“Teknolojik Cumhuriyet” manifestosu üzerine bir 1 Mayıs notu
Önce kitabı yazan kişiden başlayalım.
Alex Karp, Palantir’in CEO’su. Palantir, kuruluşunda CIA’in yatırım kolu In-Q-Tel’in payı olan bir veri analiz şirketi. ABD ordusunun, sınır polisinin, göçmen idaresinin, İngiltere ulusal sağlık sistemi NHS’in ve dünyanın pek çok hükümetinin gözetim ve karar destek altyapısını sağlıyor. Şirketin diğer kurucusu Peter Thiel ise Trump kampanyasının en büyük finansörlerinden, J. D. Vance’in mentoru ve Amerikan sağının açıkça tekno-otoriter kanadının lideri.
Karp, ortağı Nicholas Zamiska ile birlikte yazdığı Teknolojik Cumhuriyet kitabında 22 maddelik bir manifesto sunuyor. Manifestonun özeti şu: Silikon Vadisi yolunu kaybetti. Mühendisler artık fotoğraf paylaşım uygulamalarıyla, yemek dağıtım platformlarıyla vakit harcamayı bıraksın. Devlete dönsün. Ulusal savunmaya hizmet etsin. Yapay zekâ silahları üretsin. Etik tartışmalar bir tür “tiyatro”; bırakılmalı.
Bu kitap neden 1 Mayıs vesilesiyle bir kez daha tartışılmalı? Çünkü 22 madde sadece Silikon Vadisi’nin iç meselesi değil. Algoritmaların kim tarafından yazılacağı, verinin kime ait olacağı, kamu hizmetinin nasıl örgütleneceği, bir savaşın nasıl yürütüleceği, bütün bunlar manifestonun konusu. Ancak Karp’ın tezi ya da maddeleri günün sonunda Türkiye’deki kuryeyi, çağrı merkezi çalışanını, kamu görevlisini ve yazılımcıyı da etkileyecek bir mantığın tezahürü..
“Ahlaki borç” diye bir hile
Karp, manifestoya ilginç bir kabulle başlıyor. Diyor ki, Silikon Vadisi devlete bir borç taşıyor. Bu doğru. İnternet, GPS, dokunmatik ekran, üç boyutlu grafik kartları, bilgisayarlı görüntü işleme: Hepsi kamusal yatırımla geliştirildi. Mariana Mazzucato’nun yıllardır anlattığı gibi, iPhone’un içinde özel sektörün tek başına ürettiği temel teknoloji yok denecek kadar az. ARPA, NASA, NIH, NSF, DARPA. Amerikan yenilikçiliğinin gerçek motorları bunlar. Sonra şirketler geldi, patentle kapattı, kârları İrlanda’ya, Hollanda’ya, Cayman’a taşıdı.
Doğru tespit. Tartışmalı sonuç.
Karp’a göre bu borç mühendisler tarafından, devlete kod yazarak ödenecek. Yani vergi konusu rafa kalkacak. Patent rejimi tartışılmayacak. Vergi cennetlerine ses çıkarılmayacak. Ancak yazılımcılar Pentagon’a gidecek(hizmet edecek).
22 maddenin söylemediği
Bir metni söyledikleri kadar söylemedikleri de tarif eder.
Manifestoda hiç geçmeyen kelimeler: Sendika, toplu sözleşme, ekoloji, iklim, eşitlik, demokratik denetim, çalışma süresi, kadın emeği, göçmen hakları, kamusal müşterekler, açık kaynak.
Geçen kelimeler: Ulusal güvenlik, hard power, üstünlük, rakip, hız, kararlılık, Batı, etik tiyatrosu, gerici kültür.
Bu sözlük tek başına politik bir tutum. Üç madde özellikle dikkat çekici.
Beşinci madde, otonom yapay zekâ silahlarının üretiminde etik tartışmaları “tiyatro” ilan ediyor. Çinliler yapıyorsa biz de yapacağız mantığı. Soğuk Savaş kalıbının ucuz bir kopyası. Otonom katil silahlar konusu, dünya kamuoyunda en az kimyasal silahlar kadar acil bir uluslararası yasak meselesi olarak görülüyor. Karp ise tam tersini istiyor.
