2026’DA HALİHAZIRDA SÜREN SAVAŞLARIN NEDENLERİ VE SONUÇLARI

Uğur TUNÇAY                İnşaat Mühendisi            Siyaset Bilimci ugurtuncay1960@yahoo.com
Dünya, 2026’nın ilk çeyreğinde daha barışçıl değil; daha parçalı, daha yaygın ve daha kalıcı savaşlarla karşı karşıya. Uluslararası Kızılhaç Komitesi, dünyada aktif silahlı çatışma sayısının yaklaşık 130’a ulaştığını; bunun 15 yıl öncesine göre iki katından fazla olduğunu belirtiyor. Aynı dönemde zorla yerinden edilen insan sayısı da rekor düzeyde seyrediyor; UNHCR’ye (The UN Refugee Agency-Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği) göre 2024 sonu itibarıyla dünya genelinde 123,2 milyon kişi yerinden edilmiş durumda. 2026 için insani ihtiyaçlar daha da büyüyor.

Bugünün savaşları artık yalnızca iki devlet arasında yürüyen klasik cephe savaşları değil. Devletler, vekil güçler, silahlı gruplar, milis yapılar, özel askeri ağlar ve hava-dron kapasitesi iç içe geçmiş durumda. ACLED (Armed Conflict Location and Event Data – Silahlı Çatışma Lokasyon ve Olay Verileri) verileri ve küresel çatışma değerlendirmeleri, çatışmaların hem coğrafi olarak yayıldığını hem de siviller açısından daha tehlikeli hale geldiğini gösteriyor. Özellikle insansız hava araçlarının ve uzaktan vurucu kapasitenin artışı, savaşın cepheden şehirlere ve gündelik yaşama taşınmasını hızlandırıyor.

ANA SAVAŞ EKSENLERİ:

Ukrayna savaşı, Avrupa güvenlik mimarisini yeniden tanımlayan merkezî başlıklardan biri olmayı sürdürüyor. Savaş, yalnızca Rusya-Ukrayna hattını değil; enerji, savunma sanayii, tahıl koridorları, NATO genişlemesi ve Avrupa bütçelerini de etkileyen uzun süreli bir jeopolitik kırılma alanı haline geldi. ACLED’in 2026 değerlendirmelerinde Avrupa’nın, çatışma yoğunluğu bakımından artık “uzak bir istisna” değil, doğrudan merkezi bir savaş sahası olduğu vurgulanıyor.

İsrail-Filistin ekseni ile Lübnan hattı, bölgesel savaşa dönüşme riski taşıyan ikinci büyük kırılma alanı. Son günlerde UNICEF’in Lübnan bağlamında aktardığı verilere göre, yoğun saldırılar ve tahliye emirleri nedeniyle yalnızca üç haftada 370 binden fazla çocuk yerinden edildi; günde yaklaşık 19 bin çocuğun evsiz kaldığı bildirildi. Aynı süreçte çocuk ölümleri, eğitim kesintileri ve sağlık-su altyapısındaki yıkım, savaşın en ağır yükünü yine sivillerin taşıdığını gösteriyor. Filistinliler ve çocukları zaten yıllardır öldürülüyor…

Sudan, küresel ölçekte en ağır insani yıkım sahalarından biri olmaya devam ediyor. Her ne kadar bu kısa dosyada tek tek rakam açmıyor olsam da, ICRC (International Committee of the Red Cross-Uluslararası Kızılhaç Komitesi), UNHCR ve küresel insani görünüm raporları Sudan’ı 2026’nın en kritik kriz alanlarından biri olarak konumlandırıyor. Uzayan savaş, kitlesel yerinden edilme, açlık riski ve devlet kapasitesinin çöküşüyle birlikte çok katmanlı bir felaket üretmiş durumda.

Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin doğusu, özellikle M23 (23.Mart Hareketi – Mouvement Du 23-Mars) ile çatışmalar nedeniyle yeniden sert bir tırmanış yaşıyor. Birleşmiş Milletler ve ACLED, ağır silahlar ile dron kullanımının arttığını, Kuzey ve Güney Kivu’da siviller için riskin büyüdüğünü ve çatışmanın bölgesel istikrarsızlık yaratabilecek biçimde genişleme eğiliminde olduğunu bildiriyor.

