, kelimenin tam anlamıyla çıldırmışlık halidir.
Son zamanlarda, yazının başında sözünü ettiğimiz gelişmeler göstermektedir ki, bu çıldırmışlık hali giderek yılankavi bir hızla insanlığın her çeşit benzer öyküsünü tetikleme tehlikesine evriliyor.
İnsani tüm değerleri yitirme pahasına, mantığı sadece kendi varoluş savunması olarak geliştiren öyküler zinciriyle yeni travmalara sarkıtılmaktayız.
Dilerim, insanlığa ait geri kalan en iyi değerleri anımsayarak Verdi’nin tınılarında farkındalık kazanma şansımız hala mevcuttur.
‘’Git düşünce, altın kanatlarınla git kon tepelere
Akıllı adamların altın harpı
Bize huzurlu bir şey çal
Ya da tanrıdan esinlen
Acılarımıza katlanma gücü veren’’