Sekizinci madde kamu görevlilerini “rahip değil, piyasa profesyonelidir” diye tanımlıyor. Bu, neoliberal devlet anlayışının son hali. Devlet kamusal sorumluluk taşıyan bir kurum olmaktan çıkar, performans göstergeleriyle ölçülen bir hizmet sağlayıcısına dönüşür. Vatandaş hak sahibi değildir; müşteridir. Uygulama mağazası mantığı kamu yönetimine giydirilmiş gibidir.
Yirmi birinci madde en açık olanı. “Bazı kültürler harikalar yaratır. Bazıları işlevsiz ve gericidir.” Bunu söyleyen bir akademisyen olsa, akademik tartışmaya bırakılırdı. Ama söyleyen kişi, dünyanın en büyük gözetim altyapılarından birinin patronu. “Gerici” olarak işaretlenen bir kültür yarın bir göçmen takip yazılımında “tehdit kategorisi”ne dönüşür. Felsefi argüman sözleşmeye dönüşür, sözleşme sürgün kararına. Başka bir ifade ile sürece filozof olarak başlayıp, göçmen avcısı bir ICE müteahhidi gibi işin içinden çıkmak bu..
Bulutun lordları, bulutun serfleri
Kendisini “Marksist bir iktisatçı” olarak tanımlayan Yanis Varoufakis ise son yıllarda bir kavram öne sürüyor: tekno-feodalizm. Tezi şu: Kapitalizmin merkezinde artık üretim ve kâr değil, dijital altyapı ve rant var. Tezin abartılı yanları olabilir ama dikkat çektiği değişim gerçek.
Düşünelim. Amazon mal mı satıyor, yoksa “Amazon” diye bir piyasanın kendisi mi olmuş? Google bilgi mi sağlıyor, yoksa bilgiye erişimin gümrüğünü mü tutuyor? Apple telefon mu üretiyor, yoksa uygulama ekonomisinden hayat boyu komisyon mu topluyor? Üç soruya farklı yanıtlar verebiliriz, ancak ortak bir noktaları var; hepsi birer dijital derebeyi.
Varoufakis dört katmandan söz ediyor. Üstte bulut lordları (büyük teknoloji şirketleri). Altlarında bulut vassalları (bunların altyapısına bağımlı orta büyüklükteki şirketler). Altlarında bulut serfleri (kullanıcılar, yani biz). En altta bulut proleterleri: Platform işçileri, gig çalışanları, içerik moderatörleri, veri etiketleyicileri.
Türkiye’de bir kuryenin günü de bu modelin tam içinde geçer. Uygulama nereye gideceğini söyler. Hangi rotayı tutacağını söyler. Ne kadar sürede teslim edeceğini söyler. Bekleme süresini ölçer. Müşteri yıldızına göre puanını ayarlar. Puan düşerse vardiyalardan çıkarır. Patron yoktur, algoritma vardır. Şikâyet için kapı yoktur bot vardır. Sendika yoktur, “Bağımsız yüklenici” sözleşmesi vardır.
Bunun teknik adı dinamik fiyatlandırma ve takviyeli öğrenme. İşçi cephesinden adı ‘’ kırbaç’’ tır. 14. yüzyıl serfinden tek farkı şudur: Eski serf hiç değilse lordunun yüzünü tanırdı.
1 Mayıs için ne öneririz?
Teşhis yeter. Şimdi alternatif. Ne devletçi otoriterlik ne piyasacı bencillik! İhtiyacımız olan şey, demokratik denetim altında dijital müşterekler. Birkaç somut talep:
Çalışma süresinin kısaltılması. Yapay zekâ ve otomasyonun yarattığı verimlilik artışı, hissedarın temettüsüne değil, işçinin saatine yansımalı. Dört gün ya da haftada otuz beş saat. İzlanda denedi, Belçika denedi, Birleşik Krallık denedi. Çıktı düşmedi. Türkiye’nin bu konuda eksik olan tek şey siyasi iradedir.
