Bir Kararın Tanığı: Yapay Zekâ Fotoğrafı Yeniden Yazarken

Tayfun İŞBİLEN
EMO Yapay Zekâ Komisyon Üyesi
tayfunisbilen@gmail.com

Üç Bakış, Tek Soru

Deklanşöre bastığınızda ne olur? Teknik bir yanıt verebilirsiniz: Işık sensöre çarpar, piksel değerleri kaydedilir, dosya diske yazılır. Sanatsal bir yanıt verebilirsiniz: O an seçilir, çerçevelenir, anlam kazanır. Ya da toplumsal bir yanıt: Bir tanıklık gerçekleşir; birinin varlığı, bir olayın yaşandığı kalıcı biçimde belgelenir.

Yapay zekâ bu sahneye girdiğinde, üç yanıtın da değiştiğini görüyoruz. Çünkü mesele ne salt teknik, ne salt estetik, ne de salt siyasidir; üçü aynı anda.

Ve üç bakışın üzerinde uzlaşacağı tek bir zemin var: Sanat toplum içindir. Teknoloji ise ne kadar güçlü olursa olsun yalnızca bir araçtır. Aracı amaç yerine koyduğumuzda, hem sanatı hem toplumu kaybederiz.

Bir Teknolojistin Gözüyle

Yapay zekânın görüntü üretim sürecini anlamadan onu ne savunmak ne de eleştirmek mümkün. Süreç şöyle işliyor: Milyonlarca görüntüden oluşan bir eğitim kümesi üzerinde eğitilen model, görsellerin istatistiksel örüntülerini öğrenir. Bir metin girdisi verildiğinde, bu örüntülerden yola çıkarak yeni bir piksel dizisi oluşturur. Ortaya çıkan şey, var olmuş görüntülerin sentezidir ve bunların hiçbirine  için kopya diyemeyiz.

Bu teknik gerçeklik, iki önemli sonuç doğuruyor. Birincisi: Yapay zekânın ürettiği görüntü, gerçek bir anın kaydı değil ve fiziksel bir nedensellik zinciri yok; ışık hiçbir yüzeyden yansımamış, hiçbir lense düşmemiştir. İkincisi: Bu araç, bunu kullanana hem muazzam özgürlük hem de muazzam sorumluluk yükler.

Bir teknoloji aracı, onu tasarlayanın değerlerini ve eğitim verisinin önyargılarını içinde taşır. Yansız araç yoktur; ancak sorumlu kullanım mümkündür.

Bugün Midjourney, DALL-E ya da diğer yapay zekâ araçları, yaratıcıların görsel dilini genişletebilir. Bir fotoğrafçı, normalde erişemeyeceği renk paletlerini, dönemleri, ışık koşullarını denemek için bu araçları kullanabilir. Sorun araçta değil; aracın kimin elinde, ne amaçla ve hangi hesap verebilirlik mekanizmasıyla kullanıldığındadır.

Teknoloji, insanın kastettiği şeyi hızlandırır. Kötü niyetle kullanılırsa manipülasyonu hızlandırır; iyi niyetle kullanılırsa yaratıcılığı. Bu yüzden teknoloji tartışması her zaman bir etik tartışmasıdır. Ve etik tartışması, toplumsal değerler tartışmasıdır.

Bir Sanatçının Gözüyle

Walter Benjamin, 1936’da yazdığı ünlü denemesinde sanat eserinin ‘aura’sından söz etti: O özgün varlık hâli, o ‘şimdi ve burada’lık. Teknik yeniden üretim bu aurayı aşındırır; ama Benjamin bunu bir yıkım olarak değil, demokratikleşme olarak da okudu. Fotoğraf, çoğaltılabilir olduğu için kitlelere ulaşıyor, tarihsel bellek inşasına ortak oluyordu.

Ancak Benjamin’in öngöremediği şey, ‘orijinali hiç olmayan’ görüntülerin ortaya çıkmasıydı. Yapay zekânın ürettiği görüntü, herhangi bir anın kaydı değildir. Roland Barthes, fotoğrafın özünü ‘noema’ kavramıyla yani ‘’’Bu-olmuş-tu’’ (ça a été) ile  tanımlamıştı. Fotoğraf, fiziksel bir izdir; ışık gerçek bir nesneden gelmiş, sensör ya da emülsiyon üzerine düşmüştür. Bu köken, fotoğrafa diğer görsel temsil biçimlerinden farklı bir epistemik statü verir.

Yapay zekâ görseli, bir şeyin fotoğrafı değil, bir şeyin istatistiksel ortalamasıdır. Fotoğraf ‘bu an yaşandı’ der; yapay zekâ görseli ise ‘bu an yaşanmış olabilirdi’ der. İkisi de güzel görünebilir; ama biri iz, diğeri hesap.

Bir sokak fotoğrafçısı olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim: O an, o kadraj, ışık ile gölge arasındaki o ince gerilim birer teknik parametre değil; bilinçli tercihlerdir. Kimi çerçeveye aldığınız, kimi dışarıda bıraktığınız, hangi anın “yeterince önemli” olduğuna karar verdiğiniz her seçim; deneyimden, estetik sezgiden, hatta ideolojik bir arka plandan beslenir.

Sanatsal karar yalnızca zihinsel değil, bedenseldir de. Refleksleriniz, hafızanız, yürüdüğünüz sokaklar ve yaşadığınız zaman o karara siner. Çünkü sanat, ölçülebilir verilerden değil; yaşanmışlığın içinden süzülen bir bilinçten doğar.

