CC Net Bili?im Dan??manl?k Hizmetleri

A. Babür ATİLA – Seçkinler

A. Babür ATİLA
Eski SODEV Başkanı
batila@superonline.com

Sağda yer alan partilerde kümelenmiş siyaset simsarlarının kulaklarımızı tırmalayan sesleri içerisinde onlarca yıldır duyageldiğimiz bir sözcük vardır: “Seçkinler”.

Aşağılayıcı bir üslupla, kendi retoriklerinde severek kullandıkları bu kelimenin, karşılarındaki kitleler üzerinde yarattığı öfke etkisini, dudaklarının yanından akıttıkları nefret dolu salyalarında görebilirsiniz.

Lumpen dayanışmasının zirveye çıktığı anlardır o anlar…

Öyleyse kimdir bu seçkinler?

Asker olmak…

Yıl 1995, askerlik görevini ifa etmek üzere, Sarıkamış’taki Tümen Karargah Bölüğü’nde bakaya onbaşı er olarak bulunuyorum.

Anti-militarist dünya görüşümün yanı sıra özellikle er olarak yapılan askerlik görevinin kişiliği geliştirdiği kanısında olduğumu da belirtmeliyim. Burada iki yönlü bir gelişim ve ayakta kalma mücadelesinden bahsedilebilir. İlk açıda; ast-üst ilişkilerinin çok net olarak tanımlandığı, gerektiğinde üstün astına hayatını vermesini dahi emredebildiği son derece katı bir ilişkiler yumağından bahsedilebilir. Bu ilişki yapısı, kısmi de olsa patron-işçi, işveren-çalışan gibi de yorumlanabilir.  İkinci açı ise daha paralel bir bakışın gördüğüdür; erler, statü ilişkisinin son derece eşit olarak kurulduğu bir topluluktur; burada ayrışmanın yegane yöntemi kişisel beceri ve yeteneklerdir.

Bölüğümüzde, Sivas Cumhuriyet Üniversitesi mezunu bir asteğmen vardı. Nasıl tarif edersin derseniz, Hababam Sınıfı’nda, Şener Şen’in muhteşem canlandırdığı “Badi Ekrem” gibiydi kendisi. İçtimalarda sağa sola zıp zıp zıplar, üstündeki üniformanın kendisine sağladığı statünün gücünü kullanmayı pek severdi. Karşısındaki er kadrosunun bir kısmı, bakaya olanlar, Türkiye’nin iyi üniversitelerinden mezun, meslek hayatında ilerlemeye başlamış yaşça kendisinden büyük olanlardı; diğer kısım ise tahmin edebileceğiniz gibi Türkiye’nin ekonomik ve sosyal bakımdan en düşük olan bölgelerinden gelen, ilkokulu zor bitirmiş gencecik çocuklardı. Anadolu’nun kavruk çocuklarının tepesine her türlü şiddetle çökebilen bu şahsiyet, bizler gibi bir şekilde okumuş olanlara ise ancak sesini yükseltebiliyordu. Bu asteğmenimiz emrindeki erlere hayatın anlamını anlatmaya da pek meraklıydı. 18 aylığına giydiği asteğmen üniforması kendisine, ülkenin askeri okullarında 15 yaşından beri devletin sağladığı en iyi imkanlarla okumuş, yetişmiş, toplum ortalamasının üzerinde bir seviyede zeki, akıllı ve çalışkan olan kurmay subayların arasında bulunma imkanı sağlamıştı. Onun için o kurmaylar insanüstü kişiliklerdi.

Bir sabah, hepimize akıl verme seansında, “Bakın, komutanlarımız, kurmay subaylar müthiş insanlardır. Onlar çok kabiliyetlidir, Çok iyi yabancı dil bilirler, klasik müzik dinler ve enstrüman çalarlar, girdikleri ortamda duruşlarıyla fark edilirler” demeye başlayıp bir de cümlesini “Çok da iyi bilardo oynarlar” diye bitirince bizim Badi Ekrem öveyim derken söverek Türkiye’nin en hassas kırılma noktalarından birisinde yanan ateşe bilmeden benzin dökmüştü. “Klasik müzik dinlemiyorsan sen bir hiçsin” algısının zehrini oradaki erlerin büyük bir bölümünün beyinlerine akıtmıştı.