Algoritmik şeffaflık hakkı. İşçinin performansını puanlayan, ücretini hesaplayan, vardiyaya alıp almadığına karar veren kara kutu, sendikal denetime açılmalı. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi’nin sadece yapay zekâ raporuna dayanan fesihleri geçersiz sayan kararı önemli bir başlangıç. Tek karar yetmez. Çerçeve yasa lazım.
Bağlantıyı kesme hakkı. Mesai bitiminden sonra patronun mesajını okumak zorunda kalmadığınız bir hayat. Fransa’da bu hak 2017’de El Khomri yasasıyla anayasal güvenceye yakın bir konuma yerleşti. Türkiye’de henüz tartışmaya bile açılmadı.
Platform işçilerine tam işçi statüsü. “Bağımsız yüklenici” formülü ortadan kalkmalı. AB Platform Çalışması Direktifi’nin yönü budur; Türkiye’nin de bu yöne dönmesi sınıf mücadelesinin somut bir başlığıdır.
Kamu yazılımının açık kaynak olması. Vergiyle yazılan kodun vatandaşın malı olması gerektiği basit bir kamucu ilke. Kamunun kapalı kaynak çözümlere her yıl milyonlar ödemesi hem ekonomik açıdan hem de bağımlılık yarattığı için savunulamaz.
Veri kooperatifleri. Sağlık verileri, eğitim verileri, hareketlilik verileri. Bugün iki seçenek dayatılıyor. Ya bireysel “rıza onay kutusu” ile şirketlere bırakacaksın. Ya devlet tekeline vereceksin. Üçüncü yol mümkün: Kullanıcının, kamunun ve sivil toplumun ortak denetiminde olan veri yapıları kurmak.
Yazılımcılara not
Bir not daha. Karp 22 maddenin asıl muhatabı olarak Silikon Vadisi mühendislerini görüyor. Onlara sesleniyor: “Asıl iş, devlete kod yazmaktır.”
Aynı kitleye biz de sesleniyoruz: Asıl iş, sınıfınızla yan yana durmaktır.
Yazılımcı da işçidir. “Yazılımcının patrona ihtiyacı yok” efsanesi, ilk işten çıkarma dalgasında dağılır. 2023-2024 döneminde Silikon Vadisi’nde binlerce yazılımcı işten çıkarıldı. Çoğu hisse opsiyonu hayaliyle haftada altmış saat çalışmıştı. Sonunda kala kala bir hayal kırıklığı kaldı.
Mühendis kendisini sermayenin bir parçası olarak gördükçe yenilir. İşçi sınıfının bir parçası olarak gördüğünde gücü ortaya çıkar. Sendikalı, örgütlü, dayanışan bir mühendislik kültürü, Karp’ın manifestosuna verilebilecek en sert yanıttır.
Cumhur kim?
Karp ve Zamiska “Teknolojik Cumhuriyet” diyor. Cumhuriyet diyorlar ama “cumhur”u yok. Mühendisleri var. Yatırımcıları var. Askerî bürokratları var. Halk yok. Emek yok.
Bu boşluğu doldurmak, 1 Mayıs’ın 21. yüzyıl ödevi.
Egemenlik halkın olmalı. Eski bir cevap. Ama bugün halk derken sadece sandıktaki seçmeni değil; algoritmanın puanladığı kuryeyi, verisi sömürülen kullanıcıyı, hisse opsiyonu hayaliyle çalışan yazılımcıyı, çağrı merkezinde nefes alma süresi ölçülen genç kadını, biyometrik takip altındaki belediye işçisini de kastediyoruz.
Karp Batı’nın geleceğini sert güçte arıyor. Biz emeğin geleceğini örgütlü dayanışmada arıyoruz. Karp etik tartışmasını tiyatro sayıyor. Biz etik diyoruz. Karp “kültürel hiyerarşi” diyor. Biz çoğulculuk diyoruz. Karp “ulusal hizmet” diyor. Biz toplumsal müşterek diyoruz.
Yaşasın 1 Mayıs.