Eğitim verileri, hangi estetik anlayışın “normal” kabul edildiğini yansıtır; bu nedenle o tercihlerin kime ait olduğu belirleyici bir meseledir. Bugün görsel arşivlerin büyük bölümü batılı, erkek egemen ve orta sınıf bir bakışın süzgecinden geçmiştir. Yapay zekânın “görsel zekâsı” da işte bu tarihsel birikimin üzerine inşa edilir. Dolayısıyla yalnızca var olanı öğrenmekle kalmaz; bu estetik hiyerarşileri, kültürel kodları ve önyargıları yeniden üretir ve zamanla olağanlaştırır.

Sanat burada direnç noktasını gösterir. Euegène Atget Paris sokaklarını belgelerken, Dorothea Lange Büyük Buhran mağdurlarını ölümsüzleştirirken ya da çağdaş bir fotojurnalist çatışma bölgesine girerken yapılan şey, görünmeyeni görünür kılmaktır. Bu eylem, öznel bir bedenin dünyayla kurduğu gerçek bir ilişkiyi gerektirir. Algoritma orada olamaz; çünkü olmak, bir bedene sahip olmayı gerektiriyor.

Bir Toplumcu Bakış Açısıyla 

Fotoğraf tarihsel olarak güç ilişkilerinin içinde var olmuştur. Jacob Riis’in New York’un yoksul mahallelerini kaydetmesi, savaş muhabirlerinin hayatları pahasına ürettikleri görüntüler, insan hakları örgütlerinin uydu fotoğraflarıyla hazırladıkları raporlar… Bunların hepsinin altında aynı öncül yatıyor: Bu fotoğraf, gerçek bir olayın kaydıdır. Görsel kanıt, hesap sorma zincirinin ilk halkasıdır.

Yapay zekânın bu zemini sarstığında ne olacak? Gerçekmiş gibi görünen savaş görüntüleri, var olmamış protestolar, yaşanmamış felaketler. Bu teorik bir olasılık değil; bugün pratik bir gerçeklik. Sosyal medyada dolaşıp sonradan yapay zekâ üretimi olduğu ortaya çıkan görüntüler, yalnızca bireysel bir yanılgı değil, kamusal güven sistemine yapılan saldırıdır.

Mesele ‘sahte haberler’in ötesine geçti bile.  Demokrasi, ortak bir gerçeklik zemini üzerine kuruludur. Bu zemin aşındığında rasyonel tartışma yerini duygusal manipülasyona, olgusal uzlaşı yerini anlatı savaşlarına bırakır. Faturayı ödeyenler her zaman kurumsal destekten yoksun olanlardır: emekçiler, azınlıklar, muhalefet grupları. Dezenformasyona karşı durmak için gereken hukuki, teknik ve medyatik kaynaklar eşitsiz biçimde dağıtılmıştır.

Kapitalist piyasa, kültürel üretimi düzenlemekte yetersiz. Kültürel ürünlerin toplumsal değeri, piyasa değeriyle örtüşmez. Bu yüzden kamu yayıncılığı, kültür fonları, telif hakkı gibi tüm düzenlemelerin hepsi bir tesadüf değil, kolektif bir tercih sonucudur.

Bir de emek meselesi var. Yapay zekâ modellerinin eğitimi, milyonlarca fotoğrafçının, illüstratörün ve tasarımcının eserlerini büyük çoğunlukla izinsiz  kullanarak gerçekleşti. Bu eserlerden trilyonlarca dolarlık piyasa değeri yaratıldı; ama yaratan ellere bu değerden bir şey dönmedi. Stok fotoğraf endüstrisi çökerken, reklam ajansları insan emeğini yapay zekâyla ikame ediyor. Fotojurnalistlerin, ticari fotoğrafçıların geçim kaynakları tehdit altında. Bu salt bir bireysel kader değildir; yapısal bir sorundur. Ve yapısal sorunlar bireysel çözümler değil, kolektif yanıtlar gerektirir. Sosyal demokrasinin bu alanda tutarlı bir programı olmalıdır. Teknoloji kaçınılmaz; ama yönü tartışılabilir ve yönlendirilebilir. Teknoloji ne kadar sofistike olursa olsun, sanatı üreten bedenin toplumla kurduğu gerçek ilişki, yerini hiçbir algoritmaya bırakmaz. Çünkü sanat toplum için vardır; tanıklık için, hafıza için, hesap sormak için.

Deklanşöre bastığınızda bir şey seçiyorsunuz. O seçim, beden ve bilinç sahibi, tarihsel ve siyasal bir öznenin dünyaya bıraktığı bir izdir. Yapay zekâ ise seçmez; hesaplar. İkisi de bir çıktı üretir; ama birinin altında bir insan durur, diğerinin altında bir denklem.

Demokratik bir toplumda hangi görüntünün neyi temsil ettiği, kimin sesini taşıdığı ve kimin tanıklığının değerli kabul edildiği teknik meseleler değildir; doğrudan siyasidir. Çünkü temsil, görünürlük ve değer atfetme süreçleri güç ilişkileriyle şekillenir. Bu nedenle böylesi temel soruların yanıtını yalnızca algoritmalara bırakamayız; bu sorumluluk kamusal vicdanın ve kolektif aklın alanına aittir.