MyanmarSahelSuriye ve farklı kırılgan coğrafyalar da 2026 çatışma görünümünün temel parçaları arasında. Bu sahaların ortak noktası; devlet otoritesinin aşınması, çok sayıda silahlı aktörün aynı anda faaliyet göstermesi ve sivillerin savaşın hedefi ya da tampon bölgesi haline gelmesi. ICRC’nin silahlı grup haritalaması, 60’tan fazla ülkede yüzlerce silahlı yapının etkin olduğunu ortaya koyuyor.

SAVAŞLARIN YENİ KAREKTERİ:

Bugünkü savaşlar, “işgal” ya da “cephe” kavramıyla sınırlı okunamaz. Yeni dönemin karakteri şudur: Şehirler hedef haline geliyor, altyapı çökertiliyor, su ve enerji sistemleri vuruluyor, okullar sığınak oluyor, hastaneler savaşın basıncı altında işlevsizleşiyor. Bu nedenle savaş artık yalnızca askerî bir olay değil; aynı zamanda toplumsal yeniden yıkım mekanizmasıdır. UNICEF’in Lübnan verilerinde köprülerin yıkılması, okulların, hastanelerin ve su istasyonlarının zarar görmesi, eğitimin kesintiye uğraması bu tablonun somut örnekleridir.

Bir başka temel özellik, savaşların giderek süreklileşmesi ve kalıcı bir rejime dönüşmesidir. Uluslararası Kızılhaç Komitesi verilerine göre, 20’den fazla çatışma yirmi yılı aşkın süredir devam etmektedir. Bu durum, kuşakların savaş dışında bir yaşam deneyimi edinmeden büyümesi anlamına gelmektedir. Artık savaş, geçici bir “olağanüstü hal” değil; milyonlarca insan için sıradanlaşmış bir yaşam düzenidir.

Bu süreklilik, yalnızca insani bir trajedi üretmekle kalmamakta; aynı zamanda küresel ekonomik sistem içinde belirli bir işlev de görmektedir. Savaşın yarattığı yıkım, yeniden inşa, borçlanma ve bağımlılık ilişkileri üzerinden işleyen bir döngü üretmektedir. Bu bağlamda, neoliberal ekonomi politikaları açısından savaş, hem piyasa genişlemesini hem de bağımlı ilişkilerin derinleşmesini kolaylaştıran bir zemin haline gelmektedir.

İNSANİ SONUÇLAR:

Savaşların ilk ve en ağır sonucu kitlesel yerinden edilmedir. UNHCR verileri, zorla yerinden edilmenin tarihsel zirvelerde olduğunu gösteriyor. 2026 bütçe projeksiyonlarında, yerinden edilmiş ve vatansız nüfusun 136 milyona ulaşabileceği öngörülüyor. Bu yalnızca göç meselesi değil; barınma, sağlık, eğitim, çocuk koruma, kadın güvenliği ve uzun dönemli toplumsal travma meselesidir.

İkinci büyük sonuç, insani yardım sisteminin bile savaş temposuna yetişememesidir. Dış yardım kesintileri ve finansman daralması yüzünden insani yardım kuruluşları operasyonlarını sürdürmekte zorlanıyor. Bu durum, savaşın yıkıcılığı ile yardım kapasitesi arasındaki farkı daha da açıyor.

Üçüncü büyük sonuç, sayısı net olarak bilinemeyen/gizlenen/erişilemeyen ölümlerdir.

Dördüncü büyük sonuç, savaşlar yalnızca insanları değil, gezegeni de derin biçimde kirletmektedir. Kullanılan silahlar, patlayıcılar ve yakıtlar toprağı, suyu ve havayı zehirlemekte; altyapı yıkımlarıyla birlikte atıklar kontrolsüz biçimde doğaya yayılmaktadır. Sanayi tesislerinin, petrol depolarının ve enerji hatlarının hedef alınması ise çevresel tahribatı katlayarak artırmaktadır. Bu nedenle savaş, yalnızca bir güvenlik ya da insani kriz değil; aynı zamanda uzun vadeli, geri döndürülmesi güç bir ekolojik yıkım sürecidir.

Beşinci büyük sonuç, küresel ekonomi, kriz ve savaş koşullarında yapısal olarak bağımlı ülkeler aleyhine bozulma eğilimi göstermektedir. Enerji arzındaki daralmalar, hammaddeye erişimde yaşanan kesintiler ve artan jeopolitik gerilimler; özellikle az gelişmiş ve dışa bağımlı ekonomileri orantısız biçimde etkilemektedir. Bu ülkeler, yükselen maliyetler, kırılgan tedarik zincirleri ve sınırlı finansman imkânları nedeniyle çok daha ağır bir ekonomik baskı altına girmekte; mevcut eşitsizlikler derinleşerek kalıcı hale gelmektedir.