Seçkinler

Osmanlı’nın son yüzyılında, ekonomik ve sosyal anlamda gücü olmayan ancak akıllı, açık fikirli ve çalışkan olan çocuklar içerisinden, devletin sağladığı imkanlar dahilinde okuyup başarılı olanlar devlet yönetimi içerisinde yükseldiler. Osmanlı’da yetişen bu sınıf, 1923 Devrimi’ni gerçekleştirdi.

Cumhuriyetin kurucu kadrosu da başlattığı eğitim seferberliği ile Anadolu’nun istekli ve kabiliyetli çocuklarını ülkenin kurucu kadrosunun neferleri haline getirdi. Onlar da devrimi toplumun her hücresine yayma amacıyla “Çağdaşlaştırma-Modernleştirme” çabasına giriştiler. İçlerinden çıktıkları, eksikliklerini, aksaklıklarını ve yanlışlarını gördükleri toplumsal yapıyı eğitme ve dönüştürme gayretine giriştiler.

Ve işler de tam orada koptu…

Çağdaşlaşma yerine lumpenleşmeyi tercih eden; kendilerine, kanaat önderleri olarak özgüveni eksik, yeniliklerden korkan, riyakar, aşağılık kompleksli kişilikleri seçen kitleler; kendi içlerinden çıkan çalışkan, dürüst ve riyakar olmayan devrimin başarılı çocuklarını “seçkinler” diye niteleyerek dışladılar.

Çünkü çağdaşlaşma, kendi köhneleşmiş geleneksel ilişkilerine yönelik en büyük tehlikeydi. İnandıkları dine ve kurdukları cemaat, tarikat düzenine karşı tehditti. Kadın üzerinde kurdukları egemenliğin ise yok olması demekti.

Üstüne üstlük bu ayrımcılığı yaparken de kendilerine utanmadan “halk” adını taktılar. Aydınlanma felsefesinin tebaa olmaktan kurtararak kimlik kazandırdığı topluluklara verdiği ismi, kendi muhafazakarlıklarına ambalaj olarak taktılar.

Sağ siyaset simsarları ve liberal düşünürlerin bir kısmı da, bu ahlaksız ayrışmayı yüceltme gayretiyle, ilerici kadroların “halkın taleplerini” anlamalarının yolunu “erkek egemen kahvehanelere giderek onlarla pişpirik oynamak, oralet içmek ve sigara dumanını ciğerlerine çekmek” olarak simgeleştirerek yaşanan bu yozlaşmaya öncülük ettiler.

Cumhuriyet rejiminin halkın çocukları içerisinden özenle seçerek devrimci ve yurtsever bir anlayışla yetiştirdiği kadroları, eğitim, hukuk, devlet bürokrasisi ve iş hayatı içerisinde yükseldikçe karşı devrim cephesi de kendi içerisinde kurumsallaşmayı geliştirdi.

Bu yapı, muhafazakarlık temelli köhne toplumsal ilişkilerinin sarmalından uzaklaşamayan kendi öz çocuklarını, cemaat-tarikat yönetimine terkedilmiş eğitim kurumlarında semirttikten sonra sağ iktidarların açtığı koridorlardan devlet bürokrasisine soktu.

Bu fırsatı kendilerine sunan ise, soğuk savaş döneminde komünizm korkusuyla siyasal İslam’a yeşil ışık yakan uluslararası ilişkiler bağının Türkiye ayağını oluşturanlar oldu. 1923 Devrimi’nin çocuklarından bazıları bilerek veya bilmeyerek gerici, karşı devrimci yapılarla işbirliği yaptı.

1968 ve 1978’in devrimci, yurtsever, ilerici, çağdaş kuşağından korkan, konformizme yönelip sorgulamayı bir yana bırakarak sisteme intibak eden, boyun eğen yapının askeri, bürokratı, sanayicisi, Türk-İslam sentezcisi karşı devrimci gerici yapılarla elbirliği halinde ülkemizi geleceğe taşıyacak kadroları ezdiler. Üstüne üstlük bu kadro, siyasal İslam’cı faşist yapıları ellerinin altında tuttukları takdirde daha rahat kontrol edebilecekleri yanılgısına, kolaycılığına ve saflığına da saplanınca iş iyice çığırından çıktı.

Çağdaşlaşmayı sürekli hale getirecek ilerici kadrolar, 12 Mart 1971 muhtırası ve 12 Eylül 1980 darbeleri ile ortadan kaldırılınca, devlet bürokrasisinde çalışma imkanı karşı yapının badem bıyıklı çocuklarına sunulmuş oldu.