POLİTİK SONUÇLAR:

Savaş artık sadece dış politika meselesi değildir. Bütçeleri, vergileri, enerji fiyatlarını, gıda enflasyonunu, barınmayı, göç rejimlerini, güvenlik yasalarını ve iç siyaseti doğrudan belirleyen yapısal bir alan haline gelmiştir. Bu yüzden savaşlara dair tutum, yalnızca “barış istiyoruz” demekten ibaret olamaz; aynı zamanda şu soruları da içermelidir:

Kim silahlanıyor?
Kim silahlandırıyor?
Kim kazanıyor?
Kim kaybediyor?
Kim yerinden ediliyor?
Kim susuyor?
Kim bu yıkımı normalleştiriyor ?

2026 dünyasında savaş, istisna değil neoliberal sistemin görünür yüzlerinden biridir. Haritalar değişiyor, ittifaklar kayıyor, teknolojiler gelişiyor; ama değişmeyen şey şu: savaşın bedelini yine halklar, çocuklar, kadınlar, emekçiler ve yoksullar ödüyor. Bugün gerçek sorun yalnızca hangi savaşın sürdüğü değil; insanlığın bu sürekli savaş düzenine neden ve nasıl razı edildiğidir. Savaşların yarattığı fiziksel yıkım ve sistemsel tahribat, yalnızca mevcut yaşamı felç etmekle kalmamaktadır; aynı zamanda ülkelerin altyapılarını çökertmekte, temel ihtiyaçların karşılanmasını ciddi biçimde geriye itmektedir. Bu durum, savaş sonrası yeniden inşa sürecini de kaçınılmaz kılmakta ve ülkeleri geniş ölçekli borçlanmaya zorlayan yeni bir ekonomik alan yaratmaktadır. Devletler hem ayakta kalabilmek hem de savaşın sürekliliğini sağlayabilmek adına yüksek riskli finansal yükümlülükler altına girmektedir. Bu çerçevede borçlanma da savaşların doğrudan ve yapısal bir sonucu olarak ortaya çıkmakta, uzun vadeli bağımlılık ilişkileri üreten kritik bir unsur haline gelmektedir.

SONUÇ: SAVAŞ DÜZENİ VE DİRENMENİN ZORUNLU HALE GELMESİ
Yerel savaşlar olmadan, büyük savaş ihtimalini sürekli diri tutan küresel gerilimler olmadan ve özellikle enerji hatlarının paylaşımı üzerinden kurulan güç mücadeleleri olmadan; bugünkü uluslararası sistem bu haliyle sürdürülemez. Enerji koridorlarının, ticaret yollarının ve stratejik kaynakların “büyük güçler” arasında birbirini doğrudan tehdit etmeyecek şekilde yeniden dağıtılması; çoğu zaman kontrollü krizler ve bölgesel çatışmalar üzerinden yürütülmektedir.
Bu tablo içinde savaş, yalnızca askeri bir araç değil; aynı zamanda ekonomik bir mekanizmadır. Silah sanayiinden lojistiğe, enerjiden inşa sektörüne, finans piyasalarından güvenlik endüstrisine kadar geniş bir alan; savaş ve gerilim ortamından beslenmektedir. Büyük sermaye birikimi ve merkezileşme süreçleri, bu tür krizler üzerinden hızlanmakta; yıkım, yeni birikim alanlarının önünü açmaktadır.
Bu nedenle çatışmaların çoğunlukla ülkelerin kendi sınırları dışında, daha az gelişmiş ve daha kırılgan coğrafyalarda yoğunlaşması tesadüf değildir. Bu durum, küresel sistemin işleyişinde yapısal bir tercih olarak karşımıza çıkmaktadır.
Buna karşılık, dünya halklarının bu döngüye karşı kolektif bir tutum geliştirmesi kritik önemdedir. Savaşlara, sömürüye ve bağımlılık ilişkilerine karşı enternasyonal dayanışmanın güçlenmesi; yalnızca etik bir çağrı değil, aynı zamanda tarihsel bir zorunluluktur. Farklı ülkelerde yükselen kitlesel itirazların daha geniş ölçekte birleşmesi; bu düzenin sorgulanabilmesi için temel bir eşik oluşturabilir.