Her şeyi okumaya, bilimi öğrenmeye, kafasına yatmayanı sorgulamaya meraklı çocukları “seçkin-elit” diyerek aşağılamaktan çekinmeyen zavallılar, liyakat kavramının ırzına geçen siyasilerden aldıkları desteklerle arsızlaştılar.

Ergenekon

Ergenekon soruşturmaları esnasında herkes bir şekilde şoka uğramışken, dikkati çekici gelişmelerden biri de, o güne kadar en güvenilir kurum olarak gösterilen orduya yönelik saldırılara karşı geniş kitlelerin çok fazla itiraz geliştirmemiş olmasıdır.

Darbelerin hışmına uğrayan ilerici, entelektüel çevrelerin bir kısmının -bir bakıma da haklı olarak- “oh olsun”tavrını takınmış olmaları bir yana, orduyu peygamber ocağı olarak gören kesimlerden neredeyse tek ses çıkmamıştır. Bu sayede gerici kadrolar artık “sözde laik” olan kurumların üzerine tam anlamıyla çökebilmiştir.

Geniş kitlelerin bu sessizliğinin ana sebebi, yazımın başında anlattığım asteğmenin sözlerinde ve tavırlarında gizlidir.

Anadolu’nun her evinde, oğlunu askere yollayan her ananın gözyaşı akmıştır. Bu gözyaşları özlemden öte, evladının hor görülüp aşağılanmasından duyduğu acıdandır. Er koğuşundan geçen her genç dayağı, baskıyı bir şekilde yaşamıştır. Bu acıların faturası toplum tarafından Ergenekon sürecinde orduya kesilmiştir. Sistem bir bakıma ektiğini biçmiştir.

Helalleşme

Cumhuriyetin ilk yüz yılında yaşanan toplumsal kırılmaların yarattığı fay hatları artık onarılmalıdır.

Bu süreçte yol haritası olarak İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi rehber olarak ele alınmalıdır. Metinde belirtilen kazanımların acilen sağlanması için gereken siyasi irade gösterilmelidir.

Buradan hareketle;

Siyasal İslam’ın toplumsal ilerlemeyi çürüten en büyük tehdit olduğu “amasız” vurgulanmalıdır. Din ile devlet işlerinin laiklik prensibi ile net bir şekilde birbirinden ayrılması sağlanmalıdır.

İnançlarının gereklerini yaşamak isteyen her bireyin hakları ve talepleri korunma altına alınırken, sayısal çoğunluklar öne sürülerek toplumun farklı inanış ve görüşlerine sahip bireylerine yönelik en ufak bir baskı unsuru yaratılmasının önüne geçilecek hukuksal yapı kurulmalıdır.

Eğitimde temel, bilimsel anlayıştır. Bu noktanın tartışılmaz bir şekilde vurgulanması gerekir. Devletin eğitim kurumlarında, dini inançların uygulamalarına ve kurallarına yönelik her türlü içerik müfredattan kaldırılmalıdır.

İnançlarla ilgili eğitimlerin kurumsal yapısı, kuralları ve koşulları laiklik prensibi temelli olarak belirlenmelidir. Kadını, çocuğu ve herhangi bir bireyi küçültücü, aşağılayıcı, ezici ve özgür toplumsal hayatın dışına itici her türlü aksiyona karşı hukuksal güvence sağlanmalıdır.

Milliyetçiliği referans alan tüm refleksler yurtseverlik kavramı altına toplanarak, tüm etnik dokuların -özellikle Kürtlerin- eşit yurttaş olarak kültürlerini yaşamaları sağlanmalıdır.

Emek piyasasındaki sömürünün ortadan kaldırılması için güçlendirilmiş ve etkinleştirilmiş sendikal yapıların oluşturulmasına yönelik hukuki güvence inşa edilmelidir.

Helalleşme olacaksa bu, dünyevi yaşamın barış ve huzur içerisinde sürmesinin sağlanması yönünde olmalıdır.

Kendi başarılı ve dürüst çocuklarına “seçkinler-elitler” sıfatlarını takarak aşağılamaya kalkan riyakarlara uzatılacak elimiz yoktur.

Kendi çocuklarını çağdaş dünyanın özgür ve güçlü bireyleri yapmayı arzulayan; inançları ve emekleri üzerinden sömürülmeye karşı başkaldırmaya hazır kitlelerle kucaklaşılır.

Önümüzdeki seçim işte biraz da budur…